Dünyadan ve bu topraklardan bir Nâzım Hikmet geçti, arkasında hiç sönmeyecek bir umut, bitmeyecek bir kavga bırakarak…
Yazıları, oyunları en önemlisi şiirleriyle insanlığın yarın düşüne eşsiz katkıda bulunmuş, ışık tutmuş büyük usta Nâzım Hikmet’in 63. ölüm yıl dönümü bugün. Nâzım Hikmet’i 20. yüzyılın en önemli şairlerinden biri ya da Anadolu topraklarının yetiştirdiği en büyük ozan gibi ifadeler kullanarak tanımlamak abartı değildir. Gönlü ve gözü mühürlü olmayan hiç kimsenin itirazı da olmaz buna. Ancak onu, şiirine, hayatına temel rengini veren bir başka niteliğini anmadan anlayamaz ve anlatamayız. Ötesi, bu özelliğini bir yana bırakarak anlattığımızda onu anmış da sayılmayız.
Komünisttir Nâzım Hikmet. Ve çok iyi bir şairdir. Ancak bu ikisinin olağanüstü güzellikteki bileşimiyle; umut, sevda, özlem, kavga başka hiç kimsenin yapamadığı kadar derin ve güçlü imgelerle şiire dönüşebilmiştir. Öyle ya, komünist bir yüreğe sahip olmadan, Che’nin çocuklarına bıraktığı mektupta bir devrimcinin en önemli özelliği olarak ifade ettiği “başkalarının acısını yüreğinde hissetmeden” o hepimizi hayran bırakan ölümsüz mısralar nasıl ortaya çıkabilirdi ki.
“Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.”
İnsan olana ve insanlığa sevdalı bir komünist şaire ait olabilirdi bu mısralar ancak. Onun şiirindeki güç, anlam derinliği gıdasını insanlığın yarın düşüne inanmaktan, ona sevdalı olmaktan alır.
Nâzım’ın yazdıklarına, mısralarına, aşkına, özlemlerine varıncaya dek hayatındaki hemen her şeye damgasını vurmuştur komünistliği.
Yarın düşümüzün vaat ettiği güzelliği; “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür/Ve bir orman gibi kardeşçesine” diyerek en harikulade biçimde ifade ettiren de odur. Şiiri, sanatı salt bir kişisel uğraş olarak görmeyen, ezilenlerin, sömürülenlerin, eşitlik, özgürlük mücadelesinin aracı haline getiren, dünyanın dört bir yanında yaşanan hiçbir acıya duyarsız kalmayan baştan ayağı güzellik, baştan ayağı yürektir Nâzım Hikmet.
Sömürücüler, ezenler insanlığı onların egemenliğine karşı mücadeleye çağıran, isteklendiren, kavgaya sevdalı hale getiren mısraların şairine sınırsız nefret beslediler. Onu hapse attılar, şiirlerini yasakladılar, sürgün ettiler. Türkçenin en büyük şairine ölmeden iki yıl önce; “yazılarım otuz kırk dilde basılır/Türkiye’mde Türkçemle yasak” mısralarını yazdırdılar. Ancak başarılı olamadılar. Nâzım Hikmet şiirinin o olağanüstü gücüyle her türlü engeli, yasağı aştı. Zeten kim, hangi güç böylesi güçlü mısraların derin etkisine karşı bir şey yapabilirdi ki:
Topraktan ateşten ve denizden
doğanların
en mükemmeli doğacak bizden…
ve insanlar ellerini
korkmadan
düşünmeden
birbirlerinin ellerine bırakarak
yıldızlara bakarak:
– “Yaşamak ne güzel şey!”
diyecekler;
bir insan gözü gibi derin
bir salkım üzüm gibi serin
bir ferah
bir rahat
bir işitilmemiş şarkı söyliyecekler…
Hiçbir ağaç
böyle harikulâde bir yemiş vermemiş
olacaktır
Ömrü boyunca ona komünist duruşu ve kavgası dolayısıyla hayatı dar eden egemenler ölümünden sonra onu bir kartpostal şairine dönüştürmeye çalıştılar. Ancak bu da tutmadı. Bugün hala ömrünü insanlığın özgürlük ve eşitlik kavgasına adamış bu sevdalı yürekten süzülüp gelen mısralar, insanlığın en onurlu kavgasının safında dövüşen insanların inancını pekiştiriyor, onunla yeni tanışanları ise kavgaya isteklendiriyor.
Ne mutlu bize ki, böyle büyük bir şairin dizelerini kendi dilinde okuyabiliyoruz.



