Bir öğretmenin yıllarca hazırlandığı mesleğine ulaşamamasının önüne mülakat engeli konulduğunda, mesele artık yalnızca bir sınav ya da atama prosedürü olmaktan çıkar. Çünkü burada söz konusu olan, insanların yıllarını verdiği bir mesleğe erişim hakkı, emeği ve geleceğidir.
Mülakat mağduru 1611 öğretmenin kazanımı, tam da bu nedenle yalnızca bir grup öğretmenin yaşadığı sorunun çözülmesi olarak okunamaz. Bu sonuç, Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası ile mülakat mağduru öğretmenlerin birlikte yürüttüğü ısrarlı ve örgütlü mücadelenin ortaya çıkardığı önemli bir kazanımdır. Bu mücadele bize bir kez daha gösterdi: Haklar kendiliğinden verilmiyor. Özellikle çalışma yaşamında adaletsizliğe dönüşen uygulamalar karşısında sonuç almak, örgütlü bir iradeyi ve sürekliliği gerektiriyor. Mülakat uygulaması yıllar boyunca öğretmenlerin hayatında ciddi bir belirsizlik yarattı. Öğretmenlerin mesleki birikimlerinin, emeklerinin ve sınavlarda ortaya koydukları başarıların üzerine öznel değerlendirmelerin eklenmesi, adalet tartışmasını beraberinde getirdi. Aynı mesleğe, aynı sınavlara ve aynı atama sürecine tabi olan insanların farklı değerlendirmelerle karşı karşıya kalması, sistemin objektifliği konusunda haklı soru işaretleri oluşturdu. Bugün elde edilen kazanım, bütün bu tartışmaların üzerine düşülmüş güçlü bir nottur.
Çünkü 1611 öğretmenin mücadelesi yalnızca geçmişte yaşanan bir mağduriyeti gidermedi. Aynı zamanda “Ne yaparsanız yapın değişmez” anlayışının karşısına örgütlü mücadelenin gücünü koydu.
Öğretmenlik neden bu kadar kuşatılıyor?
Asıl bakılması gereken yer ise burası. Neden öğretmenlik mesleği sürekli yeni sınavlarla, yeni statülerle, yeni değerlendirme mekanizmalarıyla ve farklı istihdam biçimleriyle çevreleniyor? Neden öğretmenler tek ve ortak bir mesleki kimlik etrafında değil de ücretli öğretmen, sözleşmeli öğretmen, aday öğretmen, özel sektör öğretmeni gibi farklı kategorilere ayrılıyor?
Çünkü öğretmeni parçalamak, yalnızca çalışma koşullarını parçalamak anlamına gelmiyor. Öğretmenlerin ortaklaşmasını, ortak hak talep etmesini ve birlikte mücadele etmesini de zorlaştırıyor. Bir tarafta düşük ücretle ve güvencesiz çalışan ücretli öğretmen, diğer tarafta sözleşmesinin geleceğini düşünen öğretmen, başka tarafta özel okulda işini kaybetme korkusuyla çalışan eğitim emekçisi… Aynı mesleğin mensupları giderek farklı statülere ayrılıyor. Her birinin sorunu birbirinden bağımsızmış gibi gösteriliyor.
Oysa bütün bu parçaların altında aynı temel sorun yatıyor: Öğretmen emeğinin değersizleştirilmesi ve öğretmenin çalışma yaşamı üzerindeki güvencesinin zayıflatılması. Bu parçalanmışlık tesadüf değildir. Bir öğretmenin kadrosu, ücreti, sözleşmesi, mesleki statüsü ve geleceği ne kadar belirsiz hale gelirse, o öğretmenin sisteme itiraz etme kapasitesi de o kadar zayıflar. İktidarın Öğretmenlik Meslek Kanunu (ÖMK) ve Akademi zorunluluğu ile eğitim emekçilerinin itiraz kapasitesini tahakküm altına alma girişimi apaçık ortadadır. Geçimini kaybetme korkusu, mesleki baskı ve sürekli yenilenen değerlendirme süreçleri öğretmenin üzerinde bir denetim mekanizmasına dönüşebilir. Tam da bu nedenle öğretmenlik mesleğine dair yaşatılan haksızlıkları yalnızca “atama bekleyen insanların sorunu” olarak görmek büyük bir yanılgıdır. Burada eğitim politikası kadar çalışma yaşamının nasıl düzenlendiği de tartışılmalıdır.
Eğitim neden iktidarın en fazla müdahale etmek istediği alanlardan biri?
Çünkü eğitim yalnızca ders programlarından, sınavlardan ve okul binalarından ibaret değildir. Eğitim, toplumun nasıl düşüneceğini, hangi değerlerle yetişeceğini, geçmişine nasıl bakacağını ve geleceğini nasıl tasarlayacağını doğrudan etkileyen kamusal bir alandır. Bu nedenle iktidar eğitim alanını kendi dünya görüşleri doğrultusunda biçimlendirmek istiyor. Müfredattan okul yönetimine, öğretmenin çalışma koşullarından öğretmen yetiştirme sistemine kadar uzanan her düzenleme, aslında nasıl bir toplum yaratılmak istendiğiyle bağlantılıdır. Burada temel mesele, eğitimin ve öğretmenliğin siyasal iktidarın denetimini genişletecek bir araca dönüşmesidir.
Öğretmenin bağımsızlığının zayıfladığı, mesleki kararların giderek daha fazla siyasi iktidarın belirlediği ölçütlere bağlandığı, öğretmenlerin ekonomik ve idari açıdan daha kırılgan hale getirildiği bir sistemde eğitim de özgürleşemez. Çünkü özgür düşünmeyi öğreten öğretmenin kendisi güvencesizse, eleştirel düşünceyi savunan eğitim sistemi de kurulamaz. İktidarın eğitim alanını kuşatması yalnızca “hangi ders okutulacak?” sorusuyla sınırlı değildir. Asıl mesele, hangi öğretmenin sınıfa gireceği, hangi koşullarda çalışacağı, ne kadar özgür olacağı ve mesleki kararlarını ne ölçüde bağımsız verebileceğidir. Bu nedenle öğretmenlik mesleğine yönelik her yeni düzenlemeyi yalnızca teknik bir mevzuat değişikliği olarak değerlendirmek eksik kalır. Öğretmeni daha fazla sınava, değerlendirmeye ve idari denetime bağlayan; buna karşılık ekonomik ve mesleki güvencesini zayıflatan bir sistem, aynı zamanda eğitim alanındaki iktidar ilişkilerini güçlendirir.
Akademi meselesi de bu bütünün parçasıdır
Bugün Millî Eğitim Akademisi üzerinden oluşturulan yeni yapı da bu nedenle yalnızca öğretmen yetiştirme yöntemindeki bir değişiklik olarak ele alınmamalıdır.
Öğretmen adayının mesleğe ulaşana kadar geçtiği aşamaların çoğalması, her aşamada farklı bir eleme veya değerlendirme mekanizmasının devreye girmesi, öğretmenliğe erişimin daha merkezi bir yapının kontrolüne girmesi anlamına geliyor.
Akademi’ye giriş sınavı, sonrasında güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması, Akademi sürecindeki eğitimler, yazılı ve uygulamalı değerlendirmeler ve nihayet atama…Bütün bu aşamalar yan yana getirildiğinde öğretmen olmak giderek uzun ve çok katmanlı bir “izin” sürecine dönüşüyor. Üstelik bir öğretmenin geleceğini belirleyen değerlendirmelerin hangi nesnel kriterlere dayanacağı, değerlendirmeyi yapan kişilerin hangi ölçütlerle belirleneceği ve bu süreçlerin ne kadar denetlenebilir olduğu soruları önemini koruyor. Özellikle uygulamalı derslerdeki değerlendirmelerin öğretmenin nihai başarısı üzerinde yüksek bir ağırlığa sahip olması, ölçmenin nesnelliğini daha da önemli hale getiriyor. Bir insanın mesleki geleceğini belirleyen değerlendirme mekanizması, kişisel kanaatlerden mümkün olduğunca arındırılmak zorundadır. Aksi halde mülakat döneminde yaşanan tartışmalar başka bir biçimde yeniden karşımıza çıkabilir. Dolayısıyla sorun yalnızca mülakatın adı değildir. Sorun, öğretmenin geleceğinin nesnel olmayan değerlendirmelere açık hale getirilmesidir.
Güvencesiz öğretmen, güvencesiz eğitim
Öğretmenlik mesleğinin parçalanması yalnızca kamu tarafında yaşanmıyor. Özel eğitim kurumlarında çalışan öğretmenlerin düşük ücretlerle, ağır çalışma koşullarıyla ve iş güvencesi kaygısıyla çalıştırılması da aynı tablonun başka bir yüzü. Ücretli öğretmenlik ise öğretmen emeğinin en kırılgan biçimlerinden biri olarak karşımızda duruyor. Bir öğretmen aynı sınıfa giriyor, aynı öğrencilerle ilgileniyor, aynı eğitim sorumluluğunu taşıyor; fakat çalışma biçimine göre bambaşka ekonomik ve sosyal haklara sahip olabiliyor. Aynı işi yapan insanların sistematik biçimde farklı haklara tabi tutulması, yalnızca öğretmenler açısından değil, eğitimin niteliği açısından da ciddi bir sorundur. Unutulmamalıdır ki öğretmenin yarını belirsizse sınıfın yarını da belirsizdir.
Öğretmen sürekli olarak “sözleşmem yenilenecek mi?”, “gelecek yıl nerede çalışacağım?”, “maaşım ne olacak?”, “bu değerlendirmeden geçebilecek miyim?” sorularıyla yaşamak zorunda bırakılıyorsa, eğitim sisteminin nitelikli ve özgür bir eğitim üretmesi de zorlaşır.
Mücadelenin gösterdiği gerçek
Tam da bu nedenle 1611 öğretmenin kazanımı çok değerli. Çünkü bu sonuç, tek tek insanların kendi sorunlarını çözmesinden daha fazlasını ifade ediyor. Birlikte hareket edildiğinde, kamuoyu oluşturulduğunda, örgütlü mücadele sürdürüldüğünde ve geri adım atılmadığında sonuç alınabileceğini gösteriyor.
Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası’nın ve mülakat mağduru öğretmenlerin ortaya koyduğu mücadele deneyimi, öğretmen hareketi açısından önemli bir örnek olarak önümüzde duruyor. Bu kazanım, yalnızca bugünün mağduriyetini gidermiyor; yarının mücadelelerine de bir referans bırakıyor. Bugün “olmaz” denilen bir şeyin yarın mümkün olabileceğini gösteriyor. Çünkü hak arama mücadelesinde en tehlikeli cümlelerden biri “Bundan hiçbir şey çıkmaz” cümlesidir. Oysa 1611 öğretmenin ve Öğretmen Sendikası’nın mücadele hikayesi bunun tersini söylüyor.
Parçalanmışlığa karşı birlikte mücadele
Bu hikâyenin en önemli mesajlarından biri de ücretli öğretmenlere ulaşmalı. Ücretli öğretmenler bugün yaşadıkları güvencesizliği kendi kişisel kaderleri olarak görmemeli. Düşük ücret, belirsizlik, sosyal haklardan yoksunluk ve sürekli geçicilik hali değiştirilemez bir yazgı değildir. Elbette hiçbir kazanım bir gecede ortaya çıkmayacak. Mücadele zor olacak. Karşısında güçlü bir sistem olacak. Ama mülakat mağduru öğretmenlerin yaşadığı deneyim tam da burada önem kazanıyor. Onlar da önce yalnızca bir mağduriyet yaşadılar. Sonra yan yana geldiler, seslerini ortaklaştırdılar, örgütlendiler, ısrar ettiler. Ve sonunda kazanım elde ettiler.
Ücretli öğretmenler ve güvencesiz koşullara maruz bırakılan tüm eğitim emekçileri de bu mücadeleden güç almalı. Yaşadıkları sorunları tek tek insanların talebi olmaktan çıkarıp ortak bir hak mücadelesine dönüştürmeli. Sendikalaşmanın, örgütlenmenin ve birlikte hareket etmenin değiştirme gücüne inanmalı. Çünkü öğretmenlerin önündeki en büyük engellerden biri, yalnızca güvencesizlik değil; güvencesizliğin değiştirilemeyeceğine inandırılmak. 1611 öğretmenin kazanımı bu inancı kırıyor. Bugün bir mücadele kazanıldıysa, başka mücadelelerin kazanılması da mümkündür. Mesele yalnızca öğretmenlerin haklarını savunmak değil; öğretmenliği yeniden güvenceli, saygın, özgür ve ortak bir meslek haline getirmektir. Bunun yolu da belli: Örgütlenmek, yan yana gelmek ve mücadeleden vazgeçmemek.
Verilen sözlerin tutulmadığı, öğretmenin emeğinin ve geleceğinin gasbedildiği bu düzen, kendisini sonsuza kadar sürdüreceğini sanmasın. Fareli Köyün Kavalcısı hikâyesinde olduğu gibi, hakkı yenilenlerin sabrı tükenir; kavalın sesi bir gün yeniden duyulur. Her masalın bir sonu, her kavalın da bir son ezgisi vardır; o ezgi başladığında, bu düzeni kuranlar kendi sonlarının peşinden yürümeye başlayacaktır.



