yolculuk
13 Ağustos 2026 Perşembe
  • Gündem
  • Blog
  • Sınıfsal Bakış
  • Çeviri
  • Dünya
No Result
View All Result
  • Gündem
  • Blog
  • Sınıfsal Bakış
  • Çeviri
  • Dünya
No Result
View All Result
yolculuk
No Result
View All Result

Devrimci Hareket: Venezuela aynasında dünyaya bakma

Ağustos 12, 2026

Devrimci Hareket dergisi “Venezuela aynasında dünyaya bakmak” başlıklı bir analiz yayımladı. Yazının tamamı şöyle:

Venezuela aynasında dünyaya bakma

Emperyalizmin açık yüzü

Bugünün dünyasına bakarken bazı gelişmelerin nasıl hızla olağanlaştırıldığına, hazırlanıp kamuoyuna sunulduğuna ve zamanla kanıksatıldığına dikkat etmek gerekiyor. Bir ülkenin bombalanması, hükümetinin dışarıdan değiştirilmesi, bir devlet başkanının yabancı askerler tarafından ülkesinden alınıp götürülmesi, ardından o ülkenin doğal kaynaklarının nasıl işletileceğinin konuşulması… Bunların her biri ayrı bir haber olarak önümüze düşüyor. Oysa yan yana getirildiklerinde, yalnızca tek tek ülkelerin yaşadığı krizleri değil, dünya düzeninde yaşanan daha büyük bir değişimi gösteriyorlar. Venezuela bu değişimi görmek açısından özellikle çarpıcı bir örnek oluşturuyor.

3 Ocak 2026’da ABD’nin Venezuela’ya düzenlediği askerî operasyonla Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores kaçırılarak ülke dışına çıkarıldı. ABD yönetimi bu operasyonu savunurken Venezuela’daki uyuşturucu ticareti ve Maduro yönetiminin suç faaliyetleriyle ilişkisini gerekçe gösterdi; Trump ise daha sonra Venezuela’nın geçiş döneminde ABD tarafından yönetileceğini açıkladı. Çok geçmeden Venezuela’nın petrol sektörünün yeniden düzenlenmesi, üretimin artırılması ve Amerikan petrol şirketlerinin ülkeye dönmesi gündeme geldi. Böylece askerî müdahale ile ekonomik çıkar arasındaki ilişki, olağanüstü açık bir biçimde ortaya çıktı.

Bir ülkenin devlet başkanı yabancı askerler tarafından yakalanıyor ve ülke dışına götürülüyor. Aynı devlet, ardından o ülkenin nasıl yönetileceğine ilişkin söz sahibi olduğunu ilan ediyor. Daha sonra da dünyanın en büyük petrol rezervlerinden birine sahip bu ülkenin enerji sektöründe kendi şirketlerinin önünü açıyor. Bütün bunları “Venezuela’daki siyasi kriz” olarak adlandırmak, yaşananların özünü ve arka planını açıklamada eksik kalır.

Venezuela’nın ABD açısından neden önemli olduğunu anlamak için ülkenin petrol rezervlerine bakmak yeterli. Ülke yaklaşık 303 milyar varillik kanıtlanmış rezerviyle dünyanın en büyük petrol rezervlerini barındırıyor. Ancak mesele yalnızca petrolün çokluğu değil. Petrol, Venezuela’nın ekonomik yapısında ve devlet gelirlerinde belirleyici bir yere sahip. Dolayısıyla petrolün kimin denetiminde olduğu, gelirinin nasıl dağıtıldığı, hangi şirketlerin üretim yapacağı ve ülkenin enerji politikasının kim tarafından belirleneceği doğrudan ekonomik ve sınıfsal sorulardır.

Burada “yağma” kavramını da yalnızca kaba bir biçimde düşünmemek gerekiyor. Bugün artık emperyalizm, eski sömürgecilikteki gibi bir ülkenin hazinesine el koymakla sınırlı değil. Yaptırımlar, ekonomik kuşatma, finansal baskı, siyasi müdahale, askerî güç kullanımı ve ardından kaynakların yabancı sermayeye açılması birbirini tamamlayan araçlar haline gelebiliyor. Bir ülkenin petrolünü doğrudan almak kadar, o petrolün hangi koşullarda çıkarılacağına ve gelirinin kimler arasında paylaşılacağına karar verme gücünü ele geçirmek de emperyalist ilişkinin bir parçasıdır.

Marx’ın kapitalizme ilişkin çözümlemesinde sermaye yalnızca mevcut kârla yetinen bir büyüklük değildir; sürekli olarak genişlemek, yeni pazarlar ve yeni kâr alanları bulmak zorundadır. Lenin’in emperyalizm çözümlemesi ise bu sürecin tekellerin, mali sermayenin ve büyük devletler arasındaki rekabetin gelişmesiyle dünya ölçeğinde nasıl bir güç ilişkisine dönüştüğünü ortaya koyar. Bugün 19. yüzyılın sömürge haritası elbette yoktur. Fakat dünyanın ekonomik kaynaklarının, pazarlarının ve stratejik alanlarının paylaşılması meselesi ortadan kalkmış değildir. Biçim değişmiş, araçlar çeşitlenmiş, fakat temel çelişki yaşamaya devam etmiştir.

Bu nedenle Venezuela’da yaşananları Trump’ın kişisel saldırganlığıyla açıklamak eksik kalır. Trump önemlidir; çünkü emperyalist çıkarları daha açık, daha kaba ve daha doğrudan bir dille ifade ediyor. Fakat Trump’tan önce de ABD’nin Latin Amerika’da uzun bir müdahale tarihi vardı. Şili’den Guatemala’ya, Küba’dan Orta Amerika’ya kadar uzanan bu tarih, ABD’nin bölgeyi kendi ekonomik ve stratejik çıkar alanı olarak görmesinin çok daha eski olduğunu gösteriyor. Trump bu tarihin dışından çıkmış bir figür değil; onun bugünkü koşullarda daha sert ve çıplak biçimde ortaya çıkan siyasal ifadelerinden biridir.

Dolayısıyla mesele Trump’ın neden böyle davrandığından çok daha kapsamlıdır. ABD’nin kendi ekonomik ve askerî üstünlüğünün sınırlandığı bir dünyada giderek daha saldırgan bir tutum benimsemesi, bu yeni güç dengelerinin ve hegemonya mücadelesinin bir sonucudur.

Güç, hukuk ve hegemonya

Uluslararası hukuk, devletlerin egemenliğini ve birbirlerinin iç işlerine zor kullanarak müdahale etmemesini öngörür. Kâğıt üzerinde devletler eşittir. Fakat dünya siyasetine biraz daha yakından bakıldığında, devletlerin hukuk karşısındaki eşitliği ile ekonomik ve askerî güçleri arasındaki eşitsizlik arasındaki büyük çelişki görülür.

Bazı devletler yaptırım uygulayabilir, bazıları yaptırımın hedefi olur. Bazı devletler başka ülkelerin hükümetlerini meşru veya gayrimeşru ilan edebilir, bazıları kendi hükümetinin meşruiyetini bile dış güçlerin tartışmasına açmak zorunda kalabilir. Bazı devletler askerî müdahaleyi “güvenlik” olarak tanımlarken, daha zayıf bir devletin benzer bir davranışı “saldırganlık” olarak nitelendirilebilir. Dolayısıyla mesele yalnızca uluslararası hukukun var olup olmaması değildir. Asıl mesele, hukukun hangi maddi güç ilişkileri içerisinde uygulandığıdır.

Marksist bakış açısından hukuk, toplumdan ve onun maddi ilişkilerinden bağımsız, gökyüzünde duran soyut bir sistem değildir. Hukuk önemlidir ve savunulmalıdır; fakat onun nasıl uygulandığına bakmak gerekir. Kapitalist dünya düzeninde devletler hukuken egemen görünürken ekonomik ve askerî açıdan son derece eşitsizdir. Bu eşitsizlik, uluslararası hukukun uygulanma biçimini de etkiler.

Hegemonya dediğimiz olgu da burada ortaya çıkar. Hegemonya, yalnızca bir devletin diğerlerinden daha fazla askere veya daha büyük ekonomiye sahip olması değildir. Kendi çıkarlarını dünyanın genel çıkarlarıymış gibi kabul ettirebilme gücüdür. Hangi hükümetin “demokratik”, hangisinin “diktatörlük” olduğuna karar verme yeteneği; hangi ülkenin tehdit, hangisinin müttefik sayılacağını belirlemek; hangi ekonomik modelin “normal”, hangisinin “sorunlu” kabul edileceğini tayin etmek de hegemonik gücün parçalarıdır.

ABD’nin Venezuela’ya yaklaşımında bu boyut açıkça görülüyor. Venezuela’nın siyasal sistemi, ekonomik politikaları ve yönetimi uzun yıllardır Washington tarafından yalnızca Venezuela halkının kendi iç meselesi olarak görülmedi. Çünkü mesele aynı zamanda Latin Amerika’daki güç dengeleri, enerji kaynakları ve ABD’nin bölgesel nüfuzuyla ilgiliydi.

Bugün gelinen aşmada bu hegemonyanın eskisi kadar tartışmasız olmadığını da görmek gerekiyor. Çin’in ekonomik ve teknolojik yükselişi, Rusya’nın yeniden askerî ve jeopolitik ağırlık kazanması, enerji ve ticaret yolları üzerindeki rekabet ve farklı ülkelerin ABD’den bağımsız hareket etme arayışları dünya düzenini değiştiriyor. Soğuk Savaş sonrasında ortaya çıkan tek kutuplu dünya giderek daha fazla aşınıyor.

Bu durumun kendiliğinden daha barışçıl bir dünya yaratacağını düşünmek ise büyük bir yanılgı olur. Tersine, eski gücünü korumaya çalışanlarla daha fazla alan isteyen güçler arasındaki rekabet sertleşiyor; savaşlar yayılıyor, askerî harcamalar büyüyor, enerji ve stratejik kaynaklar üzerindeki mücadele keskinleşiyor. Dünyanın yeniden paylaşılması uğruna yürütülen bu rekabet, bugün uluslararası siyasetin en belirleyici gerçeklerinden biri haline gelmiş durumda.

Dünyanın yeniden paylaşılması

Bugün dünyanın yeniden paylaşılması denildiğinde artık yalnızca topraklardan söz etmiyoruz. Petrol ve doğal gaz, lityum ve kritik madenler, enerji nakil hatları, limanlar, deniz geçişleri, teknoloji, çip üretimi, finans sistemleri ve pazarlar da bu paylaşım mücadelesinin konusu. Bir ülkenin kaynaklarının kimin denetiminde olduğu kadar, o ülkenin hangi ekonomik ve siyasal güçle ilişki kuracağı da önem taşıyor.

Venezuela bu nedenle yalnızca petrolü nedeniyle önemli değil. Aynı zamanda Latin Amerika’da ABD hegemonyasına itiraz eden bir siyasal çizginin ortaya çıkmış olması nedeniyle de önemli. Venezuela’nın Rusya ve Çin’le geliştirdiği ilişkiler, ülkenin enerji kaynaklarının ve stratejik konumunun Washington açısından daha geniş bir jeopolitik anlam kazanmasına yol açtı. Petrol ile hegemonya burada birbirinden ayrılmıyor; ekonomik çıkar, siyasal nüfuz ve emperyalist rekabet aynı denklemde birleşiyor.

Aynı dünya ilişkisini Gazze’de farklı bir biçimde görüyoruz. Gazze’yi Venezuela ile özdeşleştirmek doğru olmaz. Filistin sorununun kendine özgü uzun bir tarihi, işgal, yerinden edilme ve devletleşme sorunları var. Buradaki temel mesele doğrudan Venezuela’daki gibi petrol kaynaklarının ele geçirilmesi değildir. Fakat Gazze, uluslararası hukuk ile gerçek güç ilişkileri arasındaki uçurumu son derece açık biçimde gösteriyor. Bir halkın kendi kaderini tayin hakkı, büyük güçlerin bölgesel hesaplarından bağımsız olarak ele alınamıyor. İsrail’in askerî gücü, ABD’nin siyasî ve askerî desteği ve Ortadoğu üzerindeki daha geniş stratejik hesaplar birlikte değerlendirilmeden Gazze’deki yıkımı anlamak mümkün değil.

İran örneği ise başka bir boyutu gösteriyor. İran’a yönelik savaş ve bölgedeki çatışmalar, enerji kaynaklarının yanı sıra enerji yollarının da ne kadar stratejik olduğunu ortaya koyuyor. Hürmüz Boğazı’nın dünya petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz ticaretindeki olağanüstü ağırlığı, İran’ın neden yalnızca kendi sınırları içindeki bir ülke olarak görülemeyeceğini anlatıyor. Burada mesele İran’ın iç politikası ya da nükleer programıyla sınırlı değildir; Ortadoğu’nun siyasal düzeni, enerji yollarının güvenliği ve bölgesel güç dengeleri üzerindeki mücadelenin bir parçasıdır.

Venezuela, Gazze ve İran aynı olaylar değildir. Bunları birbirine eşitlemek yanlış olur. Fakat farklılıklarına rağmen, emperyalist devletlerin ekonomik, askerî ve siyasî gücü ile bağımlı ve daha zayıf ülkelerin egemenliği arasındaki derin eşitsizliği farklı biçimlerde ortaya koyuyorlar. İşte emperyalizmi yeniden düşünmemizi gerektiren nokta tam da budur.

Bugün savaşların arkasında hükümetlerin kişisel tercihlerini aramak, yapılacak değerlendirmeyi sığlaştırır. Enerji kaynaklarına, pazarlara, stratejik coğrafyalara, ulaşım yollarına ve sermayenin hareketine bakmak gerekir. Çünkü devletlerin dış politikaları, içinde bulundukları ekonomik düzenin maddi ilişkilerinden bağımsız değildir.

Bu nedenle savaşın sınıfsal tarafını da görmek zorundayız. Savaş kararlarını devletler alıyor; fakat savaşın bedelini çoğunlukla emekçiler ödüyor. Evlerini kaybedenler, ülkelerinden kaçmak zorunda kalanlar, işsizleşenler, enflasyon ve yoksulluk altında yaşayanlar büyük ölçüde işçi ve emekçi sınıflardan geliyor. Buna karşılık silah sanayisi, enerji şirketleri, finans kuruluşları, lojistik şirketleri ve savaş sonrası yeniden yapılanmadan pay alan büyük sermaye grupları savaş ekonomisinden kazanç sağlayabiliyor.

Bu nedenle Marksist bir emperyalizm çözümlemesi yalnızca “hangi devlet kime saldırdı?” sorusunu sormaz. “Bu saldırının arkasındaki ekonomik çıkar nedir?”, “hangi sınıflar bundan yararlanıyor?”, “bedeli kim ödüyor?” sorularını da sorar.

Yeni bir emperyalist dönem

Bugün dünya kapitalizmi eski dengelerini kaybediyor. ABD hâlâ dünyanın en güçlü askerî ve ekonomik güçlerinden biri. Ancak Çin’in yükselişi, Rusya’nın yeniden güç kazanması ve başka ülkelerin daha bağımsız ekonomik ve siyasî ilişkiler kurmaya çalışması, ABD’nin Soğuk Savaş sonrası elde ettiği tartışmasız üstünlüğü zorluyor.

Bu değişim, emperyalizmin sona erdiğini değil, emperyalist rekabetin yeni bir aşamaya girdiğini gösteriyor. Dünya, yeniden paylaşılırken yalnızca topraklar değil; enerji kaynakları, ticaret yolları, teknoloji, madenler, finans ve stratejik bölgeler üzerinde mücadele yürütülüyor. Bu mücadele giderek daha fazla askerî güçle iç içe geçiyor.

Trump’ın Venezuela’ya yönelik saldırganlığı bu nedenle Trump’ın kişiliğiyle açıklanamaz. Trump gider, başka bir başkan gelir; fakat ABD’nin sermaye yapısı, askerî aygıtı, küresel şirketleri ve stratejik çıkarları ortadan kalkmaz. Değişen şey, bu çıkarların hangi siyasal biçimle savunulduğudur.

Trump’ın, seçilmesine sebep dönemin ihtiyaçları bağlamında önemi, çıkar tanımlamalarının üzerindeki örtüleri kaldırmasıdır. “Bizim çıkarımız”, “bizim petrolümüz”, “bizim güvenliğimiz” gibi ifadelerle ekonomik ve stratejik çıkarları doğrudan dile getiriyor. Böylece yıllarca demokrasi, insan hakları ve uluslararası güvenlik gibi kavramlarla anlatılan bazı ilişkilerin arkasındaki güç ve çıkar boyutu daha görünür hale geliyor.

Burada da dikkatli olmak gerekiyor. Emperyalizmi yalnızca ABD’nin saldırganlığına indirgemek, Marksist çözümlemeyi zayıflatır. Çünkü emperyalizm tek tek devletlerin kötü niyetlerinden değil, kapitalist dünya sisteminin rekabetçi yapısından kaynaklanır. Emperyalist devletler arasındaki rekabet, sermayenin uluslararasılaşması ve dünyanın ekonomik kaynaklarının eşitsiz dağılımı devam ettiği sürece, emperyalist ilişkiler de farklı biçimler altında var olmaya devam edecektir.

Bu nedenle bugün önümüzde duran mesele yalnızca ABD’nin ne yaptığıyla sınırlı değildir. Çin’in ve Rusya’nın attığı adımlar, Avrupa devletlerinin aldığı konumlar, bölgesel güçlerin kurduğu ittifaklar, sermayenin yöneldiği alanlar ve bütün bu rekabetin bedelini ödeyen sınıflar birlikte değerlendirilmelidir. Dünya siyasetini anlamak, bu farklı güç ve çıkar ilişkilerini birbirinden koparmadan ele almayı gerektiriyor.

Venezuela’ya yeniden döndüğümüzde, bütün bu büyük tartışmanın somutlaştığı yeri görüyoruz. Bir ülkenin egemenliği, doğal kaynakları ve siyasal geleceği aynı anda emperyalist rekabetin konusu haline geliyor. Petrolün kimin denetiminde olacağı ile ülkenin siyasal yöneliminin kimin tarafından belirleneceği birbirinden ayrı meseleler olmaktan çıkıyor.

Bu yüzden Venezuela aynası yalnızca Venezuela’yı göstermiyor. Bize bugün emperyalizmin nasıl işlediğini gösteriyor. Gücün hukuk karşısında nasıl bir ayrıcalık yaratabildiğini, doğal kaynakların nasıl jeopolitik bir meseleye dönüştüğünü, sermaye ile devlet gücünün nasıl iç içe geçtiğini ve dünya düzeni değişirken büyük güçler arasındaki rekabetin neden sertleştiğini gösteriyor.

Kimilerinin sandığı gibi emperyalizm sona ermiş değildir. Yalnızca biçim değiştirmiş durumda. Bugün onun izlerini işgal ordularında olduğu kadar yaptırımlarda, enerji anlaşmalarında, silah ticaretinde, finansal baskıda, askerî üslerde ve başka ülkelerin siyasal geleceğine müdahale etme hakkını kendinde görme anlayışında da buluyoruz.

Dolayısıyla Venezuela’da yaşananları yalnızca Venezuela’nın meselesi olarak görmek büyük resmi kaçırmak olur. Mesele, halkların kendi kaderleri üzerinde söz sahibi olup olmayacağı ve emperyalist güçlerin bu hakkın üzerinde belirleyici bir konum elde edip etmeyeceğidir. Doğal kaynakların onları üreten halkların ortak zenginliği olarak kalması ya da sermayenin yeni kâr alanlarına dönüşmesi de bu mücadelenin bir parçasıdır. Aynı şekilde uluslararası hukukun bütün devletler için gerçekten bağlayıcı bir çerçeve olarak mı işleyeceği, yoksa gücü elinde bulunduranların kendi kurallarını dayattığı bir düzene mi dönüşeceği, içinde bulunduğumuz dönemin temel çatışmalarından biridir.

Bugün Venezuela’dan Gazze’ye, İran’dan dünyanın başka stratejik bölgelerine uzanan gelişmeler, yeniden paylaşım kavgasının ve emperyalist rekabetin dünya siyasetindeki ağırlığını açıkça gösteriyor. Bu nedenle Venezuela’ya bakmak, yalnızca Venezuela’ya bakmak değildir. Venezuela aynasında, kaynaklar, pazarlar, enerji yolları ve stratejik bölgeler üzerinde yeniden sertleşen paylaşım mücadelesinin yaşandığı bir dünyayı görüyoruz.

Devrimci Hareket

12 Ağustos 2026

Tweet

Önerilen İçerikler

Perşembe yaylasına maden araması yapılması için iş makineleri sokuldu

Perşembe yaylasına maden araması yapılması için iş makineleri sokuldu

Mayıs 7, 2026
Deniz Göktaş’ın Tutuklanması, Gerçeklerden Söz Etmeyen Sanat Sanat Değildir!.. – Tuner Tekin yazdı

Deniz Göktaş’ın Tutuklanması, Gerçeklerden Söz Etmeyen Sanat Sanat Değildir!.. – Tuner Tekin yazdı

Temmuz 4, 2026
CHP Grup Başkanvekili Emir, CHP’nin İçişleri Bakanlığıyla görüşeceğini açıkladı

CHP Grup Başkanvekili Emir, CHP’nin İçişleri Bakanlığıyla görüşeceğini açıkladı

Mayıs 24, 2026

Pöpüler İçerikler

  • Devrimci Hareket’ten değerlendirme: Yeni parti tartışması ve solun sınıfsal pusula sorunu

    Devrimci Hareket’ten değerlendirme: Yeni parti tartışması ve solun sınıfsal pusula sorunu

    0 shares
    Share 0 Tweet 0
  • Devrimci Hareket: Bugün “kral çıplak” demek olmazsa olmaz önemdedir

    0 shares
    Share 0 Tweet 0
  • Devrimci Hareket’ten yeni yazı: Dünya, ülke ve mücadele

    0 shares
    Share 0 Tweet 0
  • Trump’a Karşı Çıkabilme Cesareti!.. – Tuner Tekin yazdı

    0 shares
    Share 0 Tweet 0
  • Mücadele dersini öğretmenler veriyor – Çağla Tanışlar yazdı

    0 shares
    Share 0 Tweet 0
No Result
View All Result
  • Anasayfa
  • Blog
  • Çeviri
  • Dünya
  • Gündem
  • Sınıfsal Bakış

Adali Labs tarafından üretilmiştir.