Devrimci Hareket dergisi 59. sayısında yer alan bir makaleyi internet sitesinden yayımladı. Yazının tamamı şöyle:
Kapitalist çürümenin anatomisi
Kapitalizmin tarihsel tıkanışı
Kapitalizm tarihsel gelişimi boyunca yalnızca bir ekonomik üretim sistemi olarak değil; insan ilişkilerini, siyasal yapıları, kültürel biçimleri ve gündelik yaşamın tamamını kendi birikim mantığı doğrultusunda yeniden örgütleyen bütünlüklü bir toplumsal formasyon olarak var oldu. Bu nedenle kapitalizmin krizleri hiçbir zaman yalnızca piyasalarda yaşanan teknik aksaklıklar ya da geçici ekonomik daralmalar değildi. Her büyük kapitalist kriz aynı zamanda devlet biçimlerinin dönüşmesini, ideolojik aygıtların yeniden yapılandırılmasını, toplumsal ilişkilerin çözülmesini ve insanın kendi yaşam deneyimini algılayış biçiminin değişmesini beraberinde getirdi. Bugün içinden geçtiğimiz tarihsel moment de böylesi bir kırılma anıdır; ancak mevcut kriz, önceki çevrimsel bunalımlardan farklı olarak kapitalizmin yalnızca ekonomik işleyişini değil, tarihsel meşruiyet zeminini de aşındıran organik bir karakter taşımaktadır.
Marx’ın kapitalizme ilişkin en temel tespitlerinden biri, sermayenin üretici güçleri geliştirirken aynı anda kendi toplumsal temelini aşındırmasıydı. Kapitalizm tarih boyunca bilimsel gelişmeyi hızlandırdı, teknolojik kapasiteyi büyüttü, dünya ölçeğinde devasa üretim ağları kurdu ve insanlığın maddi üretim gücünü tarihte görülmemiş ölçüde artırdı. Ancak bu gelişimin tamamı insan ihtiyaçlarının karşılanmasına değil, artı-değer üretimine ve sermaye birikiminin genişletilmiş yeniden üretimine tabi kılındı. Kapitalist toplumda üretimin amacı kullanım değeri değil mübadele değeridir; yani insanların ihtiyaçlarının karşılanması değil, sermayenin kendisini büyütmesidir. Bu nedenle kapitalizm altında ilerleme hiçbir zaman nötr değildir. Aynı teknoloji hem üretim kapasitesini büyütür hem de milyonlarca insanı işsizleştirir; aynı dijital ağlar hem iletişimi hızlandırır hem de insan davranışını sürekli denetleyen veri mekanizmalarına dönüşür; aynı otomasyon süreçleri hem çalışma süresini azaltabilecek maddi potansiyel taşır hem de emeğin değersizleşmesini hızlandırır.
Bugün kapitalizmin ulaştığı tarihsel aşama tam da bu çelişkinin yoğunlaşmış biçimidir. Yapay zekâdan veri teknolojilerine, otomasyondan biyoteknolojiye kadar uzanan teknik gelişmeler insanlığın çalışma zorunluluğunu ciddi ölçüde azaltabilecek maddi kapasiteyi yaratmış durumdadır. Buna rağmen dünya ölçeğinde çalışma süreleri azalmak yerine yoğunlaşmakta, güvencesizlik derinleşmekte ve emekçiler daha büyük bir yoksulluk baskısı altında yaşamaktadır. Çünkü mesele üretici güçlerin gelişmemesi değil, bu güçlerin özel mülkiyet ilişkileri altında örgütlenmesidir. Kapitalizm, üretici güçleri geliştirmeye devam etmekte, ancak onları toplumsal refaha dönüştürememektedir. Üretim ilişkileri artık üretici güçlerin gelişiminin önünde tarihsel bir engel haline gelmiştir.
Marx’ın kâr oranlarının düşme eğilimi yasası bu tarihsel sıkışmayı anlamak açısından hâlâ temel önemdedir. Kapitalizm rekabet baskısıyla sürekli olarak teknolojik yatırımları artırır; ancak makineler artı-değer üretmez, yalnızca canlı emek artı-değer yaratır. Bu nedenle sermaye birikimi geliştikçe canlı emeğin toplam üretim içindeki oranı görece azalır ve uzun vadede kâr oranları üzerinde aşağı yönlü bir baskı oluşur. Kapitalizm bu eğilimi aşabilmek için sürekli yeni birikim alanları yaratmak zorundadır. Neoliberalizm tam da bu tarihsel zorunluluktan doğdu. 1970’lerde Fordist-Keynesyen modelin krizine verilen cevap, işçi sınıfının tarihsel kazanımlarına yönelik küresel bir sermaye saldırısı oldu. Özelleştirmeler, sendikasızlaştırma, taşeronlaştırma, finansal deregülasyon ve kamusal alanın tasfiyesi bu saldırının temel araçlarıydı.
Türkiye’de 24 Ocak kararları ve ardından gelen 12 Eylül askeri darbesi bu dönüşümün yerel ifadesiydi. Darbe, yalnızca siyasal muhalefeti bastırmak için değil, işçi sınıfının örgütlü direncini parçalayarak neoliberal sermaye rejiminin önünü açmak için gerçekleştirildi. Böylece devletin sınıfsal karakteri daha çıplak hale gelirken emekçilerin onlarca yıllık kazanımları sistematik biçimde tasfiye edildi. Neoliberalizm yalnızca ekonomik bir yeniden yapılanma değil, aynı zamanda toplumsal ilişkilerin piyasa mantığına göre yeniden tanımlanmasıydı. İnsan artık kolektif toplumsal özne olmaktan çıkarılarak kendi yaşamının girişimcisi olarak tanımlanmaya başladı. Yoksulluk, yapısal bir sömürü ilişkisi olmaktan çıkarılıp bireysel başarısızlık biçiminde sunuldu. Rekabet yalnızca ekonomik yaşamın değil, insan ilişkilerinin de temel ilkesi haline geldi.
Gramsci’nin “organik kriz” kavramı tam da bu tarihsel dönemi açıklamaktadır. Organik kriz, egemen sınıfların artık eskisi gibi yönetemediği, fakat ezilen sınıfların da henüz yeni bir tarihsel düzen kurabilecek örgütlü kapasiteye ulaşamadığı bir tarihsel kesittir. Böyle dönemlerde eski dünya çözülürken yenisi doğamaz; ortaya çıkan boşluk ise dinselleşme, mafyatikleşme, otoriterleşme, toplumsal şiddet ve kitlesel yabancılaşma biçimleriyle dolar. Çünkü hegemonya yalnızca ekonomik güçle değil, aynı zamanda geleceğe ilişkin tarihsel bir anlam üretme kapasitesiyle kurulur. Kapitalizm uzun süre boyunca “ilerleme”, “orta sınıflaşma” ve “kalkınma” ideolojileri üzerinden toplumsal rıza üretebildi. Ancak neoliberal dönemin derinleşmesiyle birlikte sistem artık geniş emekçi kitlelere tarihsel bir gelecek sunamamaktadır. Genç kuşaklar daha yoksul, daha güvencesiz ve daha umutsuz bir yaşamla karşı karşıya kalmaktadır. Böylece kapitalizm, ekonomik olanın yanında, bir gelecek krizine dönüşmektedir.
Toplumsal yaşamın her alanına yayılan çürümenin maddi zemini tam olarak burada yatmaktadır. Çünkü neoliberalizm yalnızca emekçilerin ekonomik güvencelerini tasfiye etmedi; aynı zamanda kolektif yaşam fikrini de dağıttı. Kamusal dayanışmanın çözülmesiyle birlikte toplum atomize olmuş bireylerden oluşan devasa bir rekabet alanına dönüştü. İnsanlar artık aynı toplumsal kaderi paylaşan kolektif özneler olarak değil, birbirini ezmek zorunda olan piyasa aktörleri olarak yaşamaya başladı. Kapitalist çürümenin temelinde tam da bu tarihsel dönüşüm bulunmaktadır.
Finans kapitalin egemenliği ve toplumun mafyatikleşmesi
Neoliberal dönemin en belirleyici özelliklerinden biri sermaye birikiminin giderek üretim süreçlerinden koparak finansal alanlara yönelmesidir. Kapitalizm tarihsel olarak kriz dönemlerinde yeni birikim alanları yaratmak zorunda kalır; çünkü reel üretimde kârlılık düştükçe sermaye spekülatif alanlara kayar. Son kırk yıl boyunca dünya ölçeğinde yaşanan dönüşüm tam olarak budur. Finans piyasalarının serbestleştirilmesi, merkez bankalarının yeniden yapılandırılması, borç ekonomisinin büyütülmesi ve küresel sermaye hareketlerinin önündeki engellerin kaldırılmasıyla birlikte finans kapital giderek ekonominin asli belirleyicisi haline gelmiştir.
Marx’ın Kapital’in üçüncü cildinde analiz ettiği faizci sermaye, bugün tarihsel olarak en saldırgan biçimine ulaşmıştır. Para artık üretim süreçlerinden görece bağımsız biçimde kendisini büyütebilen soyut bir güç gibi görünmektedir. Oysa finansal genişleme gerçek bir değer yaratmaz; yalnızca gelecekte üretilecek artı-değer üzerinde hak iddiasında bulunur. Bu nedenle finansallaşma aynı zamanda devasa bir borç rejimi yaratır. Devletler, şirketler ve hane halkları sürekli borçlandırılarak sistemin çarkları döndürülmeye çalışılır. Ancak bu yapı sürdürülebilir değildir; çünkü finansal genişleme gerçek üretim süreçlerinden koptukça krizler daha yıkıcı hale gelir.
Finansallaşma yalnızca ekonomik bir süreç değil, aynı zamanda toplumsal bir zihniyet dönüşümüdür. Çünkü üretimden kopmuş finans kapital kısa yoldan zenginleşmeyi, spekülasyonu ve rantçılığı toplumsal norm haline getirir. Kripto para çılgınlığından yasa dışı bahis ağlarına, influencer ekonomisinden (sosyal medya görünürlüğünün doğrudan ekonomik değere dönüştüğü dijital emek alanı) saadet zincirlerine kadar uzanan geniş alan, finansallaşmış kapitalizmin toplumsal psikolojisini yansıtmaktadır. Artık emek yoluyla yükselme fikri tarihsel meşruiyetini kaybetmiş; onun yerini spekülatif sıçrama, piyango mantığı ve “bir gecede sınıf atlama” ideolojisi almıştır. Bu durum özellikle küçük burjuvazinin çözülüşüyle birlikte daha görünür hale gelmiştir. Geleneksel küçük mülk sahipleri, esnaf kesimleri ve orta sınıf tabakaları neoliberal kriz koşullarında hızla güvencesizleşirken, bir kısmı spekülatif finansal alanlara yönelmekte, bir kısmı ise mafyatik ilişkilerle bütünleşmektedir.
Bu nedenle mafyatik ağların büyümesi sistem için dışsal bir olgu değildir. Organize suç yapıları artık kapitalist birikim süreçlerinin organik parçaları haline gelmiştir. Uyuşturucu ticareti, yasa dışı bahis, kara para aklama ağları, inşaat rantı ve siyasal ilişkiler arasındaki sınırlar giderek bulanıklaşmaktadır. Devlet ile suç ekonomisi arasındaki geçirgenlik artarken, sermaye birikimi giderek daha fazla zor aygıtlarına, kayıt dışı ilişkilere ve şiddet mekanizmalarına yaslanmaktadır. Bu durum özellikle bağımlı kapitalist ülkelerde daha çıplak biçimde ortaya çıkmaktadır. Çünkü kriz derinleştikçe sermaye birikimi yalnızca üretim üzerinden değil, doğrudan mülksüzleştirme, rant transferi ve organize suç ağları üzerinden sürdürülmeye başlanmaktadır.
Toplumun mafyatikleşmesi, ekonomik olanın yanında, aynı zamanda kültürel bir dönüşümdür. Şiddetin sıradanlaşması, güç fetişizmi, hızlı zenginleşme ideolojisi ve toplumsal ilişkilerin bütünüyle çıkar mantığına indirgenmesi bu dönüşümün gündelik yaşamdaki görünümleridir. İnsanlar artık birbirlerini yurttaş ya da toplumsal özne olarak değil, kullanılabilir kaynaklar veya tehditler olarak algılamaktadır. Kapitalist çürüme tam da bu noktada toplumsal yaşamın ahlaki dokusunu parçalamaktadır. Çünkü piyasa mantığı yalnızca ekonomiyi değil, insan ilişkilerinin tamamını yeniden biçimlendirmektedir.
Devletin dönüşümü, emperyalizm ve bağımlı kapitalizmin otoriterleşmesi
Kapitalizmin güncel krizini anlamanın en önemli koşullarından biri devleti yalnızca hukuki ya da idari bir yapı olarak değil, sınıf ilişkilerinin yoğunlaşmış siyasal biçimi olarak ele almaktır. Liberal ideoloji devleti toplumun üzerinde duran tarafsız bir hakem gibi sunar; oysa Marksizme göre devlet, belirli üretim ilişkilerinin yeniden üretimini güvence altına alan tarihsel bir sınıf aygıtıdır. Diyalektik bir bakışla devlet, sermaye sınıfının mekanik bir kuklası değildir; farklı sermaye fraksiyonları arasındaki çatışmaları düzenleyen, uzun vadeli sermaye çıkarlarını organize eden ve toplumsal rızayı üreten karmaşık bir hegemonya aygıtıdır. Bu nedenle kapitalizmin kriz dönemlerinde devlet biçimleri de dönüşür. Çünkü değişen birikim rejimleri, farklı siyasal organizasyon biçimlerini zorunlu hale getirir.
Fordist-Keynesyen dönemin sosyal devlet modeli, sermaye ile emek arasındaki tarihsel güç dengelerinin ürünüdür. İkinci Dünya Savaşı sonrasında yükselen işçi hareketleri, sosyalist blokun varlığı ve kitlesel sendikal örgütlenmeler sermaye sınıfını belirli tavizler vermeye zorlamıştı. Kamusal sağlık, eğitim, sosyal güvenlik ve görece güçlü iş hukuku mekanizmaları bu tarihsel denge içinde gelişti. Ancak neoliberal dönemin başlamasıyla birlikte devletin sınıfsal işlevi yeniden yapılandırıldı. Kamusal alan tasfiye edilirken devlet sermaye için daha merkezi hale geldi. Çünkü neoliberalizm devletin küçülmesi değil, devletin sınıfsal işlevinin yeniden düzenlenmesiydi. Sosyal harcamalar azaltılırken polis aygıtı, istihbarat mekanizmaları ve denetim kapasitesi büyütüldü. Devlet emekçiler için küçülürken sermaye için devasa bir operasyon merkezine dönüştü.
Bugün devlet giderek daha açık biçimde sermaye transfer mekanizması olarak işlemektedir. Kamu ihaleleri, özelleştirmeler, vergi afları, borç yapılandırmaları ve teşvik politikaları yoluyla toplumsal zenginlik sistematik biçimde sermaye sınıfına aktarılmaktadır. Özellikle bağımlı kapitalist ülkelerde devlet aygıtı, sermaye birikiminin doğrudan organizatörü haline gelmiştir. İnşaat projeleri, mega altyapı yatırımları, enerji ihaleleri ve rant transferleri yalnızca ekonomik tercihler değil; siyasal iktidarın sınıfsal yeniden üretim araçlarıdır. Böylece devlet ile sermaye arasındaki sınırlar giderek silikleşmekte, siyasal iktidar doğrudan ekonomik birikim süreçlerinin parçasına dönüşmektedir.
Türkiye kapitalizminin tarihsel gelişimi bu açıdan son derece öğreticidir. Türkiye’de kapitalizm hiçbir zaman bağımsız bir sanayileşme süreci üzerinden ilerlemedi. Sermaye birikimi tarihsel olarak dış borca, ithal teknolojiye, düşük ücret rejimine ve emperyalist merkezlerle kurulan bağımlılık ilişkilerine dayanarak gelişti. Bu nedenle Türkiye kapitalizmi en başından itibaren bağımlı bir kapitalizm karakteri taşıdı. Özellikle 1980 sonrası neoliberal dönüşümle birlikte bu bağımlılık daha da derinleşti. IMF programları, Dünya Bankası politikaları ve küresel finans akışları Türkiye ekonomisinin temel belirleyicileri haline geldi. Özelleştirmeler, finansal serbestleşme ve düşük ücret politikaları uluslararası sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirildi.
Sistemin üretken sanayi yatırımları üzerinden değil, büyük ölçüde dış borç, sıcak para ve rant ekonomisi üzerinden büyümesi, bağımlı kapitalizmin temel sorunudur. Bu nedenle ekonomik genişleme kalıcı üretkenlik artışlarına değil, finansal balonlara ve borçlanmaya dayanır. Türkiye’de son yirmi yılda inşaat sektörünün merkezileşmesi tam olarak bu yapının ürünüdür. İnşaat kapitalizmi yalnızca ekonomik bir sektör değil; siyasal iktidarın toplumsal koalisyonunu yeniden üreten temel mekanizmalardan biridir. Müteahhitlik ağları, kamu ihaleleri, finans sermayesi ve siyasal iktidar arasındaki ilişki sermaye birikiminin ana eksenlerinden biri haline gelmiştir. Böylece kentleşme süreçleri toplumsal ihtiyaçlara göre değil, rant transferi mantığına göre şekillenmiştir.
Bu bağımlı birikim modeli sürdürülebilir değildir. Çünkü üretken sanayi gelişmediği ölçüde ekonomi sürekli dış kaynak girişine bağımlı hale gelir. Küresel sermaye akışlarında yaşanan her daralma ekonomik krizleri derinleştirir. Sonuç olarak emekçiler için sürekli yoksullaşma, güvencesizlik ve borçlanma rejimi ortaya çıkar. Genç işsizliği, beyaz yakalı proleterleşmesi, göçmen emeğinin yoğun sömürüsü ve barınma krizleri bu yapının doğrudan sonuçlarıdır. Ancak kriz derinleştikçe devletin siyasal biçimi de dönüşmektedir. Çünkü bağımlı kapitalizm ekonomik rızayı üretemediği ölçüde zor aygıtlarına daha fazla yaslanmak zorunda kalır.
Bu noktada baskı ve zor, yalnızca ideolojik bir tercih değil, yapısal bir zorunluluk haline gelir. Kapitalizmin kriz dönemlerinde devlet, toplumsal muhalefeti bastırmak ve emek maliyetlerini kontrol altında tutmak için daha güvenlikçi biçimler kazanır. Polisleşme, yargının siyasallaşması, sürekli olağanüstü hâl atmosferi ve medya denetimi bu dönüşümün parçalarıdır. Egemen sınıflar ekonomik krizin yarattığı sınıfsal öfkenin doğrudan sermayeye yönelmesini engellemek için toplumu sürekli kutuplaştırır. Milliyetçilik, dinselleşme, göçmen düşmanlığı ve kültürel savaş söylemleri tam da bu nedenle büyütülür. Çünkü kriz koşullarında hegemonya artık refah üzerinden değil, korku ve güvenlik siyaseti üzerinden kurulmaya çalışılır.
Bu süreç aynı zamanda devletin mafyatikleşmesini de beraberinde getirir. Kriz derinleştikçe sermaye birikimi giderek daha fazla kayıt dışı ilişkilere, zor aygıtlarına ve suç ekonomilerine yaslanır. Organize suç yapıları yalnızca kriminal alanlarda değil; ihale süreçlerinden yerel yönetimlere, finans ağlarından güvenlik bürokrasisine kadar devlet yapısının içine yerleşmeye başlar. Böylece hukuk ile hukuksuzluk arasındaki sınırlar bulanıklaşır. Devlet bir yandan düzeni temsil ettiğini iddia ederken diğer yandan bizzat kuralsızlığın organizatörüne dönüşür. Kapitalist çürümenin siyasal biçimi tam olarak budur.
Gramsci’nin hegemonya kavramı burada yeniden önem kazanır. Egemen sınıflar yalnızca zor kullanarak yönetemez; aynı zamanda toplumsal rıza üretmek zorundadır. Ancak neoliberal dönemin derinleşmesiyle birlikte bu rıza üretim kapasitesi aşınmaktadır. Çünkü geniş emekçi kitleler artık sistem içinde daha iyi bir yaşam ihtimaline inanmamaktadır. Bu nedenle otoriterleşme yalnızca baskının artması değil, aynı zamanda hegemonya krizinin göstergesidir. Egemen sınıflar toplumu ikna edemedikleri ölçüde daha yoğun denetim mekanizmalarına başvururlar.
Bugün ortaya çıkan tabloyu yalnızca “kötü yönetim” ya da “demokrasi eksikliği” biçiminde okumak bu nedenle yetersizdir. Yaşanan şey kapitalizmin bağımlı ve finansallaşmış evresinin siyasal sonucudur. Çünkü kriz içindeki sermaye birikimi artık eski nispi demokratik biçimlerle sürdürülememektedir. Devlet giderek daha açık biçimde sermaye egemenliğinin doğrudan zor aygıtına dönüşmektedir. Ve tam da bu nedenle faşizm, geçici bir sapma değil, neoliberal kapitalizmin yapısal eğilimlerinden biridir.
Yeni emek rejimi, toplumsal yeniden üretim krizi ve insanın çözülüşü
Kapitalizmin güncel krizini yalnızca üretim süreçlerinde yaşanan dönüşümler üzerinden anlamak mümkün değildir. Çünkü sermaye birikimi yalnızca fabrikalarda, ofislerde ya da finans merkezlerinde gerçekleşmez; aynı zamanda emeğin yeniden üretimi üzerinden sürdürülür. İşçinin ertesi gün yeniden çalışabilecek durumda olması, çocukların geleceğin emek gücü olarak yetiştirilmesi, bakım emeğinin sürdürülmesi, toplumsal dayanışma ağlarının devam etmesi ve insan yaşamının biyolojik-sosyal sürekliliği kapitalist sistem açısından yaşamsal önemdedir. Kapitalizm yalnızca ücretli emeği değil, görünmez hale getirilen yeniden üretim süreçlerini de sömürür. Ancak neoliberal dönemde tam da bu yeniden üretim alanları tarihsel ölçekte büyük bir kriz yaşamaktadır.
Fordist dönemde sermaye birikimi belirli ölçülerde istikrarlı iş ilişkilerine, sosyal güvenlik mekanizmalarına ve aile yapısının yeniden üretici işlevine dayanıyordu. Erkek işçinin ücretinin hane halkını yeniden üretecek düzeyde tutulduğu, kadın emeğinin büyük ölçüde görünmez ev içi emek olarak örgütlendiği ve devletin belirli sosyal hizmetleri üstlendiği bu model, kapitalist sistem açısından daha dengeli bir yeniden üretim zemini sağlıyordu. Neoliberalizm bu yapıyı sistematik biçimde parçaladı. Esnek çalışma, taşeronlaştırma, güvencesiz istihdam ve kamusal hizmetlerin tasfiyesi yalnızca çalışma yaşamını değil, toplumsal yaşamın tamamını dönüştürdü. Artık kapitalizm yalnızca emekçilerin çalışma zamanını değil, yaşamlarının bütününü sömürgeleştirmektedir.
Yeni emek rejiminin en temel özelliği süreklileşmiş güvencesizliktir. Güvencesiz çalışma koşullarına mahkûm edilen geniş emekçi kesimler artık kalıcı bir iş, düzenli gelir ya da geleceğe ilişkin herhangi bir güvenceye sahip değildir. Platform kapitalizmi (emeğin dijital platformlar ve algoritmik denetim mekanizmaları aracılığıyla organize edildiği, parçalandığı ve güvencesizleştirildiği yeni sermaye birikim modeli) bu dönüşümün en görünür biçimlerinden biridir. Kuryeler, çağrı merkezi çalışanları, freelance emekçiler, dijital içerik üreticileri ve uygulama tabanlı çalışan milyonlarca insan klasik işçi statüsünün dışında tutulmakta, ancak en yoğun sömürü biçimlerine maruz bırakılmaktadır. Sermaye bu model sayesinde işçilerin sigorta, kıdem tazminatı, örgütlenme hakkı ve iş güvencesi gibi tarihsel kazanımlarını ortadan kaldırmaktadır. İşçi artık belirli bir işyerine bağlı üretici özne olmaktan çıkarılarak sürekli performans göstermek zorunda olan atomize bir bireye dönüştürülmektedir.
Bu dönüşüm yalnızca mavi yakalı emeği değil, beyaz yakalı kesimleri de kapsamaktadır. Bir dönem kapitalizmin ideolojik vitrini olarak sunulan beyaz yakalı orta sınıflar bugün hızla proleterleşmektedir. Üniversite mezunları düşük ücretli, güvencesiz ve yoğun denetim altındaki işlerde çalışmaktadır. Diplomalar toplumsal yükselmenin garantisi olmaktan çıkmış; eğitim sistemi milyonlarca genci borç, işsizlik ve gelecek kaygısı içinde bırakan devasa bir eleme mekanizmasına dönüşmüştür. Böylece neoliberalizm işçi sınıfını büyütürken, orta sınıf illüzyonunu da çözmeye başlamıştır.
Bu süreçte göçmen emeği kapitalist birikim açısından merkezi hale gelmiştir. Göçmen işçiler düşük ücret, uzun çalışma saatleri ve örgütsüzlük koşulları nedeniyle sermaye için ideal sömürü alanları yaratmaktadır. Özellikle bağımlı kapitalist ülkelerde göçmen emeği yerli işçi sınıfının ücretlerini baskılamak için kullanılmaktadır. Ancak egemen ideoloji sınıfsal çelişkileri görünmez kılmak için sorunun kaynağını sermaye düzeninde değil, göçmenlerin varlığında göstermektedir. Böylece emekçiler arasındaki ortak sınıf çıkarı parçalanmakta, milliyetçi ve ırkçı söylemler üzerinden yapay düşmanlıklar üretilmektedir. Bu durum sermaye açısından son derece işlevseldir; çünkü bölünmüş bir işçi sınıfı daha kolay yönetilebilir.
Yeni emek rejiminin en yıkıcı sonuçlarından biri toplumsal yeniden üretim krizinin derinleşmesidir. Sağlık, eğitim, barınma ve bakım hizmetlerinin metalaştırılması emekçi sınıfların yaşam maliyetlerini olağanüstü artırmıştır. Barınma krizi bunun en somut örneklerinden biridir. Kentler artık insanların yaşadığı toplumsal alanlar olmaktan çıkarak finansal yatırım nesnelerine dönüşmektedir. Konut üretimi barınma ihtiyacına göre değil, rant ve spekülasyon mantığına göre örgütlenmektedir. Sonuç olarak milyonlarca insan kiraların altında ezilmekte, borçlanmakta ya da ailesine bağımlı biçimde yaşamını sürdürmektedir. Özellikle genç kuşaklar açısından bağımsız yaşam kurabilmek giderek imkânsız hale gelmektedir.
Bu yeniden üretim krizinin yükü büyük ölçüde kadın emeğinin üzerine yıkılmaktadır. Kapitalizm bakım emeğini tarihsel olarak görünmezleştirerek kadınların omzuna bırakmıştır. Ancak neoliberal dönemde kamusal hizmetlerin tasfiyesiyle birlikte bu yük daha da ağırlaşmıştır. Kreşlerin yetersizliği, yaşlı bakımının piyasalaşması, sağlık hizmetlerinin pahalılaşması ve güvencesiz çalışma biçimlerinin yaygınlaşması kadın emeğinin sömürüsünü iki katına çıkarmaktadır. Kadınlar hem ücretli emek süreçlerinde yoğun sömürüye maruz kalmakta hem de ev içi yeniden üretim yükünü taşımaktadır. Bu nedenle patriyarka ile kapitalizm arasındaki ilişki yalnızca kültürel değil, doğrudan maddi bir ilişkidir. Kapitalizm kadın emeğinin görünmezliğinden sistematik biçimde beslenmektedir.
Toplumsal yeniden üretim krizinin en çıplak görünümlerinden biri çocuk emeğinin yeniden yaygınlaşmasıdır. MESEM gibi uygulamalar bu açıdan tarihsel önemdedir. Kapitalizmin erken dönemlerinde çocuk emeği sanayi birikiminin temel kaynaklarından biriydi. İşçi sınıfının uzun mücadeleleri sonucunda çocuk emeği belirli ölçülerde sınırlandırılmıştı. Ancak neoliberal dönemde sermaye kâr krizini aşabilmek için tarihsel olarak geri görünen sömürü biçimlerini yeniden devreye sokmaktadır. Mesleki eğitim adı altında çocukların ucuz işgücü olarak fabrikalara sürülmesi, sermayenin artık geleceği değil yalnızca kısa vadeli kârlılığı düşündüğünün göstergesidir. Çocukların eğitim hakkı, fiziksel güvenliği ve yaşamı doğrudan sermaye birikimine tabi kılınmaktadır.
Bu durum ekonomik bir sömürünün yanında insanlığın tarihsel çözülüşüdür. Çünkü toplumun en savunmasız kesimleri doğrudan piyasa mantığının nesnesine dönüşmektedir. Çocuklar geleceğin özgür bireyleri olarak değil, düşük maliyetli üretim girdileri olarak görülmektedir. Kapitalizmin barbarlaşması tam da burada görünür hale gelir. Sistem artık kendi geleceğini yeniden üretecek toplumsal zemini bile tahrip etmektedir.
Dijitalleşme ve sosyal medya bu çözülme sürecini daha da derinleştirmektedir. İnsan ilişkileri giderek performans, görünürlük ve tüketim mantığına göre şekillenmektedir. Sosyal medya platformları iletişim araçları olmanın yanında, aynı zamanda devasa veri toplama ve davranış yönlendirme mekanizmalarıdır. İnsanların dikkat süreleri, arzuları, korkuları ve gündelik alışkanlıkları algoritmik olarak biçimlendirilmektedir. Böylece yabancılaşma yalnızca çalışma yaşamında değil, bireyin kendi benliğiyle kurduğu ilişkide de yoğunlaşmaktadır. İnsan giderek kendi yaşamının öznesi olmaktan çıkmakta, sürekli kendisini pazarlamak zorunda olan bir vitrin nesnesine dönüşmektedir.
Bu süreç aynı zamanda büyük bir psikolojik çöküş üretmektedir. Depresyon, anksiyete, yalnızlık ve tükenmişlik neoliberal toplumun bireysel hastalıkları değil, toplumsal kriz biçimleridir. Çünkü kapitalizm insanı kolektif bağlardan kopararak sürekli rekabet altında yaşayan atomize bireylere dönüştürmektedir. İnsanlar artık başarısızlıklarını toplumsal sömürü ilişkileriyle değil, kendi kişisel yetersizlikleriyle açıklamaya zorlanmaktadır. Böylece sistemin yarattığı yapısal kriz bireysel suçluluk duygusuna çevrilmektedir.
Kapitalizmin güncel aşaması tam da bu nedenle yalnızca ekonomik değil, toplumsal uygarlık düzeyinde bir kriz üretmektedir. Çünkü sermaye birikimi artık insan yaşamının maddi ve psikolojik yeniden üretim koşullarını sistematik biçimde tahrip etmektedir. Toplumsal bağların çözülmesi, yalnızlaşma, şiddetin sıradanlaşması ve geleceksizlik hissi bu yapısal krizin gündelik yaşamdaki görünümleridir. İnsanlığın çözülüşü bireylering ahlaki çöküşünden değil, yaşamın tamamının piyasa mantığına tabi kılınmasından kaynaklanmaktadır.
Hegemonya krizi, siyasal çürüme ve devrimci olasılığın ufku
Kapitalizmin güncel evresi yalnızca ekonomik bir daralma ya da toplumsal bir çözülme değil, aynı zamanda tarihsel anlamda bir hegemonya krizidir. Gramsci’nin kavramsallaştırdığı biçimiyle hegemonya, egemen sınıfın yalnızca zor aygıtlarıyla değil, aynı zamanda rıza üretimi yoluyla toplumu yönetebilme kapasitesidir. Bu rıza, yalnızca ideolojik manipülasyonla değil, belirli bir maddi refah düzeyi, toplumsal yükselme umudu ve sistemin “daha iyi bir gelecek” vaat edebilme yeteneği üzerinden kurulur. Neoliberal dönemin son kırk yılında bu hegemonya, büyük ölçüde borçlandırılmış tüketim, kredi genişlemesi ve geçici refah illüzyonları üzerinden sürdürüldü. Ancak bu model artık tarihsel sınırına ulaşmıştır.
Bugün geniş emekçi kitleler açısından sistemin sunduğu hiçbir gelecek vaadi inandırıcılığını korumamaktadır. Eğitim artık sınıfsal yükselmenin garantisi değildir, çalışma yaşamı güvenlik üretmemektedir, siyasal temsil mekanizmaları ise toplumsal iradeyi yansıtmamaktadır. Bu nedenle kapitalizmin krizi ekonomik olanla sınırlı değildir, çoklu krizlerin yanında bir de anlam krizi söz konusudur. İnsanlar artık sistem içinde “daha iyi bir yaşam” ihtimaline değil, yalnızca mevcut durumun daha da kötüleşmemesine odaklanmaktadır. Bu, hegemonya çözülmesinin en temel göstergesidir. Çünkü egemenlik yalnızca baskı ile değil, geleceğe dair ortak bir inançla sürdürülebilir.
Bu hegemonya boşluğu siyasal alanda derin bir çürüme üretmektedir. Burjuva demokrasisi tarihsel olarak sınıfsal çelişkileri perdeleyen bir temsil mekanizması olarak işlev görmüştür. Parlamento, seçimler ve parti sistemi, farklı sermaye fraksiyonları arasındaki rekabeti düzenlerken aynı zamanda emekçi sınıfların siyasal sisteme entegre edilmesini sağlamıştır. Ancak neoliberal dönemle birlikte siyasal temsil mekanizmaları giderek içeriksizleşmiş, partiler arasındaki farklar daralmış ve siyaset giderek teknik bir yönetişim (teknokratik yönetim) alanına indirgenmiştir. Seçimler artık farklı toplumsal projelerin yarıştığı alanlar olmaktan çıkmış, sermaye fraksiyonları arasında yönetim yetkisinin devredildiği ritüellere dönüşmüştür.
Bu dönüşümün en görünür sonucu siyasal ilkesizliğin normalleşmesidir. Parti değiştirmeler, ideolojik tutarsızlıklar ve ani siyasal pozisyon değişimleri artık istisna değil, sistemin işleyiş biçimi haline gelmiştir. Çünkü siyaset giderek ekonomik çıkar ağlarının doğrudan uzantısına dönüşmüştür. Milletvekilliği, belediye başkanlığı ya da parti yöneticiliği gibi pozisyonlar toplumsal temsil görevlerinden çok, rant dağıtım mekanizmalarının parçaları haline gelmiştir. Böylece siyasal alan kendi iç tutarlılığını yitirmiş, piyasa ilişkilerinin mantığına tabi olmuştur. Marx’ın metaların dünyasında tarif ettiği mübadele mantığı artık siyasal alana da tamamen nüfuz etmiştir; politik özne giderek “konuşan meta” karakteri kazanmaktadır.
Bu süreç aynı zamanda düzen muhalefetinin de sınırlarını açığa çıkarır. Çünkü sistem içi muhalefet, mevcut üretim ilişkilerini sorgulamak yerine yalnızca yönetim biçimlerinin daha “adil” hale getirilmesiyle yetinir. Oysa sorun yönetim hatası değil, doğrudan üretim tarzının kendisidir. Bu nedenle seçim mekanizması emekçi sınıflar açısından gerçek bir iktidar değişimi imkânı üretmez; yalnızca sermaye yönetiminin farklı fraksiyonları arasında bir dolaşımı ifade eder. Bu durum geniş toplumsal kesimlerde derin bir siyasal sinizm (temsili siyasete yönelik köklü güvensizlik) üretmektedir. İnsanlar oy verme süreçlerini giderek anlamsız, sonuçsuz ve değişim üretmeyen ritüeller olarak görmeye başlamaktadır.
Bu sinizm aynı zamanda apolitizmi besler. Ancak bu apolitizm pasif bir ilgisizlik değil, sistemin kendisine yönelik derin bir güvensizliktir. İnsanlar siyasal süreçlere katılmaktan uzaklaştıkça, bu boşluk ya bireysel kurtuluş ideolojileriyle ya da gerici kimlik siyasetleriyle doldurulur. Milliyetçilik, dinselleşme, cemaatleşme ve komplo teorileri bu boşluğun ürünüdür. Çünkü hegemonya krizi yalnızca ilerici bir potansiyel değil, aynı zamanda gerici bir yeniden örgütlenme ihtimali de taşır. Egemen sınıflar bu durumu yönetmek için sürekli olarak toplumsal kutuplaşmayı derinleştirir, böylece sınıfsal çelişkilerin üzeri kimlik çatışmalarıyla örtülür.
Bu tablo aynı zamanda yeni bir tarihsel olasılığın da zeminini oluşturur. Çünkü hegemonya krizi yalnızca bir çözülme değil, bir yeniden kuruluş ihtimalidir. Egemen sınıfın eski meşruiyet araçlarını yitirmesi, emekçi sınıflar için yeni siyasal örgütlenme biçimlerinin kapısını aralar. Ancak bu potansiyelin gerçekleşmesi kendiliğinden olmaz. Kapitalist toplumda atomize edilmiş bireyler, örgütsüzlük koşulları altında pasif bir şekilde çözülmeye bırakıldıklarında bu kriz, faşizm gibi otoriter çözümler tarafından doldurulur. Tarihsel deneyim, kriz dönemlerinin otomatik olarak devrim üretmediğini; aksine çoğu zaman karşı-devrimci biçimlere evrildiğini göstermektedir.
Bu nedenle temel sorun yalnızca sistemin krizi değil, emekçi sınıfların örgütsüzlüğüdür. Sermaye sınıfı krizleri kendi içinde yönetme kapasitesine sahiptir; ancak bu yönetim, emekçilerin parçalanmışlığına dayanır. İşçi sınıfı, göçmen emeği, kadın emeği ve beyaz yakalı kesimler arasında parçalanmış olan toplumsal yapı, ortak bir siyasal özneleşme üretemediği sürece kapitalist egemenlik yeniden üretilecektir. Oysa kapitalizmin güncel krizi, aynı zamanda tarihsel olarak ilk kez böylesine geniş bir potansiyel emekçi çoğunluğu da yaratmıştır. Üretim süreçlerinin küreselleşmesi, emeğin toplumsallaşmasını derinleştirmiş, kapitalizmi kendi mezar kazıcılarını kitlesel ölçekte üretir hale getirmiştir.
Bu noktada sosyalizmin tarihsel anlamı yeniden öne çıkıyor. Sosyalizm bir ideolojik tercih değil, üretim ilişkilerinin ulaştığı çelişki düzeyinin zorunlu bir sonucudur. Toplumsal üretim ile özel mülkiyet arasındaki çelişki artık yalnızca ekonomik krizler düzeyinde değil, insanlığın varoluş koşullarını tehdit eden kapitalist uygarlık biçiminin krizine dönüşmüştür. İklim krizi, savaşlar, kitlesel göçler, biyolojik tahribat ve toplumsal şiddet bu uygarlık krizinin parçalarıdır. Kapitalizm kendi içsel sınırlarını yalnızca ekonomik değil, ekolojik ve insani düzeyde de aşındırmaktadır.
Devrimci olasılık bu nedenle soyut bir ütopya değil, tarihsel bir zorunluluk olarak ortaya çıkar. Ancak bu zorunluluk kendiliğinden gerçekleşmez; örgütlü bir siyasal irade gerektirir. Emekçi sınıfların dağınık parçalarını birleştirecek, üretim sürecindeki ortak konumlarını siyasal bir bilince dönüştürecek ve kapitalist egemenliğe karşı kolektif bir karşı güç oluşturacak örgütlenme biçimleri olmaksızın kriz yalnızca derinleşir. Bu nedenle günümüzün temel sorusu “kapitalizm çökecek mi” değil, “bu çöküş hangi sınıfsal güçler tarafından nasıl yönlendirilecek” sorusudur.
Sonuç olarak kapitalist çürüme, bireysel ahlaki bozulmaların toplamı değil, üretim ilişkilerinin tarihsel sınırlarına dayanmasının kaçınılmaz sonucudur. Siyasal çürüme, finansal spekülasyon, toplumsal yeniden üretim krizi ve hegemonya çözülmesi aynı yapısal sürecin farklı görünümleridir. Bu süreç ya sermayenin baskı ve şiddet ekseninde yeniden örgütlenmesiyle ya da emekçi sınıfların devrimci müdahalesiyle sonuçlanacaktır. Tarihsel ufuk bu iki olasılık arasında açılmaktadır ve belirleyici olan, örgütlü toplumsal iradenin hangi yönde yoğunlaşacağıdır.
Devrimci Hareket Sayı 58
Haziran 2026



