yolculuk
25 Temmuz 2026 Cumartesi
  • Gündem
  • Blog
  • Sınıfsal Bakış
  • Çeviri
  • Dünya
No Result
View All Result
  • Gündem
  • Blog
  • Sınıfsal Bakış
  • Çeviri
  • Dünya
No Result
View All Result
yolculuk
No Result
View All Result

Devrimci Hareket’ten yeni yazı: Dünya, ülke ve mücadele

Temmuz 25, 2026

Devrimci Hareket dünyada ve ülkede yaşanan son gelişmelerle ilgili bir yazı yayımladı.  Yazıda Türkiye’de son süreçte yaşanan siyasal baskılar, bu baskıların uluslararası gelişmelerle olan bağı ve buna karşı geliştirilecek siyasal seçenekler ele alındı.

Yazının tamamı şöyle:

Dünya, ülke ve mücadele

1. Belirtilere değil düzenin mantığına bakmak

Her sabah yeni bir gözaltı ya da soruşturma haberiyle uyanıyoruz. Bir gün seçilmiş bir belediye başkanı, ertesi gün bir gazeteci, akademisyen, sanatçı, sendikacı ya da sosyal medya paylaşımı nedeniyle ifadeye çağrılan sıradan bir yurttaş… Suçlamalar değişiyor; “terör”, “hakaret”, “örgüt üyeliği”, “yolsuzluk”, “halkı yanıltıcı bilgi”… Ancak değişmeyen bir gerçek var: Toplumun farklı kesimleri, farklı gerekçelerle ama aynı siyasal mekanizmanın hedefi haline geliyor.

Bu tablo artık istisnai olayların toplamı değildir. Yaşananları yalnızca tek tek davalar, gözaltılar ya da yargı kararları üzerinden okumaya çalışmak, ormanı ağaçların arasında kaybetmektir. Asıl soru şudur: Birbirinden bütünüyle farklı toplumsal kesimleri aynı baskı mekanizmasının konusu haline getiren ortak mantık nedir? Çünkü bugün yalnızca muhalif siyasetçiler değil; gazeteciler, belediyeler, sendikalar, üniversiteler, meslek örgütleri, sanatçılar ve zaman zaman farklı sermaye grupları dahi aynı siyasal müdahale ve yeniden düzenleme mekanizmalarının konusu olabiliyor. Kimi zaman seçilmiş belediyelere kayyum atanıyor, kimi zaman şirketlere el konuluyor, kimi zaman grevler “milli güvenlik” gerekçesiyle yasaklanıyor, kimi zaman da milyonlarca yurttaşın sandıkta ortaya koyduğu irade, idari ve yargısal kararlarla fiilen etkisizleştiriliyor. Farklı görünen bu uygulamalar, aslında aynı yönetme anlayışının değişik yüzleridir.

Bu nedenle mesele yalnızca hukukun yanlış uygulanması değildir. Daha derinde, hukukun giderek siyasal ve ekonomik düzeni yeniden üretmenin temel araçlarından biri haline gelmesi vardır. Yargı artık sadece suç işleyenleri cezalandıran bir kurum olarak değil; toplumsal muhalefetin sınırlarını çizen, ekonomik ilişkileri yeniden düzenleyen, mülkiyet üzerinde belirleyici hale gelen ve siyasal davranışları disipline eden bir yönetim aygıtı olarak işlev görmektedir. Böyle dönemlerde hukuk, yalnızca adaletin güvencesi olmaktan çıkarak, mevcut güç ilişkilerinin korunması ve yeniden üretilmesinin araçlarından biri haline gelir.

Alman düşünür Walter Benjamin, 1940 yılında kaleme aldığı “Tarih Kavramı Üzerine” metninde çarpıcı bir saptama yapar: “Ezilenlerin geleneği bize, içinde yaşadığımız olağanüstü halin istisna değil, kural olduğunu öğretir.” (abç) Benjamin’in Avrupa’da yükselen faşizm koşullarında dile getirdiği bu uyarı, bugün başka coğrafyalarda yaşnanları okumada öğretici bir örnek oluşturuyor.

Nitekim bugün yaşananlara bakıldığında, baskının yalnızca siyasal muhalefeti susturmayı hedeflemediği görülmektedir. Amaç aynı zamanda toplumun tamamına sürekli bir belirsizlik ve güvensizlik duygusu yaymaktır. Kimin, ne zaman, hangi gerekçeyle soruşturma konusu olabileceğinin öngörülemediği bir düzende insanlar çoğu zaman cezalandırılmaktan çok, cezalandırılma ihtimaliyle yönetilir. Michel Foucault‘nun disiplin toplumuna ilişkin çözümlemelerinde dikkat çektiği gibi, iktidarın en etkili biçimi her zaman zorun sürekli kullanılması değil, zorun her an kullanılabileceğinin topluma kabul ettirilmesidir.

Tam da bu nedenle bugün yaşananları yalnızca belirli bir hükümetin sertleşmesi ya da tek tek siyasal aktörlerin tercihleri olarak değerlendirmek yetersiz kalmaktadır. Karşımızda yalnızca kişilerin değil, belirli bir siyasal ve ekonomik düzenin işleyiş mantığı vardır. Bu mantık kavranmadan yapılan her değerlendirme, belirtileri tarif etmekle yetinir; hastalığın kendisini açıklayamaz.

Böyle bir analize ihtiyaç duymamızın öncelikli nedeni de budur. Çünkü yaşadığımız dönemi anlamak için önce tek tek olaylardan değil, onları mümkün kılan tarihsel ve sınıfsal ilişkilerden hareket etmek gerekir. Ancak o zaman bugünün nedenlerini, yarının mücadele imkanlarını ve toplumun neden hâlâ çaresiz olmadığını tartışabiliriz.

2. Bugünü anlamak için dünün nasıl kurulduğunu bilmek gerekir

Hiçbir siyasal rejim bir sabah ansızın ortaya çıkmaz. Devletlerin yönetim biçimleri, uzun tarihsel süreçlerin, sınıf mücadelelerinin ve uluslararası güç ilişkilerinin içinde şekillenir. Bugün Türkiye’de yaşananları yalnızca son birkaç yılın ya da belirli bir siyasal partinin icraatlarıyla açıklamaya çalışmak, ağacın gövdesini görmeden dallarını tartışmaya benzer.

Türkiye’nin bugünkü siyasal yapısını anlamak için, en azından İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan uluslararası tarihsel dengelere bakmak gerekir. 1945 sonrasında dünya, iki farklı toplumsal sistemin karşı karşıya geldiği yeni bir döneme girdi. Bir yanda ABD öncülüğündeki kapitalist-emperyalist blok, diğer yanda Sovyetler Birliği öncülüğündeki sosyalist sistem bulunuyordu. Bu karşıtlık yalnızca askeri ya da diplomatik bir kutuplaşma değildi; üretim ilişkilerinden uluslararası siyasete, ekonomik örgütlenmeden ideolojik mücadeleye kadar uzanan farklı toplumsal düzenlerin tarihsel rekabetini ifade ediyordu. Türkiye ise bu süreçte, ABD öncülüğündeki kapitalist-emperyalist sistemin stratejik bir parçası olarak yeniden konumlandırıldı.

Türkiye bu yeni dengeler içinde Batı blokunun stratejik ülkelerinden biri olarak konumlandırıldı. Marshall Planı, Truman Doktrini ve ardından NATO üyeliği, yalnızca dış politika tercihleri değildi; ülkenin ekonomik modelini, devlet yapısını ve güvenlik anlayışını da belirleyen tarihsel dönüm noktalarıydı.

Bu nedenle Türkiye kapitalizminin gelişimini yalnızca “iç dinamiklerle” açıklamak eksik kalır. Uluslararası sermaye ile yerli egemen sınıfların kurduğu ilişkiler, devletin karakterini belirleyen temel etkenlerden biri olmuştur.

Tam da bu nedenle Türkiye solunda uzun yıllar boyunca “sömürge tipi faşizm”, “kurumsal faşizm” ya da “sürekli faşizm” gibi kavramlar tartışıldı. Bu analizin çıkış noktaları şuydu: Türkiye’de baskı ve zorun devletin sürekli niteliği haline gelmesi, dönemsel bir olgu değil; emperyalizme bağımlı sermaye düzeninin gereğidir.

Burada Nicos Poulantzas‘ın önemli bir tespitine yer vermekte yarar görüyoruz: “Devlet, sınıf ilişkilerinin maddi yoğunlaşmasıdır.“ Bu sınıfsal yaklaşım, devleti yalnızca hükümetlerden ya da bürokrasiden ibaret görmez. Devlet; ekonomik güç dengelerinin, sınıf mücadelelerinin ve uluslararası ilişkilerin somutlaştığı tarihsel bir yapıdır.

Bu bakış açısından değerlendirildiğinde darbeler de yalnızca askerlerin yönetime el koyması olarak okunamaz. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat ya da farklı biçimlerde yaşanan müdahaleler, birbirinden tamamen kopuk olaylar değildir. Her biri, sermaye birikim modelinin yeniden düzenlenmesiyle, emeğin denetlenmesiyle ve devlet aygıtının yeniden yapılandırılmasıyla iç içe gelişmiştir.

12 Eylül bunun en çarpıcı örneğidir. Darbe, yalnızca siyasal partileri kapatmadı; sendikaları dağıttı, grevleri yasakladı, binlerce insanı cezaevlerine doldurdu. Aynı zamanda 24 Ocak kararlarıyla başlayan neoliberal dönüşümün önündeki toplumsal direnci de büyük ölçüde tasfiye etti. Bu nedenle birçok araştırmacı, 12 Eylül’ü yalnızca askeri bir müdahale değil, yeni bir sermaye birikim rejiminin kuruluş momenti olarak değerlendirir.

Buradan bakıldığında, Türkiye’nin yakın tarihi darbeler tarihi kadar, devletin aynı sınıfsal doğrultuda yeniden yapılandırılmasının tarihidir. Yönetimler değişmiş, partiler iktidara gelip gitmiş, söylemler farklılaşmış olabilir. Ancak sermaye düzeninin ihtiyaçları söz konusu olduğunda devletin temel yöneliminin büyük ölçüde süreklilik gösterdiği görülmektedir.

İşte bugünkü gelişmeleri tarihsel olarak anlamlı kılan da budur. Başkanlık sistemiyle birlikte ortaya çıkan yeni rejim, boşlukta/kendiliğinden doğmuş değildir. O, uzun yıllar boyunca adım adım örülen bu tarihsel sürecin yeni bir evresidir. Dolayısıyla bugünü yalnızca bugünün aktörleriyle açıklamak, tarihi kişilere indirgemek olur. Oysa kişiler değişebilir; fakat onları mümkün kılan sınıfsal ilişkiler değişmedikçe aynı eğilimler farklı biçimlerde yeniden üretilebilir.

Bu nedenle asıl tartışılması gereken, tek tek iktidarlar değil; o iktidarları doğuran ve yeniden üreten tarihsel-toplumsal zemindir.

3. Sürekli darbe iklimi nasıl işliyor?

Bugün yaşananları yalnızca baskının artması olarak tanımlamak çeşitli açılardan eksik kalır. Çünkü baskı, tek başına bir amaç değildir; belirli bir siyasal ve ekonomik düzenin sürekliliğini sağlamaya hizmet eden devlet işleyişinin ve egemenlik biçiminin bir parçasıdır. Bu nedenle asıl bakılması gereken, tek tek uygulamalardan çok, bu uygulamaları birbirine bağlayan ortak mantıktır.

Başkanlık rejimiyle birlikte yürütme erkinin merkezileşmesi, devletin farklı kurumları arasındaki denge ve denetim mekanizmalarını önemli ölçüde zayıflattı. Yasama giderek yürütmenin gölgesinde kaldı; bağımsız yargı tartışmaları yoğunlaştı; kamu bürokrasisi ise liyakatten çok siyasal sadakat üzerinden yeniden şekillendirildi. Böylece devlet, yalnızca karar alma bakımından değil, kararların uygulanması bakımından da daha merkezî bir yapıya kavuştu. Ancak bu dönüşüm yalnızca anayasal yetki değişiklikleriyle açıklanamaz. Asıl değişiklik, devlet aygıtının işlevinde ortaya çıktı.

Bugün yargı yalnızca suç işlendiğinde devreye giren bir kurum değildir. Soruşturmalar, tutuklamalar, kayyum uygulamaları, şirketlere yönelik müdahaleler, ihale süreçleri, vergi incelemeleri ya da idari kararlar birlikte düşünüldüğünde, hukukun giderek siyasal ve ekonomik alanı yeniden düzenleyen kapsamlı bir yönetim mekanizmasına dönüştüğü görülmektedir.

Bu durum muhalifleri susturmakla sınırlı değildir. Aynı zamanda ekonomik güç dengelerini de etkiler. Bir şirketin yönetimine kayyum atanması, bir belediyenin kaynaklarının merkezileştirilmesi, bir sendikanın etkisizleştirilmesi ya da belirli sermaye gruplarının avantajlı konuma getirilmesi, ekonomik hayatın da siyasal iktidarın müdahale alanı içinde yeniden şekillendiğini gösterir.

Karl Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire‘inde devletin belirli tarihsel dönemlerde egemen sınıfların çıkarlarını koruyan özel bir örgütlenme biçimine bürünebildiğini anlatır. Daha sonra Antonio Gramsci, egemenliğin yalnızca zorla değil, rıza üreterek de sürdürüldüğünü; Louis Althusser ise devletin baskı aygıtları kadar ideolojik aygıtlarının da bu sürecin parçası olduğunu vurgular. Bu teorik çerçeve, günümüzü anlamak açısından hâlâ önemli ipuçları sunmaktadır. Çünkü modern devlet yalnızca polis ya da mahkemeler aracılığıyla değil; eğitimden medyaya, ekonomiden hukuka kadar uzanan çok katmanlı mekanizmalar üzerinden işler.

Bu nedenle “sürekli darbe iklimi” denildiğinde yalnızca tankların sokaklara çıkması anlaşılmamalıdır. Günümüzde darbe, çoğu zaman olağan hukuk düzeni içinde yürütülen olağanüstü yönetim pratikleriyle kurumsallaşmaktadır. Seçimler yapılır, parlamentolar çalışır, mahkemeler karar verir; fakat bütün bu kurumlar giderek aynı siyasal yönelimin sürekliliğini sağlayan bir bütünün parçaları hâline gelir.

En dikkat çekici değişim ise korkunun toplumsallaşmasıdır. Artık yalnızca cezalandırılanlar değil, cezalandırılabileceğini düşünen milyonlar da davranışlarını buna göre belirlemektedir. Gazeteci haberini yazarken, akademisyen makalesini kaleme alırken, işçi sendikaya üye olurken, sanatçı eserini üretirken ya da yurttaş sosyal medyada görüş belirtirken görünmez sınırları hesaplamak zorunda bırakılmaktadır.

Michel Foucault‘nun Panoptikon çözümlemesi tam da bu durumu açıklar. Gözetimin en etkili biçimi, herkesin sürekli izlenmesi değildir; herkesin her an izlenebileceğini düşünmesidir. Böylece iktidar, zor kullanmadan da itaat üretebilir. Günümüzde hukukun ve yargının üstlendiği işlevlerden biri de tam olarak budur: Sadece ceza vermek değil, toplumun tamamını kendi kendini denetleyen bir özneye dönüştürmek.

Böyle bakıldığında bugün yaşananlar, yalnızca otoriter bir yönetimin sertleşmesi değildir. Karşımızda, siyasal iktidarın, ekonomik ilişkilerin ve devlet aygıtının birbirini tamamlayacak biçimde yeniden örgütlendiği bütünlüklü bir rejim bulunmaktadır. Fakat tam da burada önemli bir hata yapılmaktadır. Bu rejim yalnızca bugünkü iktidarın tercihleri olarak okunduğunda, mücadele de doğal olarak yalnızca iktidarın değişmesine indirgenmektedir. Oysa sorun daha derindedir. Çünkü aynı sınıfsal ilişkiler varlığını sürdürdüğü sürece, benzer yönetim biçimlerinin farklı aktörler eliyle yeniden ortaya çıkması mümkündür.

İşte bu nedenle, bugünün en önemli siyasal ihtiyacı yalnızca iktidar değişikliği değil; rejimi mümkün kılan sınıfsal ilişkilerin doğru okunmasıdır.

4. Yanlış teşhis, yanlış mücadele üretir

Toplumsal mücadelelerde doğru teşhis yalnızca teorik bir mesele değildir; aynı zamanda siyasal pratiğin başlangıç noktasıdır. Bir hastalık yanlış teşhis edildiğinde en iyi ilaç bile sonuç vermez. Rejimlerin niteliği konusunda yapılacak bir yanılgı da mücadele biçimlerini kaçınılmaz olarak yanlış kurar.

Bugün Türkiye’de yaşanan siyasal gelişmeleri açıklamaya çalışan çok sayıda yaklaşım var. Kimileri sorunu yalnızca “hukukun üstünlüğünün kaybolması” olarak tanımlıyor; kimileri otoriterleşmeye, tek adam yönetimine ya da demokrasi krizine dikkat çekiyor. Bunların her biri yaşanan gerçekliğin belirli yönlerini açıklasa da bütünü kavramakta yetersiz kalıyor. Çünkü sorun yalnızca hukukun zayıflaması değildir; hukuk, yeni rejimin kuruluşunda aktif bir işlev üstlenmektedir. Sorun yalnızca kurumların aşınması değildir; kurumlar yeni bir işleyiş mantığına göre yeniden biçimlendirilmektedir. Sorun yalnızca bir kişinin ya da bir partinin iktidarı da değildir; belirli sınıfsal ilişkilerin siyasal biçim kazanmasıdır.

Bu nedenle hâlâ “faşizme gidiyoruz” demek de yalnızca “otoriterleşiyoruz” demek de yaşanan sürecin niteliğini açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Çünkü bu ifadeler, yaşananları geleceğe ait bir tehlike gibi sunarken, bugün içinde bulunduğumuz rejimin niteliğini görünmez kılmaktadır.

Oysa tarih bize başka bir şey öğretmektedir. Georgi Dimitrov, faşizmin yükseldiği yıllarda yaptığı değerlendirmelerde, faşizme karşı mücadelenin önündeki en büyük engellerden birinin onu yanlış tanımlamak olduğunu söyler. Faşizmin tarihsel ve sınıfsal niteliği doğru kavranmadığında, ona karşı geliştirilecek siyasal stratejiler de kaçınılmaz olarak yanlış kurulacaktır.

Bugün de benzer bir sorunla karşı karşıyayız. Yaşananları yalnızca siyasal İslam’ın yükselişi olarak okumak, meseleyi kültürel bir alana sıkıştırmaktadır. Elbette dinin siyasal alanda araçsallaştırılması inkâr edilemez. Ancak din burada belirleyici olmaktan çok, meşruiyet üretmeye yarayan ideolojik araçlardan biridir. Aynı siyasal ve ekonomik ilişkiler, farklı tarihsel dönemlerde milliyetçilik, güvenlik, kalkınma ya da başka ideolojik söylemler üzerinden de meşrulaştırılabilir.

Dolayısıyla rejimin özünü “İslami faşizm” gibi kavramlarla açıklamaya çalışmak, dikkati belirleyici olandan tali olana kaydırma riskini taşır. Çünkü burada belirleyici olan, hangi ideolojik söylemin kullanıldığı değil; o söylemin hangi sınıfsal düzeni yeniden ürettiğidir.

Antonio Gramsci‘nin önemli katkılarından biri de tam burada ortaya çıkar. Egemenlik yalnızca zor yoluyla kurulmaz; aynı zamanda insanların dünyayı algılama biçimleri üzerinde de kurulur. Egemen ideoloji, çoğu zaman insanlara yalnızca ne düşüneceklerini değil, neyi düşünmeyeceklerini de öğretir.

Belki de bugün yaşadığımız en büyük sorunlardan biri budur. Siyasal tartışmalar giderek kişilere indirgeniyor. Her seçim, her kriz, her gözaltı ya da her ekonomik sorun tek tek aktörler üzerinden okunuyor. Böyle olunca rejimi üreten tarihsel ve sınıfsal ilişkiler gözden kaçıyor; mücadele de kişiler değiştiğinde sorunların çözüleceği varsayımı üzerine kuruluyor. Oysa kişiler tarih yaparlar; fakat tarihi kendi seçtikleri koşullar altında yapmazlar. Marx’ın Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’inde söylediği bu saptama, bugün de güncelliğini koruyor. Siyasal aktörler önemlidir; ancak onları mümkün kılan toplumsal ve ekonomik ilişkiler çözülmeden, yalnızca aktörlerin değişmesi kalıcı bir dönüşüm yaratmaz.

Tam da bu nedenle rejimin doğru tanımlanması, yalnızca akademik bir tartışma değildir. Mücadelenin sınırlarını, araçlarını ve ittifaklarını belirleyen temel meseledir. Yanlış teşhis yalnızca yanlış analiz üretmez. Yanlış umutlar da üretir. Topluma yalnızca seçim sonucunu beklemeyi önerir. Ya da bütün çözümü tek bir siyasal öznenin başarısına bağlar. Oysa tarih, hiçbir köklü toplumsal dönüşümün tek bir parti, tek bir lider ya da tek bir toplumsal kesim tarafından gerçekleştirilemediğini gösteriyor.

Doğru analiz, insanları edilgen bekleyişe değil; ortak mücadeleye çağırır. İşte bu nedenle bugün asıl ihtiyaç duyduğumuz şey, rejimin niteliği konusunda berraklaşmak ve bu berraklık üzerinden yeni bir mücadele hattı kurmaktır.

5. Birleşik mücadele bir tercih değil, tarihsel bir zorunluluktur

Siyasal mücadelelerde en önemli sorunlardan biri, yalnızca neye karşı mücadele edildiğini değil, nasıl mücadele edileceğini doğru kavrayabilmektir. Çünkü güçlü bir karşıtlık, tek başına güçlü bir mücadele yaratmaz. Tarih, haklı olanların değil; haklılıklarını ortak bir güce dönüştürebilenlerin sonuç alabildiğini göstermiştir.

Bugün Türkiye’de ve dünyada yaşanan temel sorunlardan biri de budur. Toplumun çok geniş kesimleri ekonomik, siyasal ve sosyal baskı biçimleriyle karşı karşıyadır. İşçiler güvencesizlikle, gençler geleceksizlikle, emekliler yoksullukla, kadınlar eşitsizlikle, farklı toplumsal kesimler ise hak kayıplarıyla mücadele etmektedir. Ancak bu mücadeleler çoğu zaman birbirinden kopuk, birbirini tamamlamayan ve ortak bir tarihsel hedef etrafında birleşemeyen parçalar halinde kalmaktadır. Oysa egemen güçler hiçbir zaman yalnızca tek bir araçla hareket etmezler. Ekonomik güçlerini siyasal iktidarla, medya etkilerini ideolojik araçlarla, devlet kurumlarını sınıfsal çıkarlarıyla birlikte kullanırlar. Aralarındaki rekabet ne kadar büyük olursa olsun, temel çıkarları söz konusu olduğunda ortak davranma yeteneğine sahiptirler.

Karl Marx’ın kapitalizme ilişkin en önemli tespitlerinden biri burada anlam kazanır: Sermaye sahipleri arasındaki rekabet, onları birbirinden ayırırken; aynı zamanda sermayenin merkezileşmesini ve ortak hareket etme kapasitesini de geliştirir. Buna karşılık emekçi sınıfların parçalı kalması, sermaye düzeninin en önemli avantajlarından biri haline gelir.

Bu nedenle birleşik mücadele, yalnızca siyasal bir nezaket çağrısı değildir. Daha derin anlamıyla, sınıf ilişkilerinin zorunlu bir sonucudur.

Antonio Gramsci‘nin “tarihsel blok” kavramı bu noktada önemli bir işlev görür. Gramsci’ye göre hiçbir egemenlik yalnızca zor kullanarak sürdürülemez. Egemen sınıflar, farklı toplumsal kesimleri kendi düzenleri içinde bir araya getiren siyasal ve ideolojik bir bütünlük kurarlar. Buna karşılık ezilen sınıfların da kendi tarihsel bloklarını oluşturabilmeleri gerekir.

Bu, farklılıkların ortadan kaldırılması anlamına gelmez. Tam tersine, gerçek birleşiklik farklılıkların varlığını kabul ederek ortak bir hedef etrafında hareket edebilme yeteneğidir. Herkesin aynı düşünmesi değil; temel çelişkiler karşısında ortak davranabilmesi gerekir.

Birleşiklik ya da “yan yana” durmak, kendi başına doğru bir siyasal hattın güvencesi değildir. Asıl belirleyici olan, kimlerle, hangi tarihsel amaç doğrultusunda ve hangi sınıfsal zeminde bir araya gelindiğidir. Devrimci siyaset, ortak bir tepkinin ötesinde, ortak sınıfsal çıkarlar ve ortak bir toplumsal dönüşüm perspektifi üzerine kurulur. Bu nedenle mücadelenin amacını ve yol arkadaşlarını doğru tayin edebilmek, devrimci siyasetin en temel ilkelerinden biridir.

Georgi Dimitrov‘un faşizme karşı mücadele döneminde yaptığı “birleşik cephe” çağrısı da bu anlayışa dayanıyordu. Faşizm yalnızca belirli bir siyasal örgütün iktidara gelmesi değildir; sermayenin kriz dönemlerinde devlet aygıtının yeniden örgütlendiği, geniş toplumsal kesimlerin baskı altında tutulduğu özel bir devlet biçimidir.  Bu nedenle ona karşı mücadele de toplumun en geniş kesimlerini kapsayan bir birliktelik gerektiriyordu.

Tarih bu konuda birçok örnek sunar. 1930’lu yıllarda İspanya’da faşizme karşı kurulan Halk Cephesi deneyimi, farklı siyasal akımların ortak bir tehdide karşı yan yana gelmesinin örneklerinden biridir. Sosyalistler, komünistler, cumhuriyetçiler ve farklı toplumsal kesimler ortak bir demokratik savunma hattı oluşturmaya çalıştı. Bu deneyim kendi iç sorunlarından bağımsız değildir; ancak gösterdiği temel gerçek şudur: Faşist saldırılar karşısında parçalı güçlerin tek başına direnmesi çoğu zaman yeterli değildir.

Güney Afrika’da apartheid rejimine karşı verilen mücadele de benzer bir tarihsel ders taşır. Irkçı rejim yalnızca bir siyasal örgütle değil; sendikaların, öğrenci hareketlerinin, dinî toplulukların, uluslararası dayanışma ağlarının ve geniş halk kesimlerinin ortak mücadelesiyle geriletildi.

Şili deneyimi de önemli bir başka örnektir. Salvador Allende‘nin iktidara gelişinde farklı toplumsal ve siyasal güçlerin oluşturduğu geniş bir ittifak etkili olmuştu. Ancak sermaye güçlerinin, dış müdahalenin ve askeri yapının ortaklaşan saldırısı karşısında bu birlik yeterince güçlü korunamadı. Bu deneyim yalnızca kazanmanın değil, kazanılanı koruyacak toplumsal örgütlenmenin de önemini göstermektedir.

Bu örneklerin ortak noktası şudur: Hiçbir toplumsal kesim tek başına tarihsel dönüşüm yaratamaz. Bugün Türkiye açısından da mesele tam olarak budur. Birleşik mücadele denildiğinde çoğu zaman yalnızca seçim ittifakları ya da siyasal partiler arası anlaşmalar akla gelmektedir. Oysa tarihsel anlamda birleşik mücadele bundan çok daha geniştir. Bu; işçilerin, emekçilerin, gençlerin, kadınların, demokratik hak savunucularının, farklı inanç ve kimliklerden insanların, meslek örgütlerinin ve toplumun bütün özgürlük arayışlarının ortak bir mücadele zemini oluşturabilmesidir. Ancak burada önemli bir sorun bulunmaktadır. Birleşik mücadele fikri bile zaman zaman dar grup çıkarlarının aracı haline getirilebilmektedir. Her siyasal yapı, kendi çevresinin genişlemesini birleşiklik olarak gördüğünde, aslında ortak bir mücadele zemini değil, kendi merkezine yeni katılımlar aramaktadır. Oysa birleşiklik, herkesin kendisini merkeze koymasıyla değil; ortak bir merkezin birlikte oluşturulmasıyla mümkündür. Örgütleyici ve çağrıcı özneler, geçmiş deneyimlerden gerekli dersleri çıkarmadıkça, dar grupçu hatalardan dolayı özeleştiri geliştirmediği ve bunları da pratik olarak göstermediği müddetçe; birleşik mücadeleye dair çağrıların “yeni” olmasının da kendi başına bir kıymeti yoktur.

Mücadele açısından bugünün temel risklerden biri de fiili dayanışma ile politik yedeklenme arasındaki sınırın bulanıklaşmasıdır. Siyasal baskılar karşısında ortak demokratik refleksler gelişebilir; baskıya uğrayan toplumsal kesimlerle yan yana mücadele etmek tarihsel olarak meşru ve gerekli olabilir. Ancak bu durum, düzen içi muhalefetin siyasal hattının sol açısından ölçü haline gelmesi anlamına gelmemelidir. Çünkü tam da bu noktada bağımsız sınıf perspektifi aşınmaya başlar. Yeni Parti de öncülü olan CHP gibi tarihsel ve güncel karakteri itibariyle bir düzen partisidir. Dolayısıyla devletin siyasal alanı daraltan müdahalelerine karşı aynı sokakta bulunmak ile düzen içi muhalefeti siyasal olarak idealize etmek arasında niteliksel bir fark vardır.

Bu durum yalnızca taktik bir yakınlaşma problemi değildir; aynı zamanda yöntemsel bir çözülmedir. Çünkü bağımsız sınıf perspektifi zayıfladıkça, siyasal analiz giderek “hangi lider daha demokrat”, “hangi figür daha cesur” gibi liberal siyaset kategorilerine sıkışmaktadır. Sermaye düzeninin yapısal sınırları görünmez hale gelirken, siyasal mücadele kişisel liderlik performanslarına indirgenmekte; burjuva aktörlere abartılı önem atfetme ve hatta öykünme artmaktadır.

Özetlemek gerekirse: Herkesin kendi doğrusu vardır; ancak tarihsel mücadele, ortak gerçeği kurabilme yeteneği ister. Bugün Türkiye’de sorun direnişin olmaması değildir. İşçiler direniyor, gençler itiraz ediyor, kadınlar mücadele ediyor, kentler ve doğa için mücadele eden topluluklar ortaya çıkıyor, demokratik haklar için farklı alanlarda sesler yükseliyor.

Asıl sorun, bu parçalı mücadelelerin ortak bir tarih bilinci ve ortak bir siyasal yönelim etrafında birleşememesidir. Çünkü egemen güçlerin en büyük avantajı yalnızca sahip oldukları ekonomik ve siyasal güç değildir. Aynı zamanda karşılarındaki toplumsal güçlerin birbirinden kopuk kalmasıdır.

Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey, farklılıkları yok sayan yapay, öznellikle malul bir birlik değil; farklılıkları koruyarak ortak mücadele kapasitesi yaratabilen tarihsel bir birliktir.

Birleşik mücadele zayıfların güçlü görünme çabası değildir. Tam tersine, gücün nasıl oluştuğunu kavramanın sonucudur. Çünkü tarih göstermiştir ki: Parçalı haklılıklar, örgütlü bir haksızlığı yenmeye yetmez. Ancak ortak bir iradeye dönüşen toplumsal güçler, tarihin akışını değiştirebilir.

6. Dünya yeniden paylaşılırken

Hiçbir ülkenin siyasal ve ekonomik geleceği, içinde bulunduğu dünya düzeninden bağımsız değildir. Devletler kendi sınırları içinde karar alırlar; ancak bu kararlar her zaman uluslararası üretim ilişkileri, sermaye hareketleri, teknolojik dönüşümler ve güç dengeleri tarafından biçimlendirilir. Bu nedenle Türkiye’de yaşanan gelişmeleri yalnızca ülke içi siyasal dinamiklerle açıklamak ne kadar eksikse, dünyada yaşanan büyük dönüşümleri de yalnızca devletler arasındaki diplomatik ya da askeri gerilimler olarak görmek o kadar yetersizdir. Bugünü anlamak için, kapitalizmin dünya ölçeğinde nasıl bir tarihsel evreden geçtiğini birlikte değerlendirmek gerekir.

Son yıllarda Ukrayna’dan Filistin’e, Kızıldeniz’den Hint-Pasifik’e, Afrika’dan Kafkasya’ya kadar uzanan geniş coğrafyada yaşanan çatışmalar çoğu zaman birbirinden bağımsız krizler gibi ele alınmaktadır. Oysa bu gelişmeler tek tek incelendiğinde görülebilen yalnızca olayların biçimsel, yüzüdür. Daha derinde, dünya kapitalizminin yeni bir hegemonya ve paylaşım mücadelesine girdiği tarihsel bir dönem yaşanmaktadır. Askeri çatışmalar, ticaret savaşları, ekonomik yaptırımlar, teknoloji ambargoları, enerji hatları üzerindeki rekabet, kritik madenler üzerindeki mücadele ve finansal yaptırımlar aynı bütünün farklı görünümleridir. Günümüzde savaş yalnızca cephede değil; limanlarda, bankalarda, veri merkezlerinde, çip üretim tesislerinde ve iletişim ağlarında da sürmektedir.

Bu tabloyu yalnızca büyük devletlerin dış politika tercihleriyle açıklamak yeterli değildir. Çünkü emperyalizm, öncelikle kapitalizmin belirli bir gelişme aşamasıdır. Lenin’in ortaya koyduğu gibi, sermayenin yoğunlaşması ve tekelleşmesi, mali sermayenin belirleyici hâle gelmesi ve dünya ölçeğinde yeni yatırım alanları ile nüfuz bölgeleri üzerindeki rekabet, kapitalizmi kaçınılmaz olarak uluslararası mücadelelere sürükler. Emperyalizm bu anlamda yalnızca güçlü devletlerin saldırganlığı değil; sermaye birikiminin ulaştığı tarihsel aşamanın siyasal ifadesidir. Bu nedenle dünya ölçeğinde yaşanan rekabeti anlamak için devletlerin iradesinden çok, kapitalist üretim ilişkilerinin hareket yasalarına bakmak gerekir.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünya, iki farklı toplumsal sistemin tarihsel karşıtlığı içinde şekillendi. Bir tarafta ABD öncülüğündeki kapitalist-emperyalist blok, diğer tarafta Sovyetler Birliği öncülüğünde gelişen sosyalist sistem bulunuyordu. Bu karşıtlık yalnızca askeri ittifakların rekabeti değildi; üretim araçlarının mülkiyetinden ekonomik planlamaya, emek-sermaye ilişkilerinden uluslararası siyasete kadar uzanan iki farklı toplumsal örgütlenme anlayışını temsil ediyordu. Soğuk Savaş boyunca yaşanan bütün gerilimler ve sosyalist deneyimlerin kendi iç çelişkileri bir yana, bu tarihsel denge dünya siyasetinin temel belirleyicilerinden biri oldu.

Türkiye’nin bu dönemdeki konumu da bu uluslararası dengelerden bağımsız değildi. Marshall Planı, Truman Doktrini ve NATO üyeliği yalnızca dış politika tercihleri değildi. Bunlar aynı zamanda Türkiye kapitalizminin Batı emperyalist sistemiyle bütünleşmesinin, devletin güvenlik mimarisinin yeniden kurulmasının ve sermaye birikim modelinin uluslararası kapitalist düzenle uyumlu hâle getirilmesinin kilometre taşlarıydı. Dolayısıyla Türkiye’nin yakın tarihi, yalnızca iç siyasal mücadelelerle değil, dünya kapitalizminin ihtiyaçları doğrultusunda şekillenen uluslararası ilişkiler ağı içinde okunmalıdır.

Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle birlikte uzun bir süre kapitalizmin rakipsiz kaldığı iddia edildi. “Tek kutuplu dünya”, “tarihin sonu” ya da küreselleşmenin geri döndürülemez olduğu yönündeki tezler, kapitalist sistemin kendi iç çelişkilerini aşmış olduğu varsayımına dayanıyordu. Ancak geçen zaman bunun böyle olmadığını gösterdi. Kapitalizmin krizleri ortadan kalkmadı; tersine, daha derin ve daha karmaşık biçimler aldı. Finansal krizler, artan gelir eşitsizlikleri, üretimin yeniden örgütlenmesi, enerji rekabeti ve teknolojik üstünlük mücadelesi, dünya ölçeğinde yeni güç dengelerinin oluşmasına yol açtı.

Bugün ABD’nin küresel üstünlüğünün tartışılmaya başlanması, Çin’in ekonomik ve teknolojik yükselişi, Rusya’nın uluslararası siyasette yeniden etkin bir aktör hâline gelmesi ve farklı bölgesel güçlerin daha bağımsız hareket etme arayışları, dünya düzeninin yeniden şekillendiğini göstermektedir. Ancak burada belirleyici olan yalnızca hangi devletin güç kazandığı değildir. Asıl önemli olan, dünya kapitalizminin yeni bir hegemonya krizine girmiş olmasıdır. Çünkü tarih göstermektedir ki hegemonya krizleri çoğu zaman ekonomik rekabetin siyasal ve askeri çatışmalarla iç içe geçtiği dönemlerdir.

Bu nedenle bugün yaşanan gelişmeleri yalnızca bölgesel savaşlar ya da devletler arasındaki diplomatik gerilimler olarak değerlendirmek eksik kalmaktadır. Giderek daha görünür hâle gelen askeri çatışmaların yanı sıra teknoloji, enerji, finans, ticaret ve iletişim alanlarında yürütülen mücadeleler birlikte düşünüldüğünde, dünyanın yeni bir paylaşım dönemine girdiği görülmektedir. Bu nedenle içinde bulunduğumuz tarihsel evreyi, klasik dünya savaşlarından farklı özellikler taşıyan yeni bir emperyalist paylaşım mücadelesi olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır. Bu paylaşım mücadelesi yalnızca toprakların değil; pazarların, enerji kaynaklarının, veri akışının, teknolojik üstünlüğün ve küresel sermaye hareketlerinin denetimi üzerinde yürümektedir.

Böyle dönemlerde yalnızca uluslararası dengeler değişmez; devletlerin iç yapıları da yeniden biçimlenir. Güvenlik söylemleri güç kazanır, yürütme organları daha fazla yetki toplar, askeri harcamalar artar, ekonomik kaynaklar yeniden dağıtılır ve emek üzerindeki baskılar yoğunlaşır. Demokratik hakların daraltılması, olağanüstü yönetim tekniklerinin sıradanlaşması ve toplumsal muhalefetin güvenlik eksenli politikalarla sınırlandırılması, yalnızca tek tek ülkelerin tercihlerinin sonucu değildir. Bunlar aynı zamanda küresel ölçekte yaşanan paylaşım mücadelesinin devletler üzerindeki yansımalarıdır.

Bu nedenle bugün Türkiye’de yaşanan siyasal gelişmeleri yalnızca iç politikaya ilişkin tercihlerle açıklamak yeterli değildir. Ülkenin ekonomik yöneliminden güvenlik politikalarına, dış ilişkilerinden hukuk düzenine kadar birçok alanda yaşanan dönüşüm, dünya ölçeğinde derinleşen hegemonya krizinden bağımsız değildir. İçeride artan baskı ve zor ile dışarıda sertleşen uluslararası rekabet aynı tarihsel sürecin farklı düzeylerdeki görünümleridir.

Bu süreçte tarih bize bir başka gerçeği daha göstermektedir. Emperyalist rekabetin derinleştiği dönemler yalnızca savaşların ve baskının arttığı dönemler değildir. Aynı zamanda toplumsal mücadelelerin, yeni siyasal arayışların ve halkların geleceğe müdahale etme iradesinin de güç kazandığı dönemlerdir. Çünkü dünya yalnızca egemen sınıfların ve büyük devletlerin kararlarıyla şekillenmez. Tarihin yönünü belirleyen, aynı zamanda emekçilerin, halkların ve örgütlü toplumsal güçlerin bu süreçlere nasıl müdahale ettiğidir. Bu nedenle bugünü anlamak, yalnızca dünyanın nasıl yeniden paylaşıldığını görmek değil; bu yeniden paylaşım sürecine karşı nasıl bir ortak mücadele hattının kurulabileceğini de tartışabilmektir.

7. Tarih henüz bitmedi

Bütün büyük siyasal dönemler, kendi içinde bir çelişki taşır. Egemen güçler çoğu zaman kendilerini kalıcı, değişmez ve yenilmez görürler. Sahip oldukları ekonomik kaynaklar, devlet aygıtları ve ideolojik araçlar onlara tarihin kendi lehlerine durduğu yanılsamasını verir. Oysa tarih hiçbir zaman yalnızca egemenlerin yazdığı bir metin olmamıştır.

İnsanlık tarihi aynı zamanda itiraz edenlerin, direnenlerin, örgütlenenlerin ve değiştirmek isteyenlerin tarihidir. Bugün kazanılmış olarak gördüğümüz her hak, geçmişte birilerinin imkânsız denilene karşı mücadele etmesiyle ortaya çıkmıştır.

Sekiz saatlik çalışma günü, sendikal haklar, kadınların siyasal ve toplumsal hakları, sömürgeciliğe karşı verilen mücadeleler, demokratik kazanımlar… Bunların hiçbiri kendiliğinden ortaya çıkmadı. Her biri, mevcut düzenlerin değişmez olduğu düşüncesine karşı verilen mücadelelerin sonucuydu.

Bu nedenle bugün yaşadığımız dönemi yalnızca baskıların, krizlerin ve gerilemelerin dönemi olarak okumak eksik kalır. Evet, dünya büyük sorunlarla karşı karşıyadır. Savaşlar, ekonomik eşitsizlikler, otoriterleşme eğilimleri ve toplumsal hak kayıpları gerçeğin bir parçasıdır. Ancak tarihin yalnızca bu yüzüne bakmak, insanlığın diğer yüzünü görmemek olur. Çünkü her kriz aynı zamanda yeni arayışların da başlangıcıdır.

Antonio Gramsci’nin “karamsarlıkta akıl, iyimserlikte irade” olarak ifade ettiği yaklaşım burada önemlidir. Gerçekliği olduğu gibi görmek gerekir; ancak gerçekliği görmek, teslim olmak anlamına gelmez. Tam tersine, değiştirme iradesinin ilk koşulu, içinde bulunulan koşulları doğru anlamaktır.

Bu nedenle bugün en büyük ihtiyaç, ne kolay iyimserlik ne de umutsuzluk siyasetidir. İhtiyaç duyulan şey tarihsel gerçekçiliğe dayanan bir mücadele anlayışıdır. Çünkü çaresizlik çoğu zaman nesnel bir durumdan önce, toplumsal bir inanç haline gelir. İnsanlar yalnız olduklarına, hiçbir şeyin değişmeyeceğine, güçlü olanın her zaman kazanacağına inandırıldığında mücadele kapasitesi zayıflar. Oysa tarihin her döneminde egemen görünen güçler karşısında alternatifler ortaya çıkmıştır.

Bazen küçük bir işçi greviyle başlayan mücadeleler büyümüştür. Bazen yıllarca süren toplumsal hareketler siyasal dengeleri değiştirmiştir. Bazen imkânsız görünen bağımsızlık mücadeleleri başarıya ulaşmıştır. Bazen de toplumlar, kendilerine dayatılan geleceği reddederek yeni yollar açmıştır. Bütün bu deneyimlerin ortak bir dersi vardır: Tarih önceden yazılmış bir kader değildir. İnsanlar tarihi yalnızca kendilerine bırakılan koşullar içinde değil; bu koşullara karşı geliştirdikleri ortak irade ile de yaparlar.

Bugün Türkiye’de ve dünyada karşı karşıya olduğumuz sorunların büyüklüğü, aynı zamanda mücadelelerin kapsamını da belirlemektedir. Artık tek tek sorunlara, tek tek kurumlara ya da tek tek olaylara indirgenemeyecek kadar büyük bir tarihsel dönemin içindeyiz.

Bu nedenle ihtiyaç duyulan şey yalnızca yeni siyasal aktörler değil; yeni bir siyasal bakış açısıdır. Dünyayı parçalı olaylar toplamı olarak değil, birbirine bağlı tarihsel süreçler bütünü olarak görebilmek… Toplumsal sorunları yalnızca bireysel başarısızlıklar olarak değil, üretim ilişkileri ve güç dengeleri içinde değerlendirebilmek…Farklı mücadele alanlarını birbirinin rakibi değil, ortak bir dönüşümün parçaları olarak anlayabilmek…Bütün mesele burada düğümlenmektedir. Çünkü geleceği belirleyecek olan yalnızca egemenlerin ne istediği değildir. Aynı zamanda toplumların neyi mümkün gördüğü ve bunun için ne kadar ortak bir irade oluşturabildiğidir.

Bugün birçok insana dünyanın değişmeyecek kadar güçlü olduğu söyleniyor. Ama tarih bunun tersini gösteriyor. Değişmez görünen düzenler değişti. Yenilmez görünen iktidarlar yenildi. Sonsuza kadar süreceği düşünülen sistemler yerini yeni dönemlere bıraktı.

Bu yüzden yapılması gereken, geçmişin mücadelelerini romantikleştirmek ya da geleceği kolay çözümlerle açıklamak değildir. Yapılması gereken, içinde yaşadığımız dönemi bütün karmaşıklığıyla anlamak ve bu anlayış üzerinden ortak bir mücadele iradesi yaratmaktır. Çünkü gerçek umut, sorunların olmadığını söylemek değildir. Gerçek umut, sorunların nedenlerini anlayarak onları değiştirebilecek gücün nerede olduğunu görebilmektir.

Tarih hiçbir zaman kendiliğinden ilerlemez. Ama hiçbir dönem de yalnızca egemenlerin iradesiyle belirlenmez. Tarih, mücadele edenlerin, düşünenlerin, örgütlenenlerin ve değiştirme iradesi gösterenlerin ortak eylemiyle şekillenir.

Bu nedenle bugün sorulması gereken soru yalnızca “Bu düzen ne kadar sürecek?” değildir. Asıl soru şudur: Biz, nasıl bir gelecek kurmak için ne kadar birlikte hareket etmeye hazırız? Çünkü tarih henüz bitmedi. Ve geleceğin nasıl yazılacağı, hâlâ insanlığın ortak mücadelesine bağlıdır.

Devrimci Hareket

25 Temmuz 2026

Tweet

Önerilen İçerikler

Yolculuk Çeviri | Anti-emperyalizmin fay hatları

Yolculuk Çeviri | Anti-emperyalizmin fay hatları

Nisan 30, 2026
Ödenmeyen hakları için yürüdüler: Enerji Bakanlığı önünde gözaltına alınan madenciler serbest bırakıldı

Ödenmeyen hakları için yürüdüler: Enerji Bakanlığı önünde gözaltına alınan madenciler serbest bırakıldı

Nisan 22, 2026
NATO açıkladı: Basın mensuplarının akreditasyon taleplerine ret

NATO açıkladı: Basın mensuplarının akreditasyon taleplerine ret

Haziran 25, 2026

Pöpüler İçerikler

  • NATO tutuklusuna kuyu tipi hapishanede sopalı işkence!

    NATO tutuklusuna kuyu tipi hapishanede sopalı işkence!

    0 shares
    Share 0 Tweet 0
  • NATO Zirvesi öncesi Türkiye geneli ev baskınları: Çok sayıda kişi gözaltına alındı

    0 shares
    Share 0 Tweet 0
  • Meşruiyetin bedeli: NATO zirvesiyle gelen tutuklamalar…

    0 shares
    Share 0 Tweet 0
  • Adliye koridorlarından yükselen ses; “SİZDEN KORKMUYORUZ!” – Volkan Tozan yazdı

    0 shares
    Share 0 Tweet 0
  • Deniz Göktaş’ın Tutuklanması, Gerçeklerden Söz Etmeyen Sanat Sanat Değildir!.. – Tuner Tekin yazdı

    0 shares
    Share 0 Tweet 0
No Result
View All Result
  • Anasayfa
  • Blog
  • Çeviri
  • Dünya
  • Gündem
  • Sınıfsal Bakış

Adali Labs tarafından üretilmiştir.