Devrimci Hareket dergisinde son dönemde yaşanan Türkiye-İsrail gerilimiyle ilgili bir analiz yayımlandı. Makalenin tamamı şöyle:
Türkiye-İsrail gerilimi
Türkiye ile İsrail gerçekten savaşa mı gidiyor?
Türkiye ile İsrail arasındaki gerilim yeni değildir. “One Minute” krizinden bu yana iki ülke arasında diplomatik ilişkiler, Filistin meselesi, Doğu Akdeniz, Suriye ve bölgesel güç dengeleri üzerinden çok sayıda kriz yaşandı. Bugün Suriye sahasında yaşanan gelişmeler, bu gerilimi yeniden görünür hale getirmiş durumda.
18 Ağustos’ta İsrail’in İdlib kırsalındaki Ebu Zuhur Askeri Hava Üssü’ne düzenlediği saldırının ardından Türkiye’den sert açıklamalar geldi. Türkiye Dışişleri Bakanlığı saldırıyı Suriye’nin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü ihlal eden bir eylem olarak nitelendirdi. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ise İsrail’i Türkiye’yi kışkırtmaktan vazgeçmeye çağırırken, “Mekke Anlaşması”nın genişletilmesi, bir “Kudüs Paktı” ve “İslam Barış Gücü” kurulması gibi öneriler içeren yedi maddelik bir plan açıkladı.
Bütün bunlar, doğal olarak, “Türkiye ile İsrail savaşa mı gidiyor?” sorusunu yeniden gündeme getiriyor. Fakat bu soru, meseleyi anlamak için yeterli değildir. Çünkü gündelik siyasetin görüngülerine, devletlerin açıklamalarına, sert diplomatik söylemlere ve askeri hamlelere bakıldığında her gerilim olduğundan daha büyük bir karşıtlık gibi algılanabilir. İki devlet birbirini tehdit ettiğinde, askeri kapasitesini karşı tarafın hareketlerine göre yeniden düzenlediğinde veya diplomatik ilişkiler sertleştiğinde, ortada kaçınılmaz olarak iki düşman kamp bulunduğu düşüncesine kapılmak kolaydır.
Gerçekte ise devletlerarası ilişkiler bundan çok daha karmaşıktır. Türkiye ile İsrail arasında çıkar çatışmaları vardır. Fakat bu çatışmalar, iki ülkenin dünya siyasetinde birbirine karşıt iki kutup olduğu anlamına gelmez.
Tam tersine, Türkiye ile İsrail arasındaki rekabet, büyük ölçüde aynı emperyalist dünya sistemi içerisinde, farklı devlet ve sermaye çıkarlarının çatışması olarak ortaya çıkmaktadır. Bu ayrımı yapmadan Ortadoğu’daki gelişmeleri anlamak mümkün değildir.
Çelişki var fakat kopuş yok
İsrail’in Suriye’de Türkiye’nin askeri kapasitesinin genişlemesinden rahatsız olması gerçek bir stratejik çelişkidir. Ebu Zuhur saldırısının da İsrail’in Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığının genişlemesine ilişkin kaygılarıyla bağlantılı olduğu bildirildi. Saldırının ardından ABD’nin Türkiye, İsrail ve Suriye arasında bir çatışmasızlık mekanizması kurulmasını istediği de aktarıldı.
Burada Türkiye ile İsrail’in çıkarlarının örtüşmediği açıktır. Türkiye Suriye’de siyasi, askeri ve ekonomik etkisini korumak ve mümkün olduğunca genişletmek istemektedir. İsrail ise Suriye’nin gelecekte kendisine yönelik bir askeri tehdit haline gelmesini önlemek, Suriye’de İran ve diğer rakip güçlerin etkisini sınırlamak ve kendi güvenlik alanını genişletmek istemektedir.
Dolayısıyla ortada gerçek bir bölgesel rekabet vardır. Fakat burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Rekabet, kopuş değildir. Askeri gerilim, karşıt emperyalist bloklaşma değildir. Diplomatik kriz, kaçınılmaz savaş anlamına gelmez.
Başka bir ifadeyle; bir devletin başka bir devletle çıkar çatışması yaşaması, onun bütün uluslararası ilişkilerinin o devlete karşı kurulmuş olduğu anlamına gelmez.
Türkiye ile İsrail’in bölgesel çıkarları belirli alanlarda çatışabilir. Aynı zamanda her iki ülke de ABD merkezli küresel güvenlik ve ekonomik düzenin farklı konumlarında yer almaktadır. Ortadoğu’daki gelişmelerin anlaşılması açısından asıl mesele tam da budur.
Türkiye, İsrail ve ABD
Türkiye NATO üyesidir. Batı güvenlik düzeninin içerisindedir. Ekonomisi Avrupa ve Batı finans sistemiyle yoğun biçimde bütünleşmiştir. Aynı zamanda kendi bölgesel ağırlığını artırmaya çalışan güçlü bir devlettir. İsrail ise ABD’nin Ortadoğu’daki en önemli stratejik müttefiklerinden biridir.
Bu nedenle Türkiye ile İsrail arasındaki mücadeleyi, Türkiye’nin bir tarafta, İsrail ve ABD’nin diğer tarafta bulunduğu basit bir karşıtlık olarak kurmak gerçekliği açıklamaz.
Türkiye ile ABD arasında elbette çıkar farklılıkları ve zaman zaman belirginleşen gerilimler vardır. Suriye’nin geleceği, savunma politikaları ve bölgesel gelişmeler konusunda Ankara ile Washington farklı pozisyonlar alabilmektedir. Ancak bu farklılıkları, iki ülke arasındaki ilişkinin temel niteliğini belirleyen bir karşıtlık olarak görmek doğru değildir. Türkiye NATO üyesidir ve ABD ile askeri, siyasi ve ekonomik bağlarını sürdürmektedir. Dolayısıyla Ankara’nın Washington’la pazarlık etmesi ve bazı konularda kendi önceliklerini öne çıkarması, Türkiye’nin ABD merkezli güvenlik düzeninden kopuşu anlamına gelmemektedir.
Aynı şekilde ABD ile İsrail arasında da her zaman tam bir çıkar özdeşliği bulunmaz. Washington ile Tel Aviv arasında çeşitli dönemlerde politika farklılıkları, taktik anlaşmazlıklar ve öncelik çatışmaları yaşanabilir. Fakat bu durum ABD-İsrail stratejik ittifakının ortadan kalktığı anlamına gelmez.
Burada emperyalist sistemin nasıl çalıştığını görmek gerekir. Emperyalizm yalnızca Washington’ın emir verdiği ve diğer devletlerin emirleri uyguladığı mekanik bir hiyerarşi değildir. Aynı zamanda devletlerin, sermaye gruplarının ve bölgesel güçlerin birbirleriyle rekabet ettiği; fakat bu rekabetin ortak bir kapitalist dünya sistemi içerisinde gerçekleştiği bir ilişkiler bütünüdür.
Dolayısıyla Türkiye’nin ABD ile pazarlık etmesi, İsrail’le çatışması veya Rusya ve Çin’le ekonomik ilişkilerini geliştirmesi tek başına Türkiye’nin emperyalist sistemden koptuğunu göstermez.
Tam tersine, Türkiye’nin politikası büyük ölçüde sistem içerisinde daha fazla hareket alanı ve bölgesel ağırlık elde etme arayışıdır. Türkiye’yi ABD’yle “taşeronluk” ilişkisine rağmen, kendine has hiçbir duruş ve çekincesi olmayan nötr bir aparat olarak görmek ne kadar eksikse, ABD ve İsrail karşısında bağımsız bir anti-emperyalist merkez olarak görmek de o kadar yanlıştır.
Daha doğru bir ifadeyle Türkiye, emperyalist dünya sisteminin dışında olmayan; fakat bu sistem içerisinde kendi devlet ve sermaye çıkarları doğrultusunda bölgesel hareket alanını genişletmeye çalışan bir aktördür.
Washington’ın hesabı: Türkiye mi, İsrail mi?
Bu noktada ABD’nin rolü özellikle önem kazanıyor. Washington açısından mesele “Türkiye mi İsrail mi?” şeklinde kurulmaz. İsrail, ABD’nin Ortadoğu’daki askeri ve stratejik düzeninin temel unsurlarından biridir. Türkiye ise NATO üyeliği, askeri kapasitesi, coğrafi konumu ve Karadeniz, Balkanlar, Kafkasya, Suriye ve Doğu Akdeniz arasındaki bağlantıları nedeniyle ABD açısından son derece önemli bir müttefiktir.
Dolayısıyla ABD’nin çıkarı, bu iki ülkenin birbirleriyle bütün sorunlarını çözmesi değildir. Daha gerçekçi olan, çatışmalarının yönetilebilir sınırlar içinde tutulmasıdır. Ebu Zuhur saldırısının ardından Washington’ın Türkiye, İsrail ve Suriye arasında çatışmasızlık mekanizması kurulmasını istemesi bu açıdan önemlidir.
Türkiye ile İsrail arasında doğrudan ve kontrol edilemeyen bir askeri çatışma, yalnızca iki ülkenin ilişkilerini bozmaz. NATO dengelerini sarsabilir, Suriye’deki güç mücadelesini kontrolden çıkarabilir, Rusya ve Çin’in manevra alanını genişletebilir ve ABD’nin Ortadoğu’daki düzenleyici rolünü zayıflatabilir.
Bu nedenle ABD’nin, İsrail’in her hamlesini koşulsuz olarak desteklediğini düşünmek kadar, Türkiye ile İsrail arasındaki çatışmanın Washington’ın bölgeden çekilmesini doğuracağını düşünmek de yanlıştır.
Washington açısından daha rasyonel olan, iki müttefikinin de sistem içerisinde tutulmasıdır. Özetle ABD, Türkiye ile İsrail arasındaki çelişkinin bütünüyle ortadan kalkmasını değil, bu çelişkinin sistemin bütününü tehdit etmeyecek biçimde yönetilmesini isteyebilir.
Bahçeli’nin “İslam Barış Gücü” önerisi ne anlatıyor?
Bahçeli’nin 21 Ağustos tarihli açıklaması bu açıdan ayrıca dikkat çekicidir. Bahçeli, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki “Mekke Anlaşması”nın genişletilerek “Kudüs Paktı”na ve daha sonra “İslam Barış Gücü”ne dönüştürülmesini önerirken, aynı zamanda ABD, Rusya, Çin ve Avrupa Birliği’nin yer alacağı geçici bir “Ortadoğu Barış Koalisyonu/Konseyi” kurulmasını savunuyor.
Bu ayrıntı, açıklamanın niteliğini anlamak açısından son derece önemlidir. Çünkü burada önerilen şey ABD’nin Ortadoğu’dan çıkarılması değildir. Rusya ve Çin’in dışlandığı, ABD’nin karşısına bağımsız bir bölgesel blok çıkarılması da değildir. Tam tersine, ABD’nin de içerisinde bulunduğu yeni bir bölgesel güvenlik düzeni önerilmektedir.
Bu durumda Bahçeli’nin önerisini anti-emperyalist bir kopuş programı olarak okumak büyük bir yanılgı olur. Daha doğru bir okumayla Türkiye, Ortadoğu’nun yeniden şekillenen bölgesel güç ve güvenlik düzeninde daha etkili bir rol talep etmektedir.
Bu, Türkiye’nin bölgesel güç olma iddiasının bir başka biçimidir. “İslam Barış Gücü” söyleminin ideolojik dili İslami dayanışmaya yaslanabilir. Fakat devletler düzeyindeki karşılığına baktığımızda karşımıza yalnızca dini bir birlik fikri değil, bölgedeki güç dengelerini ve devletlerin hareket alanlarını yeniden düzenleme arayışı çıkmaktadır. Bu düzen içerisinde Türkiye’nin daha merkezi bir rol üstlenmesi hedeflenmektedir.
Türkiye’nin Suriye’deki politikasını yalnızca “terörle mücadele” veya sınır güvenliği üzerinden açıklamak yetersizdir. Suriye aynı zamanda Türkiye açısından siyasi etki, askeri varlık, ulaşım hatları, enerji bağlantıları, ticaret ve gelecekteki yeniden inşa süreci açısından önemli bir alan haline gelmiştir.
Savaşın yarattığı yıkımın ardından ortaya çıkacak yeniden inşa alanı; konut, ulaştırma, enerji, telekomünikasyon, altyapı, bankacılık, lojistik ve ticaret gibi çok geniş sektörleri kapsayacaktır.
Dolayısıyla Suriye’de etkili olmak yalnızca askeri veya diplomatik bir mesele değildir. Aynı zamanda ekonomik bir meseledir. Türkiye sermayesi açısından Suriye, gelecekte büyük bir pazar ve yatırım alanı anlamına gelebilir. Türkiye’nin bölgedeki lojistik ve ticari konumunu güçlendirmesi de bu ekonomik çıkarlarla bağlantılıdır.
Bu nedenle “Suriye’nin toprak bütünlüğü” söylemini yalnızca uluslararası hukuk açısından değil, Türkiye devletinin ve Türkiye sermayesinin bölgesel çıkarları açısından da değerlendirmek gerekir. Tam da burada sınıfsal bakış ihtiyaç haline gelir.
“Türkiye’nin çıkarı” kimin çıkarıdır?
Devletler uluslararası siyasette sürekli olarak “ulusal çıkar”dan söz eder. Fakat ulusal çıkar kavramı çoğu zaman sınıfsız bir toplum varsayımı üzerine kuruludur. Sanki Türkiye’de işçi, patron, büyük sermaye grubu, küçük üretici ve yoksul emekçi aynı ekonomik çıkarlara sahipmiş gibi.
Türkiye’nin Ortadoğu’da daha fazla söz sahibi olması, bazı sermaye grupları açısından yeni pazarlar, ihaleler, yatırım alanları, enerji bağlantıları, lojistik hatlar ve ticari fırsatlar yaratabilir. Ama aynı bölgesel genişleme politikasının maliyeti toplumun bütün sınıfları tarafından eşit biçimde paylaşılmaz.
Askeri harcamaların finansmanı, savaş riskleri, ekonomik krizlerin maliyeti, göç, işsizlik ve kamu kaynaklarının dağılımı farklı sınıfları farklı biçimlerde etkiler. Dolayısıyla “Türkiye’nin bölgesel çıkarı” denildiğinde buna “Türkiye’nin hangi sınıfının çıkarı?” sorusu eşlik etmelidir.
Aynı soru İsrail açısından da sorulmalıdır. “İsrail’in güvenliği” ifadesi de İsrail toplumunun bütün sınıflarının aynı ve değişmez çıkarıymış gibi ele alınamaz. Savaşın sürmesinden siyasi, askeri veya ekonomik olarak güç kazanan kesimlerle savaşın bedelini ödeyen emekçi kitlelerin çıkarları aynılaştırılamaz.
Dolayısıyla devletlerin güvenlik söylemlerinin arkasında sınıfsal çıkarları aramak, ulusal veya dini kimliklerin gerçekliğini inkâr etmek anlamına gelmez. Tam tersine, bu kimliklerin hangi maddi ilişkiler içerisinde üretildiğini ve hangi çıkarlar doğrultusunda siyasallaştırıldığını anlamaya çalışmaktır.
Ortadoğu’da savaşın görünen yüzü ve gerçek zemini
Ortadoğu’daki çatışmaları yalnızca devletlerin birbirleriyle mücadelesi olarak okuduğumuzda tablo giderek basitleşir. Türkler ve İsrailliler. Araplar ve İranlılar. Sünniler ve Şiiler. Doğu ve Batı. İsrail ve İslam dünyası. Türkiye ve İsrail.
Bu karşıtlıkların her birinin gerçek bir tarihsel ve siyasal karşılığı olabilir. Ancak bunların hiçbiri tek başına bölgedeki maddi ilişkileri açıklamaz. Çünkü bu coğrafyada enerji kaynakları, limanlar, ticaret yolları, enerji koridorları, askeri üsler, finans merkezleri, yeniden inşa alanları ve pazarlar üzerinde de mücadele vardır.
Devletler bu mücadelelerin siyasal aktörleridir. Sermaye grupları bu mücadelelerin ekonomik taraflarını oluşturur. Emperyalist güçler ise bütün bu ilişkilerin üzerinde belirleyici bir uluslararası güç dengesi yaratır.
Bu nedenle Ortadoğu’da yeni bir hegemonya ve paylaşım mücadelesinden söz edilecekse, Türkiye ile İsrail’in bu mücadelenin iki ayrı karşıt kutbu olarak sunulması ciddi bir teorik hata olur.
Türkiye, İsrail ve ABD aynı şey değildir; fakat hegemonya mücadelesinin bütününde aynı kapitalist-emperyalist dünya sisteminin içerisinde yer alırlar. Aralarındaki rekabet, bu ortak zemini ortadan kaldırmaz.
Neden Türkiye-İsrail savaşı kaçınılmaz değil?
Bu noktada başlangıçtaki soruya geri dönebiliriz. Türkiye ile İsrail arasında gerilim artabilir mi? Evet. Suriye, Doğu Akdeniz veya başka bölgesel dosyalarda askeri ve diplomatik karşılaşmalar yaşanabilir mi? Evet. İki devletin birbirlerinin bölgesel hamlelerini tehdit olarak görmesi mümkün mü? Zaten görüyor. Fakat bütün bunlardan doğrudan “iki ülke savaşa gidiyor” sonucu çıkarmak doğru değildir. Çünkü böyle bir savaşın maliyeti yalnızca Ankara ve Tel Aviv tarafından hesaplanmayacaktır. Washington’ın çıkarları, NATO dengeleri, Suriye’deki güç dağılımı, Körfez ülkelerinin tutumu, Rusya ve Çin’in bölgesel pozisyonları ve küresel ekonomik dengeler bu çatışmanın sınırlarını belirleyecektir.
Üstelik Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin bütünü askeri rekabetten ibaret değildir. Ekonomik ilişkiler, uluslararası ticaret, diplomatik kanallar ve daha geniş Batı sistemiyle kurulan bağlar da devletlerin davranışlarını sınırlar. Dolayısıyla devletler arasında gerilim yaratmak başka, sistemi sarsacak topyekûn bir savaşa girmek başkadır.
Emperyalist sistem, tam da bu nedenle yalnızca çatışma üretmez; çatışmaları sınırlandıracak mekanizmalar da üretir.
Yeni Ortadoğu düzeninde Türkiye ne istiyor?
Bugün ortaya çıkan tabloyu Türkiye açısından değerlendirdiğimizde, karşımıza ABD ve İsrail’e karşı bağımsız bir blok kurmaya çalışan bir Türkiye çıkmıyor. Daha çok, Ortadoğu’nun yeniden düzenlenmesinde kendisine daha büyük bir yer açmaya çalışan bir Türkiye görüyoruz.
Bahçeli’nin önerdiği “Kudüs Paktı”, “İslam Barış Gücü” ve ABD, Rusya, Çin ile AB’yi kapsayan “Ortadoğu Barış Koalisyonu/Konseyi” fikri bu açıdan birlikte okunmalıdır. Türkiye bir yandan İsrail’in bölgesel politikalarına karşı çıkarken, diğer yandan ABD’yi dışlamayan yeni bir güvenlik düzeni önermektedir.
Bu çelişki değildir. Tam tersine, Türkiye’nin mevcut uluslararası sistem içerisindeki konumunun ifadesidir. Ankara’nın hedefi sistemin dışına çıkmak değil, sistem içerisinde daha fazla pazarlık gücü elde etmek; bölgesel gelişmeler üzerinde kendi devlet ve sermaye çıkarları doğrultusunda daha fazla söz sahibi olmaktır.
Bu nedenle Türkiye-İsrail ilişkisini “dostluk” veya “düşmanlık” ikiliğine hapsetmek yerine, emperyalist sistem içerisindeki bölgesel rekabet olarak değerlendirmek daha açıklayıcıdır.
Devrimci Hareket
24 Ağustos 2026



