Marx ve Engels, insan toplumunun ve içinde yaşadığımız dünyanın dinamiklerini anlamamıza öncelik ettiler. Onlar, bu dünyayı sadece yorumlamanın değil, dünyamız ve halkların iyiliği için harekete geçmenin önemini vurguladılar.
Daha sonra, Sovyetler Birliği olacak topraklarda gerçekleşen ilk sosyalist devrimin ve Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Batı Avrupa’daki işçi hareketinin yenilgiye uğramasının ardından, Marksist teorinin gelişiminde ayrışmalar meydana geldi.
Bazen ‘‘Batı Marksist’’ felsefi gelenek olarak adlandırılan şey, Gyorgy Lukacs’ın Tarih ve Sınıf Bilinci’ne kadar uzanır. Lukacs, Hegelci diyalektiği kullanarak proletaryanın tarihin ‘‘özdeş özne-nesnesi’’ olduğunu öne sürdü; ona göre işçi sınıfı tarihsel koşulların hem ürünü hem de itici gücüydü.
Antonio Gramsci, kapitalizmin ideolojik hakimiyet yoluyla, yani ‘‘kültürel hegemonyası’’ ile birlikte zorlama ve güç yoluyla iktidarını koruduğunu öne sürerek bu analizi geliştirdi.
Lukacs da Gramsci de komünistti. Lukacs kısa ömürlü Macaristan Sovyet Cumhuriyeti’nde (Mart-Ağustos 1919) kültür bakanı oldu. Gramsci 1926’da Mussolini tarafından tutsak edilene kadar İtalyan Komünist Partisi’nin bir lideriydi.
Onun Hapishane Defterleri Marksist teori ve pratiğe önemli bir katkı sağlamaya devam etmektedir. Bu eserler, kapitalizmin ekonomik tabanının yanı sıra kültürel ‘‘üstyapısını’’ da ele aldığından, özellikle akademisyenler tarafından ilgi görmüştür; bu akademisyenlerin çoğu komünist olmaktan oldukça uzaktı, bazıları ise açıkça anti-Marksistti.
Leninizm’in çürütülmesi olarak gördükleri metropol kapitalist merkezlerdeki sosyalist devrimlerin yenilgisinden etkilenen bazı ‘‘Batı’’ Marksistleri, Marksizm’in ekonomik ve politik mücadeleye olan etkisinden çok, felsefi yorumuyla ilgilenmeye başladılar.
Kapitalist toplumun tartışmasız başarısını analiz ederken, ideoloji, kültür, sınıf bilinci, hegemonya ve öznellik gibi meselelere odaklandılar. Çoğu entelektüel ve üniversite akademisyenleri, diyalektiği doğanın kendisiyle değil, insan ve sosyal çevrelerin arasındaki (özne-nesne ilişkisi) olarak gördü.
Bu durum, Marksist teoride bir tür uçuruma yol açtı. Engels, Marx’a göre ikincil olarak kenara itildi; bir asistan olarak görüldü. Onun ‘‘Doğanın Diyalektiği’’ en iyi ihtimalle bir sapma olarak görüldü. Bunun ardından, Sovyetler Birliği’nde, özellikle Stalin döneminde diyalektiğin gelişimi ve uygulaması (örneğin tarım, kozmoloji ve jeoloji), mekanik, dogmatik ve (Lysenko döneminde) katastrofik olarak değerlendirildi.
‘‘Batı Marksizmi’’ terimi, New Left Review dergisinin editörü Perry Anderson tarafından, Considerations on Western Marxism (Batı Marksizmi Üzerine Düşünceler) kitabı ile birlikte yaygınlaştırıldı. Anderson’a göre Batı Marksizmi ‘‘yenilginin bir ürünüydü’’: Rus Devrimi’nin Avrupaya yayılmasının ve İkinci Dünya Savaşı öncesi, sırası veya sonrasında Sovyetler Birliği’ne düşman güçlerin saldırılarının, ülkenin gelişimine olan etkilerinin bir ürünüydü.
Bazı “solcu” entelektüeller, emperyalizmin askeri ve ekonomik saldırganlığına karşı koyabilecek bir devlet kurmanın çelişkili gerçekleriyle yüzleşemediler ve SSCB’nin kurulmasıyla birlikte iktidarın konsolidasyonunun, başta Çin, Vietnam ve Küba olmak üzere Afrika ve Latin Amerika’da da sömürgecilik karşıtı devrimlere ilham verdiğini görmezden geldiler ya da reddettiler.
1923 yılında kurulan Frankfurt Toplum Araştırmaları Enstitüsü ile bağlantılı akademisyenler ve siyasi muhalifler (aralarında 1930’dan itibaren enstitünün müdürlüğünü üstlenen ve Nazi döneminde enstitüyü ABD’ye taşıyan Max Horkheimer, Theodor Adorno, Walter Benjamin, Herbert Marcuse ve Jürgen Habermas’ın da bulunuyordu) Batı Avrupa toplumunun sosyal ve siyasi üstyapısını incelemeye koyuldular.
Dünyayı değiştirme çabasından vazgeçerek akademiye sığındılar; önde gelen eleştirmenlerden biri olan Gabriel Rockhill’in ifadesiyle ‘‘Avrupa merkezli sosyal şovenizm […] gerçekte var olan sosyalizmin dogmatik bir şekilde reddi’’ ile simgeleşen felsefi ve estetik meseleleri tercih ederek, siyasi ve ekonomik meselelerden (özellile sınıf ve emperyalizm meselesi) uzaklaştılar.
Buna bir örnek, bu alandaki birkaç kadından biri olan Hannah Arendt’tir. Arendt, Stalin dönemindeki SSCB’yi Hitler Almanyası ile ‘‘totalitarizm’’ açısından eşit gören Soğuk Savaş kimliğine geçmiştir.
Bazı Batılı Marksistler, her ne kadar öncelikle akademik bağlamda olsa da, Marksist teorinin gelişimine katkıda bulundular. Bazıları siyasi olarak da aktif oldu. ‘‘Yeni Sol’un babası’’ olarak adlandırılan Maruse, 1943-53 yılları arasında CIA’nın öncülü olan Stratejik Hizmetler Ofisi ve ABD Dışişleri Bakanlığı’nda çalıştı. Baskıcı hoşgörü ve desublimasyon gibi kavramları yaygınlaştıran Marcuse, aynı zamanda ABD’nin Vietnam’ı bombalamasına açıkça karşı çıktı ve 1960’ların öğrenci protesto hareketlerine katıldı. Bunun eylemselliği teşvik edip etmediği ya da etkisiz bir tartışmanın içine çekip çekmediği belirsizdir.
Ona göre, bu akımın temsilcileri için “Marksist teorinin değişim değeri” ile “Batı Marksizminin getirdiği yenilik ve özgünlük”, “insanlığın kurtuluşu için kullanım değerinden daha önemlidir.”
Güncel bir örnek, Marx ve Marksizm’e yeni başlayan öğrenciler arasında (azalan) popülaritesi bazen Batı Marksizmi’nin yeniden canlanması olarak görülen Slavoj Zizek’tir; ancak Rockhill’e göre, Zizek’in NATO’nun Rusya’ya karşı yürüttüğü vekalet savaşına verdiği destek ve Küba’nın sosyalizmi inşa etmedeki zorlu görevini küçümsemesi ile birlikte, Batı Marksizmi “son nefesini” vermiştir.
Daha da önemlisi, bugün entelektüellerin, farkında olsunlar ya da olmasınlar, Marksizmin “Batı”daki gelişiminde Amerika’nın rolünün araçları olarak CIA tarafından kullanıldığına dair giderek artan kanıtlar bulunmaktadır. Böylece “nihayetinde kapitalist çıkarlarla uyumlu bir Marksizm versiyonu” üretildiği ileri sürülmektedir.
Frankfurt Okulu, Rockefeller Vakfı’nın Marksizm-Leninizm Projesi aracılığıyla finanse edilmiş olup, en önde gelen temsilcilerinden bazıları doğrudan ABD hükümetinin hizmetine geçti; bu durum aynı zamanda onların akademiye girişinde bir sıçrama tahtası işlevi gördü. CIA, USAid, Psikolojik Strateji Kurulu gibi ABD kurumları ile özellikle Ford, Rockefeller ve Carnegie gibi “büyük üçlü” kurumsal vakıflar bu süreçte rol oynadı.
Yeni bir “Soğuk Savaş”ın yeniden alevlenmesiyle birlikte destek devam etmektedir. Londra Üniversitesi’ne bağlı, 2004 yılında Žižek’in uluslararası direktörlüğünde kurulan Birkbeck Beşeri Bilimler Enstitüsü ve onun “Eleştirel Teori Yaz Okulu”, milyarder George Soros’un Açık Toplum Vakıfları tarafından finanse edilmektedir.
Rockhill’e göre:
“Batı Marksizmi yalnızca emperyalist üst yapının organik bir uzantısı değildir; aynı zamanda dünyanın önde gelen emperyalist devleti ve onun kapitalist egemen sınıfı tarafından doğrudan şekillendirilmiş ve desteklenmiştir.”
Ancak “Batı Marksizmi” terimi yanıltıcıdır. Ayrım, “Batılı” ve Sovyet Marksistleri arasında değil, “batı” (küçük harfle) Marksizminin kendi içindeydi.
Bu “Batılı” toplum kuramcılarının yanında ve büyük ölçüde onların gölgesinde kalanlar arasında Komünist Parti Tarihçiler Grubu ile ilişkilendirilen birçok ünlü isim de dâhil olmak üzere Marksist tarihçiler ve politik iktisatçılar bulunuyordu.
Bunun yanında radikal fizikçiler, kimyacılar, biyologlar ve çok yönlü bilim insanları da vardı; onların çalışmaları bugün ana akım bilimin içine yerleşmiştir. Hepsi teorik çalışmayı siyasal bağlılıkla birleştirmişti.
Bu durum bugün de, Atlantik’in her iki yakasındaki düşünsel mirasçıları için geçerliliğini sürdürmektedir. Batı’daki (küçük “b” ile) Marksizm canlılığını korumaktadır; ancak daha da önemlisi güneyde ve doğuda da yaşamaya devam etmekte, dünyayı yalnızca anlamaya değil aynı zamanda değiştirmeye devam edebileceğimize dair umut vermektedir.
Bu yazı ilk olarak Morning Star Online’da yayınlanmıştır. Bahar Güldü tarafından türkçeleştirilmiştir. Yazının orijinal halini okumak için tıklayınız.



