22 Haziran 1941, Nazi Almanyası’nın Sovyetler Birliği’ne karşı Barbarossa Harekâtı’nı başlattığı tarihtir. Bugün itibariyle üzerinden 85 yıl geçmiş olan bu saldırı, emperyalist-kapitalist sistemin ürünü olan ve bu sistem olmadan anlaşılamayacak Nazizmin barbar niteliğini ve sosyalizm düşmanlığını açık biçimde ortaya koymaktadır.
Saldırının çapı son derece büyüktü. Nazi Almanyası yaklaşık 3 milyon asker, 600.000 araç, 3.500 tank, 7.000 topçu sistemi ve 3.900 uçaklık bir kuvveti Sovyetler Birliği sınırlarına sürdü. Bu ölçekte bir savaş makinesi, modern tarih içinde daha önce görülmemişti. Saldırının büyüklüğü, emperyalist sistem içi paylaşım savaşının yanı sıra sosyalizme yönelen sınırsız düşmanlığın da yoğunlaşmış bir ifadesiydi.
Barbarossa Harekâtı, Sovyetler Birliği’nin toplumsal ve siyasal varlığını ortadan kaldırmayı hedefleyen kapsamlı bir imha planı olarak örgütlenmişti. Nazi stratejisinin merkezinde Sovyet topraklarının ekonomik kaynaklarının ele geçirilmesi, geniş halk kitlelerinin köleleştirilmesi ve en önemlisi 1917 Ekim Devrimi ile kurulan toplumsal düzenin yok edilmesi yer alıyordu. Bu yönüyle Barbarossa, açık bir karşı-devrim savaşı niteliği taşımaktaydı. Aynı zamanda, paylaşım savaşına giren emperyalist güçlerin açık ya da örtük onay ve çıkar ilişkilerinin dışında değerlendirilemeyecek bir süreçti.
Nazi işgal ordusunu takip eden bir başka yapı ise savaşın gerçek karakterini açığa çıkarıyordu. Reich Güvenlik Ana Dairesi (RSHA) tarafından organize edilen Einsatzgruppen birlikleri, özel olarak seçilip eğitilmiş personelden oluşan mobil infaz timleriydi. İşgal edilen bölgelerde sivil nüfusa yönelik sistematik bir imha politikasını uygulamakla görevlendirilmişlerdi. Komünist parti kadroları, direniş unsurları, Yahudi ve Roman topluluklar bu birliklerin doğrudan hedefi haline getirildi. Böylece Barbarossa, daha başlangıcından itibaren yalnızca bir askeri saldırı değil, kitlesel bir yok etme süreci olarak şekillendi.
Faşizm ve emperyalist-kapitalist sistem
Hiç kuşkusuz Nazizmin tarihsel yükselişi, emperyalist-kapitalist dünya sisteminin derin krizleriyle doğrudan bağlantılıdır. 20. yüzyılın başında yoğunlaşan ekonomik çöküşler, emperyalist güçler arasındaki dünya paylaşım rekabeti ve sınıf çelişkilerinin keskinleşmesi, egemen sınıfların devlet aygıtını faşist biçimler temelinde yeniden yapılandırma yönelimine sokmuştur.
Bu bağlamda faşizm, kapitalist üretim ilişkilerinin kriz koşullarında, burjuvazinin en gerici ve en saldırgan kesimlerinin sınıf egemenliğini açık zor biçimleriyle yeniden kurduğu özgül bir siyasal biçim olarak ortaya çıkmıştır. Toplumsal hoşnutsuzluk, sınıf mücadelesinin gerçek zemininden koparılarak milliyetçilik ve ırkçılık üzerinden yeniden örgütlenmiştir.
Nazizmin Sovyetler Birliği’ne yönelimi de bu tarihsel çerçevede, emperyalist-kapitalist sistemin iç çelişkilerinin dışa doğru genişleme ve yıkım yönünde çözülmesinin bir ifadesi olarak değerlendirilmelidir.
Barbarossa Harekâtı’nın ardından açılan Doğu Cephesi, II. Dünya Savaşı’nın kaderini belirleyen ana savaş alanı haline gelmiştir. Stalingrad, Kursk ve Moskova savunması gibi kritik muharebelerde Nazi Almanyası’nın askeri kapasitesi kırılmıştır. Bu süreç, milyonlarca Sovyet yurttaşının kanı ve canı pahasına yürütülmüştür.
Sovyetler Birliği halkları, faşist işgale karşı tarihin en büyük direnişlerinden birini örgütlemiştir. Milyonlarca insanın yaşamını yitirdiği bu mücadele, yalnızca Sovyet topraklarının savunulması değil, aynı zamanda Avrupa’nın Nazi işgalinden kurtuluşunun da en belirleyici koşullarından biri olmuştur. Burjuvazinin bu tarihsel gerçekliği gölgeleme çabası, kendi sınıf egemenliğinin tarihsel çürümüşlüğünü gizleme ve sosyalizmin tarihsel önemini karartma amacı taşımaktadır.
Nazizmin askeri yenilgisi, faşizmin ve emperyalist savaş dinamiklerinin tarihsel olarak ortadan kalktığı anlamına gelmemiştir. Kapitalist dünya sistemi, farklı tarihsel dönemlerde yeniden krizler, işgaller ve kitlesel yıkımlar üretmeye devam etmiştir. Bugün de bu sistem, tarihsel bir kırılma anında, makyajsız ve çıplak biçimleriyle yeniden görünür hale gelmektedir. Özellikle Amerikan emperyalizmi ve onun saldırı aparatlarından biri olan İsrail Siyonizmi’nin insanlık suçları bu sürecin güncel politik tezahürleri olarak öne çıkmaktadır.
Kapitalizmin kriz üreten yapısı, emperyalist ülkelerden bağımlı ülkelere kadar farklı siyasal biçimlerde sonuçlar doğurmaktadır. Ancak ortak nokta, sınıf egemenliğinin korunması için devlet aygıtının zor mekanizmalarına daha fazla dayanması ve emperyalist rekabetin yeniden keskinleşmesidir.
Bu çerçevede emperyalizm, kapitalizmin tekelci aşamasını ifade eden tarihsel bir evre; faşizm ise bu aşamadaki kapitalizmin derin kriz dönemlerinde burjuva sınıf egemenliğini sürdürmek amacıyla ortaya çıkan, devletin aldığı özgül bir biçim olarak değerlendirilmelidir. Dolayısıyla emperyalizm kapitalist gelişmenin ekonomik yapısına ilişkin bir aşamayı, faşizm ise bu koşullar içinde ortaya çıkabilen belirli bir devlet biçimini ifade eder.
Sonuç olarak Barbarossa Harekâtı’nın 85. yılı, yalnızca Nazi Almanyası’nın Sovyetler Birliği’ne saldırısının yıldönümü değil, aynı zamanda faşizmin tarihsel doğasının ve emperyalist savaşların sınıfsal mantığının yeniden hatırlanması açısından önemlidir.
Barbarossa’nın yani emperyalist-kapitalist sistemin dölyatağında büyüyen Nazizmin bu tarihsel saldırısının hatırlanması, yalnızca geçmişte yaşamını yitiren ve faşizme karşı savaşan milyonlarca insanın anısına saygı değil, aynı zamanda bugünün ve geleceğin sınıf mücadelelerinin anlaşılması açısından da belirleyici bir önem taşımaktadır.

