yolculuk
28 Haziran 2026 Pazar
  • Gündem
  • Blog
  • Sınıfsal Bakış
  • Çeviri
  • Dünya
No Result
View All Result
  • Gündem
  • Blog
  • Sınıfsal Bakış
  • Çeviri
  • Dünya
No Result
View All Result
yolculuk
No Result
View All Result

Yolculuk Çeviri | Sudan’ın tarihi: Sömürgeciliğin yol açtığı yıkımla hesaplaşmak

Haziran 27, 2026

Sudan, Nisan 2023’te Sudan Silahlı Kuvvetleri (SAF) ile Hızlı Destek Kuvvetleri (RSF) arasında çatışmaların patlak vermesinden bu yana derin bir kaosun içinde. O günden bu güne gittikçe büyüyen insani kriz, 2025 yılının Ekim ayı sonlarında El Faşir’in düşüşüyle patlama noktasına geldi. El Faşir’den gelen görüntüler ve haberler tüyler ürpertici.

Aslında Sudan’ın on yıllardır yaşadığı krizi anlamak için önce İngiliz sömürgeciliğinin yol açtığı yıkımla hesaplaşmak gerek. Sömürgecilik sonrası dönemin egemen sınıfı, sömürge yönetiminin kurduğu çarpık yapının içinde şekillenmişti. İlk aşamada sömürge nüfusunun büyük çoğunluğu yalnızca birer iş gücü birimi olarak görülürken kent zanaatkârları veya göçebe tüccarlar olarak sermaye biriktirebilen küçük bir kesim, milli burjuvazinin özünü oluşturdu.

Zamanla sömürgenin kâr oranı arttıkça yerel halkın konumu da değişmeye başladı. Yerel halk salt bir sömürü nesnesi olmaktan sıyrılarak sömürgeci güçler için kendi başına bir pazar haline geldi.

“Ana ülkenin fabrika sahipleri ve finans patronlarının kendi hükümetlerinden beklentisi, sömürge halklarını yok etmesi değil iktisadi anlaşmalar vasıtasıyla kendi ‘meşru çıkarlarını’ güvence altına almasıdır.”  [1]

Sudan’ın sömürgeleştirilmesi

İngilizlerin gözünde Sudan’ın asıl değeri, ülkenin sahip olduğu topraklar ve iş gücüydü. İngiliz yöneticiler, Britanya’daki tekstil endüstrisini besleyecek yeni bir kaynak yaratmak amacıyla pamuk üretimine öncelik verdiler.

Bu değişen ekonomik güç, yerleşimciler arasında genellikle bir “şiddet ortamı” endişesi yaratır, bu da çoğu zaman polis varlığının artırılması ve milliyetçi liderlerin tutuklanması gibi daha fazla gerici önlemin alınmasına yol açar. Örneğin Kenya’da devlet başkanı olmadan önce yedi yıl hapis yatan Jomo Kenyatta ya da benzer bir kadere sahip olan Nelson Mandela gibi. Ancak söz konusu Sudan olduğunda sömürgeciler farklı bir strateji yürüttü.

Yakınındaki Kenya’nın aksine Sudan’da İngiliz hükümeti, henüz kitlesel bir ayaklanma patlak vermeden önce ülkeyi kendi eliyle özerklik sürecine hazırlamaya başlamıştı. Bu farklı yaklaşımın altında belirgin nedenler yatıyordu: İlki, Sudan’daki beyaz yerleşimci sayısının Kenya ve Güney Afrika’ya kıyasla çok daha az olmasıdır. Bu sayede yönetimsel bir geçiş düşüncesi, diğer yerlerde olduğu gibi varoluşsal bir tehdit olarak algılanmadı. Bunun da ötesinde, Mısır’da Kral Faruk’u tahtından indiren ve İngiliz nüfuzunu kıran 1952 Mısır Devrimi, Sudan ulusal hareketine cesaret vermişti. Mısır’daki bu yeni yönetim, İngiltere’yi Sudan’ın bağımsızlığına izin vermeye zorlamak için ciddi bir baskı unsuru oluşturdu. Zaten Kenya’daki sömürge varlığı büyük ölçüde toprakların tarımsal değeri nedeniyle elde tutulurken Sudan üzerindeki hakimiyet daha ziyade Nil Nehri’nin kontrolü gibi stratejik kazanımlara odaklanmıştı.

Sudan’da doğmakta olan milli burjuvaziye baktığımızda kuzey bölgesindeki Arap kabilelerinin birçoğu zaten öteden beri göçebe tüccar olarak faaliyet yürütüyordu. Bu durum, onlara güneyde yoğunlukta olan ve genellikle daha yerleşik bir yaşam süren Afrika kökenli kabilelere hem ekonomik hem de siyasi bir üstünlük kurma avantajı sağladı. Böylece kendisini Arap olarak tanımlayan bu kuzeyli elitler, sömürgecilerle çok daha doğrudan ve organik bir bağ kurdu. İngilizler de bağımsızlık öncesindeki geçiş sürecinde devlet yönetimini teslim etmek için güneylileri tamamen yok sayarak yine bu kuzeyli Arapları eğitti. Sürecin sonucunda güneyi dışlayan ve neredeyse tamamen Arap kökenli kuzeylilerden oluşan bir oligarşik hükümet kuruldu.

Fanon, ana ülkenin burjuvazisi ile sömürgenin burjuvazisi arasındaki önemli farka dikkat çeker: Ana ülkenin burjuvazisi, köklü bir sermayeye, hukuki ve ekonomik anlamda yerleşik koruma sistemlerine sahip güçlü bir sınıftır. Buna karşılık sömürgede yeni oluşan milli burjuvazi böylesi güvenli bir zeminden yoksundur. Bu yüzden milli burjuvazi, halkın geri kalanını ezmek pahasına kendi gücünü korumak ve büyütmek için sömürgeciden devraldığı güç yapılarını ve baskı araçlarını aynen taklit eder. Çoğu zaman kendilerini hâlâ o devirdikleri sömürge yönetiminin nüfuz alanına sıkışmış olarak bulurlar. Bu da ülkeyi ekonomik açıdan eski işgalci güce bağımlı kılmaya devam eder. Sudan örneğinde, sömürge sonrası egemen sınıfın bu köksüz yapısı, ülkeyi yalnızca eski emperyal gücün değil her türlü dış odağın da baskılarına açık hale getirmiştir.

Yeni kurulan birçok hükümet, eski sömürgecilerinden gelen askeri yardımları ve eğitim desteğini kabul etmek zorunda kalır. Ordusu ilk etapta İngilizler tarafından donatılan ve eğitilen Sudan’da da senaryo değişmedi. Bu askeri iş birliği, Sudan’ın Arap-İsrail Altı Gün Savaşı’nda İngiltere’nin takındığı tutum nedeniyle 1967 yılında tüm diplomatik bağları koparmasına kadar sürdü.

Askeri Darbeler ve İç Savaş Dönemi 

Neredeyse tamamen kuzeylilerden oluşan bu yeni hükümet yapısına geri dönecek olursak güneyliler yönetimden dışlandıkları bu tablodan derin bir rahatsızlık duydular ve ülkeyi ilk iç savaşa sürükleyecek fitili ateşlediler. Bu kanlı çatışma süreci, 1972 yılında Addis Ababa Anlaşması’nın imzalanmasına kadar sürdü.

Bu dönemde Sudan, ardı arkası kesilmeyen siyasi çalkantılar ve askeri darbelerle sarsıldı. Bağımsızlığın üzerinden henüz üç yıl geçmişken, 1958 yılında Başbakan İsmail el-Azhari ve Genelkurmay Başkanı Tümgeneral İbrahim Abbud iş birliğiyle kansız bir iç darbe gerçekleştirildi. Ülkenin en üst makamına Tümgeneral Abbud geçerek yönetimi sivil başbakandan devraldı. Bu durumun arkasında, muhtemelen halkın belini büken ekonomik sıkıntıların yanı sıra el-Azhari’nin seçimi kaybedeceği ve dolayısıyla kendi kişisel çıkarlarının zarar göreceği endişesi yatıyordu.

Ancak Sudan halkı için işler iyi gitmedi. Zira Abbud, sivil yönetime geri dönme niyetinde olmadığı gibi halkın endişelerine yol açan temel ekonomik sıkıntıları çözecek güce de sahip değildi. Zaten o da koltuğunda sadece birkaç yıl kalabildi ve 1964 yılında devrildi. Bunu takip eden yıllarda istikrarı sağlayamayan ya da kayda değer bir değişim yaratamayan bir dizi geçici hükümet kuruldu. Bu durum, 1969 yılında sivil hükümete karşı bir darbe düzenleyerek askeri yönetimi geri getiren ve ülkenin ilk uzun soluklu diktatörü olan Albay Cafer Nimeyri’nin iktidara gelmesine yol açtı.

Nimeyri’nin, tartışmalı da olsa iyi bir başlangıç yaptığı söylenebilir. Nitekim 1972’de Addis Ababa Anlaşması’nı imzalayarak ilk iç savaşın sona ermesini ve ülkenin yaklaşık on yıl boyunca barış içinde yaşamasını sağladı. Ancak bu huzur ortamı kalıcı olmadı. Nimeyri, 1983 yılında ‘Eylül Yasaları’ olarak bilinen şeriat hükümlerini uygulamaya koyma girişiminde bulundu. Bu hamlenin amacı muhtemelen muhalif güçlerin başarısız darbe girişimlerinin ardından yönetimdeki konumunu sağlamlaştırmak adına Sudan Müslüman Kardeşler örgütüyle bağlarını güçlendirmekti. Bazı tarihçiler ise bu radikal değişimi, Nimeyri’nin kişisel yaşamında Ebu Kurun Sufi tarikatına yönelmesine bağlamaktadır.

En nihayetinde bu durum, iç savaşın küllerinden yeniden doğmasına ve çatışmaların başında ana muhalif güç olan ve ağırlıklı olarak güney bölgelerinde konuşlanan Sudan Halk Kurtuluş Ordusu’nun (SPLA) kurulmasına yol açtı. Savaşın bu şekilde yeniden patlak vermesi 1984 ve 1985 yıllarında yaşanan şiddetli kuraklık dalgası ve tam da 1985’te IMF politikalarının yürürlüğe konmasıyla birleşince ülkede kitlesel protestolar başladı. Neticede Nimeyri devrildi ve Mısır’a kaçmak zorunda kaldı.

Darbenin ardından yönetimi devralan geçici askeri konsey, gücü kısa süre sonra Sadık el-Mehdi liderliğindeki etkisiz bir koalisyon hükümetine devretti. Ancak bu geçici hükümetler ne ülkeyi kemiren hizipçilik ve yolsuzluğun önüne geçebildi ne de güneyle olan savaşı bitirecek, şeriat ceza kanunlarını yürürlükten kaldıracak veya IMF ile bir anlaşmaya varacak etkili politikalar üretebildi. Bu kırılma noktasında, Sudan’da ilk petrol yataklarının keşfedildiğini belirtmek gerekir çünkü bu keşif, ilerleyen dönemde Sudan petrolünün en büyük alıcılarından biri haline gelecek olan Çin gibi küresel güçlerin dikkatini yeniden bölgeye çekti.

İç İktidar Savaşları 

Koalisyon hükümetine karşı halkta biriken bu öfkeyi fırsata çeviren Ömer el-Beşir ve askeri cuntası, 1989 yılında yönetimi ele geçirdi. Takip eden on yıl boyunca Beşir yönetimi, Arap nüfusunun daha az olduğu batı ve güney bölgelerini tamamen gözden çıkarma pahasına başkent Hartum’u ve kuzey bölgelerini kayırmakla suçlanacaktı.

Halkta biriken bu öfke, 2000’lerin başında somut bir güce dönüşerek iki büyük grubun kurulmasına yol açtı: Sudan Kurtuluş Hareketi/Ordusu (SLM/A) ve Adalet ve Eşitlik Hareketi (JEM). Bu yeni örgütlerin kurulmasını tetikleyen en büyük etkenlerden biri de o dönem elden ele dolaşan ‘Kara Kitap’ (The Black Book) adlı gizli bir el yazması oldu. Bu kitap, kuzey bölgesinin ülke nüfusunun yüzde 5’inden bile daha azını oluşturmasına rağmen devlet kademelerindeki makamların neredeyse yüzde 80’ini elinde tutarak siyasi mekanizmada nasıl orantısız bir hakimiyet kurduğunu tüm detaylarıyla gösteriyordu.

Bu gruplar; Eritre, Libya ve Çad gibi diğer Afrika ülkelerinden lojistik ve silah desteği alarak hükümetle mücadele edebilecek bir güce ulaştılar. İlk bakışta, Kaddafi yönetimindeki Libya’nın, Sudan’daki Arap-İslam eksenli bir hükümete karşı savaşan militan gruplara destek akıtması tuhaf görünebilir. Ancak bu stratejinin arkasında birkaç önemli neden yatıyordu. İlki, bölgedeki bu çatışma ortamının Kaddafi’ye kendisini bölgesel bir ‘arabulucu’ olarak konumlandırma fırsatı sunmasıydı. İkincisi ise Libya dışında askeri bir gücü destekleyip büyüterek bu gücü ileride Libya içindeki olası başkaldırı ve isyanları bastırmak amacıyla kendi hükümetinin doğrudan elini kirletmesine gerek kalmadan bir aparat olarak kullanabilmekti. Bu durum, dış aktörlerin ileride meyvelerini toplamak adına Sudan topraklarında askeri güçler yetiştirmelerinin tarihteki ilk belirgin örneğini teşkil eder.

Eritre de bağımsızlığından bu yana Sudan ile yaşadığı gergin diplomatik ilişkiler nedeniyle o dönemde bu grupları silahlandırmaktan geri durmadı. Nitekim Asmara yönetimi, Sudan’ı Eritre hükümetine saldıran cihatçıları desteklemekle suçlarken Sudan da benzer bir ithamla Eritre’nin Sudan Kurtuluş Hareketi/Ordusu’na (SLM/A) kol kanat gerdiğini iddia ediyordu.

2002 yılına gelindiğinde Sudan hükümeti, güneydeki ikinci iç savaşın neredeyse yirminci yılına girmesinin şokunu yaşarken bir yandan da Darfur bölgesinde hızla büyüyen ve organize olan muhalif güçlerin endişesiyle karşı karşıyaydı. Geçmişte bizzat askeri darbelerin içinde yer almış ve onlara şahitlik etmiş olan el-Beşir, benzer bir senaryonun kurbanı olmaktan endişe duyuyordu. Bu noktada asıl soru şuydu: Askeri gücü artırırken, bu gücün dönüp dolaşıp kendi rejimini hedef alma riskini nasıl bertaraf edecekti? Aranan cevap, kuzeyde filizlenen milis yapılanmasının hiçbir engelle karşılaşmadan büyümesine göz yummak, hatta bu büyümeyi silahlandırmaktı.

Bu hamle, Cancavid milislerinin (daha sonra RSF olarak anılacak) tarih sahnesine çıkışının ilk adımıydı. ‘Cancavid’ kelimesi bazen ‘at sırtındaki şeytanlar’ olarak tercüme edilir ki 80’lerin sonu ile 90’ların başında köyde yaşayan bir çiftçiyseniz, bu oldukça isabetli bir tanımdı. Çünkü bu yapılar, köylere at sırtında düzenledikleri kanlı baskınlarla ünlülerdi. İdeolojik kökleri Pan-Arabizm akımına dayanan bu milisler, görünüşe bakılırsa daha kurulma aşamalarındayken Kaddafi hükümeti tarafından eğitilmişlerdi.

Hükümetin resmi silahlı kuvvetlerinin dışında, yarı özerk bir milis yapılanmasının önünü açmak Beşir’e çeşitli avantajlar sağladı. İlk olarak bu güç, resmi orduya karşı stratejik bir denge unsuru oluşturuyordu. Böylece gelecekte yapılabilecek olası bir darbe girişimi, hem Sudan Silahlı Kuvvetleri (SAF) hem de Hızlı Destek Kuvvetleri (RSF) yüksek komuta kademesinin aynı anda ikna edilmesini gerektirecekti. Oysa bu iki yapının öncelikleri birbirinden farklı, hatta birbiriyle çatışma halinde olabilirdi. İkinci olarak bu milisler, hükümete ciddi bir askeri takviye sağladı. Bu takviye, devlet güçlerinin hem güneydeki iç savaşla hem de doğuda Eritre destekli saldırılarla mücadele ederken ne kadar yıprandığı ve sınırlarını zorladığı göz önüne alındığında rejim için kritik bir önem taşıyordu.

Savaş Suçları 

Son olarak bu milis yapılanması, 2003-2005 yılları arasındaki soykırım döneminde işlenen savaş suçlarıyla hükümet arasındaki doğrudan bağı koparan bir paravan işlevi gördü. Soykırımın en şiddetli olduğu dönemdeki saldırıların çoğunun resmi orduyla ortak operasyonlar şeklinde yürütüldüğü açık olsa da resmi yapının dışındaki bir gücün varlığı, hükümete en vahşi eylemlerin sorumluluğunu üzerinden atma ve suçlamaları savuşturma imkanı tanıdı.

Ve bu vahşi eylemleri gerçekleştirdiler: Soykırımın en şiddetli yaşandığı 2003-2005 yılları arasında doğrudan şiddet, salgın hastalıklar ve kıtlık nedeniyle yaklaşık 300 bin insanın hayatını kaybettiği tahmin ediliyor. Cinsel şiddet sistematik bir silah olarak her yere yayılmış, zorunlu göç dalgaları durdurulamaz bir boyuta ulaşmış ve yiyecek bulmak imkansız hale gelmişti. Tüm bu vahşetin, büyük ölçüde Arap kökenli olmayan Fur, Zaghawa ve Masalit etnik gruplarını doğrudan hedef aldığını da akılda tutmak gerekir.

2002 yılından itibaren tırmanan uluslararası kamuoyu baskısı, nihayet 2005 yılında Kapsamlı Barış Anlaşması’nın (CPA) imzalanmasını sağladı ve böylece güneyde uzun yıllardır süren iç savaş son buldu. Anlaşmanın maddeleri arasında altı yıllık bir geçiş (deneme) sürecinin ardından güney halkına kesin bir bağımsızlık referandumu hakkı tanınmasının yanı sıra petrol gelirlerinin paylaşımı, kuzey ile güney arasında adil kamu istihdamının sağlanması ve güney bölgelerinde şeriat hukukunun kaldırılması gibi kritik hükümler yer alıyordu.

Bu gelişme, özerklik mücadelesi veren Güney Sudanlılar için oldukça olumlu bir adım olsa da Darfur’da tüm hızıyla süren çatışmaları durdurmaya yetmedi. Oradaki şiddet, dalgalı bir seyirde devam etti. Üstelik hükümetin Cancavid milislerine desteklemeye devam etmesi bu yapılanmanın her geçen gün palazlanmasına, kontrolsüz bir güce ulaşmasına neden oldu.

2011 yılına gelindiğinde Güney Sudan halkı, ezici bir çoğunlukla bağımsızlık yönünde oy kullanarak Afrika’nın en genç ülkesi oldu. Bu bölünmeden kısa süre sonra, 2013 yılında Darfur bölgesindeki muhalif gruplarla mücadele etmek amacıyla Cancavid milisleri yeniden yapılandırılıp aktif hale getirildi ve Hızlı Destek Kuvvetleri (RSF) resmi olarak kuruldu. Yeni kurulan bu ordu, vakit kaybetmeden Sudan Silahlı Kuvvetleri’nin (SAF) desteğiyle köylere yönelik kanlı baskınlarını sürdüreceği Darfur cephesine sürüldü.

RSF birlikleri, 2016-2017 yılları arasında Husilere karşı savaşmak üzere Yemen’de de yoğun bir şekilde konuşlandırıldı. Bu operasyonun tüm finansmanı Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan tarafından karşılanıyordu. İddialara göre RSF’nin lideri Hamedti, bu savaştan milyarlarca dolar haksız kazanç elde etmişti. Ödemeleri doğrudan dolar olarak alıyor, askerlerin maaşlarını ödemek için bu parayı karaborsa kurları üzerinden Sudan pounduna çeviriyor ve aradaki devasa farkı kendi cebine indiriyordu. Bu süreç RSF için hem mali açıdan hem de askeri eğitim ve tecrübe yönünden son derece verimli bir ilişki oldu. Ciddi bir fon desteğine kavuşan orduya, Yemen cephesinde deneyim edinmiş, kıdemli askerler geri dönüyordu.

Bu süreç bizi, ülkenin kuzeyinde protestoların patlak vermeye başladığı ve sonunda el-Beşir’in görevden alınmasına yol açan 2018 yılına getiriyor. Bu yakın tarihi bir sonraki yazımızda ele alacağız.

 

[1] Franz Fanon, Yeryüzünün Lanetlileri (1961, London: Penguin 1965)p..51.

 

Bu yazı ilk olarak Counterfire’da yayınlanmıştır. Yolculuk Çeviri Kolektifi tarafından Türkçeleştirilen bu metinde editöryal değişikliklere gidilmiştir. Yazının orijinal halini okumak için tıklayınız.

 

 

Tweet

Önerilen İçerikler

İran açıkladı: Laricani hayatını kaybetti

İran açıkladı: Laricani hayatını kaybetti

Mart 18, 2026
Neb-i Şit Bölgesinde İsrail-Hizbullah Gerilimi

Neb-i Şit Bölgesinde İsrail-Hizbullah Gerilimi

Mart 16, 2026
Sınıfsal Bakış | Küresel savaşın İran cephesinde son durum

Sınıfsal Bakış | Küresel savaşın İran cephesinde son durum

Nisan 14, 2026

Pöpüler İçerikler

  • CHP, “Mutlak Butlan” ve Demokrasi Mücadelesi – Tuner Tekin yazdı

    CHP, “Mutlak Butlan” ve Demokrasi Mücadelesi – Tuner Tekin yazdı

    0 shares
    Share 0 Tweet 0
  • Şiirin ve kavganın ustası: Nâzım Hikmet – Tuner Tekin yazdı

    0 shares
    Share 0 Tweet 0
  • Nazi Almanyası’nın Sovyetler Birliği’ne Saldırısının 85. Yılında: Faşizm ve Emperyalizm – Tuner Tekin yazdı

    0 shares
    Share 0 Tweet 0
  • Sınıfsal Bakış | 13. yılında Gezi Direnişi

    0 shares
    Share 0 Tweet 0
  • DEV-TEK: Sermaye için değil, halk için bilim mücadelemizde bize omuz ver; bizimle yürü!

    0 shares
    Share 0 Tweet 0
No Result
View All Result
  • Anasayfa
  • Blog
  • Çeviri
  • Dünya
  • Gündem
  • Sınıfsal Bakış

Adali Labs tarafından üretilmiştir.