Çiçeği burnunda İngiltere Başbakanı İşçi Partili Andy Burnham’ın 26 Temmuz 2026’da BBC One’a verdiği ilk büyük televizyon röportajı, burjuva siyasetinin o tanıdık ikiyüzlülüğünü ve omurgasızlığını bir kez daha faş etti. Burnham röportajda, gerekirse Donald Trump ile kamuoyu önünde dahi “fikir ayrılığına düşebileceğinin” sözünü verdi.
Trump’la fikir ayrılığına düşebileceğini, üstelik bunu kamuoyunun gözü önünde yapabileceğini söylemek ne büyük bir cesaret ama, değil mi?..
Burnham’ın bu “iddialı” çıkışı, İngiltere’nin yeni Savunma Bakanı Wes Streeting’in “Trump yönetiminin ‘yalakalık yapan’ müttefikler değil, gerektiğinde fikir ayrılıklarını açıkça ortaya koyma özgüvenine sahip müttefikler aradığı” yönündeki beyanatının hemen ardından geldi.
Yalakalık yapmamayı ilkesel ve ahlaki bir duruşla değil de Trump yönetiminin “gerçekte bunu istemediği” yalanına sığınarak izah etmek, içine düşülen düşkünlüğün ayrı bir boyutu elbette. Bir zamanlar üzerinde güneş batmayan imparatorluğun mirasçıları, emperyalist hiyerarşiye hizalanma hamlelerini Trump’ın “yalakalık istemediği” masalının arkasına gizleyerek bir tür “özgüven” ve “bağımsızlık” gösterisi gibi pazarlamaya çalışıyor. Oysa “yalakalık yapmama özgüveninden” bahseden bu zevat, Trump karşısında el pençe divan dururken aslında aynı sınıfsal çıkar ortaklığının kulluğunu yapmaktadır.
Soru şu: Bir siyasetçinin, insan soyunun en berbat örneklerinden emperyalist bir haydutun karşısına dikilmesi neden ilkesel bir tutum değil de Trump’ın “hoşuna gidecek türden bir özgüven” gösterisi sayılmaktadır? Burada mesele Burnham’ın bir zorunluluğa teslim olması ya da çaresizce geri adım atması değildir. Malum, Burnham ve İngiliz burjuvazisi kurban veya edilgen bir aktör değildir; onlar emperyalist merkezin doğrudan suç ortağıdır. Onları Trump ile aynı hizada tutan şey bir dış baskı değil, Anglosakson kapitalizminin ortak çıkarlarıdır. Burnham ve Streeting’in faş ettiği gerçek şudur: Trump’a insanlığa çektirdiği acılar yüzünden değil, ancak ve ancak İngiliz sermayesinin çıkarları tehdit edildiğinde -o da ancak Trump’ın “seveceği” bir üslupla ambalajlayarak- ses çıkarılacaktır. Yeryüzünün tüm barbarlığına göz yumulabilir; yeter ki burjuvazinin kârlarına ve emperyalist ortaklığın kutsal çatısına halel gelmesin.
Karl Marx, 1844 El Yazmaları adlı muazzam eserinde kapitalist toplumun söz konusu mantığını çözerken Shakespeare’in Atinalı Timon eserine başvurur. Shakespeare orada, altının büyüleyici ve her şeyi tersine çeviren gücünü şöyle tarif eder:
”Altın mı? Sarı, parlak, değerli altın mı?
Hayır, ey tanrılar, boşuna istemiyorum.
Şu kadar altın bana yeter;
Bu kadar altınla siyahı beyaza,
çirkini güzele, yanlışı doğruya,
aşağılığı soyluya, yaşlıyı gence,
korkağı cesura çevirebilirsiniz.”
Marx için bu tirad kapitalist yabancılaşmanın anahtarını vermektedir. Para; insanın kendi elleriyle yarattığı ama dönüp insana hükmeden, tüm gerçek insani değerleri tepetaklak eden yabancılaşmış bir güçtür. Paranın toplumsal yaşamda yarattığı bu tahribatın benzerini burjuva siyaset sahnesinde devlet gücü ve iktidar erki yapar. Güçlü olanın elindeki iktidar; en açık saldırganlığı “güvenlik politikası”, en aşağılık çıkarcılığı “devlet adamlığı”, en süfli boyun eğmeyi ise “diplomatik başarı” olarak kodlayıp yutturmayı başarır.
Trump, kapitalist arsızlığın ve emperyalist kabadayılığın en çıplak, en maskesiz halidir. Onun siyasetinde para, şantaj ve pazarlık hiçbir gizlenme gereği duyulmadan sergilenir. Ancak asıl teşhir edilmesi gereken nokta Trump’ın pervasızlığından ziyade, onun karşısında sıraya giren sözde “demokrat” burjuva siyasal elitlerinin tutumudur. Trump’ın alenen yaptığını, selefleri “demokrasi götürmek” ya da “özgür dünyayı korumak” gibi süslü yalanlarla yapıyordu. Biri bombasını insan hakları ve demokrasi götürmek kamuflajıyla maskeler, diğeri doğrudan ekranda tehdit sallar; fakat ikisinin de motor gücü uluslararası sermayenin dinmeyen kar hırsıdır. Trump emperyalist kapitalizmin yüzündeki o süslü liberal maskeyi söküp atarak sistemin çirkin yüzünü olduğu gibi açığa çıkarmıştır.
Lenin’in berrak bir biçimde ortaya koyduğu üzere emperyalizm, yalnızca güçlü devletlerin zayıf ülkeleri zorla yutması değildir; sermayenin devlet politikalarıyla kenetlenerek dünyayı yağmalama harekatıdır. Bu yüzden emperyalist aygıtlar halklara demokrasi ve özgürlük vaazları verirken, arka odalarda jeopolitik paylaşım hesapları yaparlar. İkiyüzlülük sıradanlaşır. Saldırganlığı yapan devasa bir emperyalist güçse bunun adı “ulusal güvenlik” olur; aynı davranış hegemonik hiyerarşiyi bozacak zayıf bir aktörden geldiğinde ise derhal “terör ve tehdit” ilan edilir. Burjuva hukukunun da ahlakının da sınırı, gücün bittiği yerde başlar. “Egemenlerin gücü tehlikeye girdiğinde, burjuva hukuku yerini derhal çıplak zora bırakır.” (Lenin)
Türkiye’deki iktidar pratiği de aynı çürümüşlüğün yerli ve milli sürümünden başka bir şey değildir. Siyasal iktidar, yıllar boyunca kitleleri “emperyalizme meydan okuma”, “mazlum halkların hamiliği” ve “Filistin davası” gibi retoriklerle konsolide etti. Fakat emperyalizmin gerçek güç ilişkileriyle her yüzleştiklerinde, bu sahte kabadayılığın ve parlak söylemlerin saniyeler içinde nasıl buharlaştığını hep birlikte gördük. Trump yönetiminin İsrail’in siyonist katliamlarına verdiği açık desteğe, Gazze’deki soykırımın doğrudan ortağı olmasına rağmen; Ankara’daki NATO Zirvesi’nde Erdoğan’ın Trump’a gösterdiği aşırı hürmet, gülücükler saçan sıcak temaslar ve kameralar önündeki jest yarışı hafızalardaki yerini koruyor. Medyalarında, dünyada akan mazlum kanının her damlasında sorumluluğu olanların tabaklarına ne yemekler konduğunu anlattılar ballandıra ballandıra. Utanmadan, sıkılmadan. O ara Trump’ın ateşkesi bozup yeniden İran’ı bombalama kararını açıklaması bile keyiflerini bozmadı. Bir yanda meydanlarda Filistin halkının acıları üzerinden devşirilen siyasal rant, ümmet retoriği diğer yanda ABD emperyalizminin başındaki figürle verilen sıcak dostluk pozları… İşte burjuva devlet aklı, tam olarak budur. İkiyüzlülüğün şahikası…
Aralarındaki açıya bakın: Burnham Trump’a karşı çıkmak için “İngiltere’nin çıkarlarını” kıstas alıyor, Erdoğan ise Trump’a yanaşmak için “Türkiye’nin çıkarlarını”. Biri bunu soğuk ve liberal bir Anglosakson diliyle yapıyor, diğeri dini ve milli sembollerle bezenmiş hamasi bir üslupla. Biri emperyalist hiyerarşinin tepe ortaklarından biri olarak masaya oturuyor, diğeri emperyalizme bağımlı bir ülkenin egemen sınıfı olarak koltuğunu korumaya çalışıyor. Ambalajlar ve sıkletler farklı, fakat dayandıkları sınır çizgisi birebir aynıdır: Egemen sınıfların çıkarları masaya geldiğinde, o çok övündükleri ilkeler anında çöp tenekesine atılır. Burjuva siyasetinde kutsal olan egemenlerin kar marjları ve bekasıdır.
Peki, kitleler bunca çelişkiye, bunca boyun eğişe nasıl ikna edilmektedir? Çünkü egemen sınıflar, kendi sınıfsal çıkarlarını bütün toplumun ortak çıkarıymış gibi yutturabilme gücüne sahiptirler. Sermayenin savaşını “ulusal savunma”, emperyalistlerle yapılan kirli pazarlıkları “büyük diplomasi”, halkın boğazından kesilip egemenlere aktarılan kaynakları ise “milli menfaat” olarak kabul ettirebilmektedirler. Buradaki çarpıklığı ve ikiyüzlülüğü kitleler nezdinde bilince çıkaracak, bunu istikrarlı ve düzenli bir hatla yürütecek hacimli bir toplumsal güç merkezi henüz yaratılamadığı için bu çark dönmeye devam etmektedir.
Evet, Trump karşısında sergilenen bu uyumlanma ve hizalanma kültürü; çaresizlikten ya da dış baskıların yarattığı zorunluluklardan kaynaklanmaz. Ne merkezdeki Burnham ne de bağımlı halkadaki Erdoğan birer kurbandır; her ikisi de kendi ölçeklerinde ve konumlarında kapitalist-emperyalist çarkın kararlı uygulayıcılarıdır. Sorun Trump’ın şahsı olmadığı gibi, Burnham veya Erdoğan’ın kişisel tercihleri de değildir; onlar devlet mekanizmasının ve temsil ettikleri sermaye gruplarının bekasını koruma görevini icra etmektedir. Asıl sorun; insanlığı, doğayı ve tüm toplumsal ilişkileri paranın, rekabetin ve güç hiyerarşisinin kölesi kılan emperyalist-kapitalist sistemdir.
Marx’ın Shakespeare’den mülhem altın için söylediği gibi; iktidar gücü de katili kahraman, işgalciyi müttefik, teslimiyeti ise diplomasi zaferi olarak sunma kudretine sahiptir. Bu yüzden devrimci mücadele; sahnedeki figüranlara veya “kötü liderlere” karşı değil, asıl olarak bu ahlaki çürümeyi ve insanı insana kul eden kokuşmuş düzeni her gün yeniden üreten çarkın kendisine karşı yürütülmek zorundadır.


