Emperyalist saldırganlığın dünyanın hemen her yerinde tüm gücüyle sahnede olduğu bir sürecin içindeyiz.
Tam da böyle bir süreçte, Türkiye egemenleri 36. NATO Zirvesi’ne ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Duvarlar boyanıyor, yollar yapılıyor, gecekondu mahalleleri brandalar ile hapsediliyor, sokağa çıkma yasakları ilan ediliyor, hastane randevuları ve akla hayale gelmeyecek pervasızlıklar olanca hızıyla hayata geçiriliyor. Dahası tüm memleket adeta Guantanamo benzeri bir işkencehaneye ve hapishane merkezine dönüştürülüyor. Sadece bugün itibariyle 250’ye yakın devrimci ve muhalifin tutuklanması, ev hapsi alması dahi bunun göstergesidir.
Hukuk hak getire. Önleyici tutuklama adı altında adeta sindirme faaliyetinin en karanlık tablosuyla karşı karşıyayız.
Bakmayın siz kimi ulusalcı çevrelerin bu zirveyi NATO’nun çözülüşünün ya da son toplantısının işareti olarak yorumlamasına. Ya da Ankara zirvesi üzerinden alınacak kararlara ilişkin analiz kasanlara. Dünden bugüne NATO zirveleri yıllardır yalnızca diplomatik buluşmaların değil emperyalist müdahalelerin, askeri stratejilerin ve yeni siyasal yönelimlerin ilan edildiği platformlar olmayı sürdürüyor. Sahne değişse de oyun aynı kalıyor.
İçeride derinleşen ekonomik ve siyasal kriz koşullarında, yalnızca Trump’ın gelişi için inşa edilen havalimanına milyarlarca lira harcanması da bu tablonun bir parçasıdır. Bu harcama, AKP iktidarının Türkiye oligarşisi adına emperyalist merkezlere verdiği taahhütlerin sembolik bir karşılığıdır. Başka bir ifadeyle bu tablo, “Teşekkürler Trump, teşekkürler ABD, teşekkürler NATO” mesajının somutlaşmış hâlidir.
Trump’ın, “Bu toplantı Türkiye’de ve ev sahibi Erdoğan olmasaydı katılmazdım.” sözleri de aynı ilişkinin karşılıklı niteliğini ortaya koymaktadır. Bu açıklama yalnızca diplomatik bir nezaket değil, verilen sözlerin ve sürdürülen iş birliğinin açık bir onayıdır. “Aferin Erdoğan” demenin başka bir biçimidir.
Sözler alınmış, sözler verilmiş, sözler tutulmuştur!
Asıl dikkat çekici olan ise emperyalist çıkarlar çerçevesinde şekillenen dış politikanın içeride nasıl bir siyasal tahkimatla desteklendiğidir. Butlan kararlarından yerel yönetimlere yönelik operasyonlara, kayyum uygulamalarından devrimcilere dönük siyasi av denebilecek zorbalığa kadar uzanan geniş yelpaze, baskı mekanizmalarının sistematik biçimde genişletildiğini göstermektedir.
Dolayısıyla yaşananlar bütünlüklü bir siyasal stratejinin parçalarıdır.
Bu çerçevede emperyalizm ile Türkiye oligarşisinin çıkarları iç içe geçmektedir. Siyasal iktidarın izlediği çizgi de bu ilişkinin sürekliliğini sağlayan temel araçlardan biri olarak işlemektedir. Bu nedenle içeride kurulan baskı düzeni, yalnızca iç siyasetin değil, dış politik yönelimlerin tamamlayıcı unsurudur. Bunu biliyoruz.
Bu bağlamda ele alınan tüm projeler faşizmin en gaddar yöntemleri olarak karşımıza çıkıyor.
Öykü basittir. Ne yanlış anlamaya, ne de tekil çıkarlar ile açıklanabilecek boyutun çok ötesindedir.
Yaşananlar, emperyalizm, Türkiye oligarşisi ve onun siyasi iktidarının ihtiyaçlarını karşılayan bir sürecin tamlayıcı unsurudur. Dolayısıyla faşizmdir. Tekelci sermayenin, finans kapitalin en gerici, en şoven, en emperyalist unsurlarının açık terörcü diktatörlüğüdür.
***
Boğazlar ve Adana’da kurulan yeni karargahlar, Karadeniz’de yaşanan provokasyonlar, Avrupa savunma teraneleriyle birlikte yaratılan çatışma ekseninin koçbaşı olma çabası ve misyonu işte tam da bu anlamda bir tahkimatı zorunlu kılmaktadır. Yaratılan burjuva muhalefete dahi tahammüllün olmadığı, kendi muhalefetini yaratma çabası da tam da bu biçimiyle anlamını bulmaktadır.
Yıllardır AKP iktidarı ile sürdürülen tüm emperyalist projelerin bugün güncel ihtiyaçlar dahilinde ileriye taşınacak olması en kullanışlı aparatın gözetiminde ve işbirlikçiliğinde gerçekleşecektir. AKP bunun sinyalini vermiştir. Muhalefetin kendi çizdiği sınırlar içinde biçimlendirilmesinin nedeni de demokratikleşme ve çözüm maskesi adı altında yürüttüğü manevraların anlamı da budur.
Sadece bu kadar mı?
Tabi ki değil.
NATO’nun çıkarlarını korumak uğruna Ankara’dan Balıkesir’e, Karabük’ten Van’a, Mardin’den Zonguldak’a uzanan neredeyse Türkiye’nin tamamına yayılan siyasi operasyonlar ve tutuklamaların nedeni de budur. Korku imparatorluğunu içselleştirmek, kalıcı hale getirmek, dikensiz gül bahçesi yaratmaktır.
Emperyalizm ve Nato ittifakı dün olduğu gibi bugün de bir askeri saldırı örgütü olarak varlığını sürdürmek durumunda. Türkiye kapitalizmi ise tarihsel gelişimi boyunca emperyalist sistemle kurduğu bağımlılık ilişkileri içinde şekillenmiştir. Bu nedenle Türkiye’nin siyasal yönelimleri salt iç dinamiklerle açıklanamaz. Bakmayın siz Ortadoğu’nun en güçlü ülkesi biziz teranelerine. Al gülüm ver gülüm ilişkisi içerisinde yaşanan ve çelişki gibi görünenler “ne olur pastadan bir parça daha” talebidir.
Bugün “istikrar” adı altında sunulan tablo, gerçekte içeride ve dışarıda yürütülen kapsamlı bir siyasal ve askeri tahkimatın görüntüsüdür. NATO Zirvesi yalnızca uluslararası bir toplantı değil; bu tahkimatın ilan edildiği ve yeni dönemin yönelimlerinin teyit edildiği siyasal bir eşik niteliği taşımaktadır.
Sizden korkmuyoruz!
Onlar sözlerini vermiş, sözlerini tutmuş olsun.
Gözden kaçırdıkları tek şey uyguladıkları tüm gaddarlığa rağmen baş eğmeyen bir direniş çizgisinin bu topraklarda saldığı köktür. Dün 6. Filoya secde ederek, genelev duvarlarını boyayarak emperyalistlere ev sahipliği yapanlar, devrimci gençliğin direnişi karşısında nasıl başarısız olmuşlarsa bu tarihsel devamlılık ve meşruiyet karşısında bir kez daha kaybedeceklerdir.
Ankara adliyesi koridorlarında yankılanan “Sizden korkmuyoruz” haykırışı tam da bunun ifadesidir.
Çünkü bu haykırış Filistin’in çığlığıdır. Bu haykırış İran’da okulları bombalanarak katledilen çocukların çığlığıdır. Bu haykırış bir avuç asalağın çıkarı için yoksul bırakılan milyonların çığlığıdır.
Bu yüzden meşrudur, bu yüzden haktır.
Bu yüzden güçlü, bu yüzden yenilmezdir.
Ne yapsanız beyhude ne yapsanız çaresizsiniz.
Adliye koridorlarından yükselen o sese yenileceksiniz.
Sizden korkmuyoruz!



