O gün doğan çocuklar şimdi 46 yaşındalar. 12 Eylül Askeri Faşist Darbesi’nin üzerinden neredeyse yarım yüzyıl geçti. O günleri ve öncesinde yaşananları hiç bilmeyenlere, o atmosferi solumamış kuşaklara anlatmak belki biraz zor. Ancak ne acıdır ki içine itildiğimiz ve soluksuz bırakıldığımız bugünkü düzenin ana hatları itibarıyla o günlerden bir farkı yok.
12 Eylül 1980’den başlayalım…
Darbe yapıldı; parlamento kapatıldı, siyasi partiler feshedildi, sendikaların kapısına kilit vuruldu, grevler süresiz yasaklandı. Devrimciler, sosyalistler, sendikacılar, aydınlar ve öğrenciler kitlesel biçimde gözaltına alındı; ağır işkencelerden geçirildi, zindanlara dolduruldu, sürgüne zorlandı. Darağaçları kuruldu.
12 Eylül rejiminin bilançosu, yalnızca istatistiksel verilerle özetlenemeyecek kadar ağır bir sınıfsal kıyımdı: Yaklaşık 650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, 210 bin dava açıldı, 230 bin kişi askeri mahkemelerde yargılandı. 7 bin kişi hakkında idam cezası istendi, 517 kişiye idam cezası verildi ve 18’i devrimci 50 kişi idam edildi. Binlerce insan işinden edildi, on binlerce dernek ve kitle örgütü kapatıldı. İşkencede katledilenlerin sayısı resmi kayıtlarda dahi 171 olarak yer aldı, gerçekte ise sayı çok daha fazlaydı. Başta Diyarbakır, Mamak ve Metris olmak üzere hapishaneler birer sistematik işkence ve imha merkezi olarak çalıştırıldı.
Ancak 12 Eylül’ü yalnızca bu ağır faşist devlet terörü ve baskı tablosuyla açıklamak, olgunun tarihsel özünü eksik bırakmak olur.
Çünkü 12 Eylül, en yalın tanımıyla, Türkiye kapitalizminin içine düştüğü derin birikim krizini aşmak ve sermayenin uluslararası entegrasyonunu sağlamak üzere devreye sokulmuş siyasi ve askeri bir faşist darbedir.
Bu kısmı biraz açalım:
12 Eylül faşist darbesinden yaklaşık sekiz ay önce, 24 Ocak 1980 kararları açıklandı. Bu karar paketi; Türkiye ekonomisinin sermayenin önündeki tüm kamusal engellerden arındırılması, emeğin ucuzlatılması, iç talebin baskılanarak ihracata dayalı bir birikim modeline geçilmesi ve yabancı sermayenin sınırsız hareket alanına kavuşturulması programıydı.
Lakin bu nitelikteki radikal bir sermaye programının önünde aşılması gereken tarihsel bir engel vardı: Örgütlü işçi sınıfı ve yükselen devrimci hareket.
1970’li yıllar boyunca gelişen grevler, fabrika işgalleri, kitlesel mitingler ve toplumsal karşılığı giderek büyüyen devrimci, sosyalist mücadele, sermayenin emek üzerindeki mutlak tahakkümünü kurmasını engelliyordu. İşçi sınıfının sendikal örgütlülüğü ve devrimci hareketin toplumsal gücü, 24 Ocak kararlarının yürürlüğe girmesinin önündeki esas barikattı.
İşte bu nedenle 24 Ocak ile 12 Eylül’ü birbirinden koparmak mümkün değildir. 12 Eylül, 24 Ocak kararlarının kanlı bir süngüyle hayata geçirilmesinden başka bir şey değildir. Sermaye sınıfı, kendi krizini aşmak için toplumsal direncin askeri postal altında ezilmesini talep etmiştir.
TİSK Başkanı Halit Narin’in o dönemde sarf ettiği şu söz, darbenin sınıfsal karakterini hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak açıklıkta özetliyordu:
”Bugüne kadar hep işçiler güldü, şimdi gülme sırası bizde.”
Narin’in bu sözleri, işçilerin insanca yaşam mücadelesi vermesinin ve örgütlü olarak mevzi kazanmasının sermaye cephesinde nasıl bir kriz yarattığını tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyordu.
Gerçekten de 12 Eylül’ün ardından kazanan mutlak anlamda sermaye sınıfı oldu. Ücretler reel olarak geriletildi, sendikal haklar yok edildi, grev hakkı fiilen imkansız hale getirildi.
12 Eylül’ün tarihsel anlamı tam da burada yatmaktadır: Darbe Türkiye kapitalizminin neoliberal restorasyonunu sağlayan sınıfsal bir karşı-devrimdir.
Sömürge Tipi Faşizm/Sömürge Tipi Demokrasi ve 12 Eylül’ün Sofistike Devamı: AKP, Saray Rejimi ve Türk-İslam Sentezi
12 Eylül değerlendirilirken düşülen en büyük liberal yanılsama, geçmişte var olduğu varsayılan “ideal bir burjuva demokrasisinden” bugün uzaklaşıldığı iddiasıdır.
Oysa Türkiye’de hiçbir dönem Batı anlamında hakiki bir burjuva demokrasisi var olmamıştır. Türkiye rejimi; 1960’lardan itibaren gelişen, 12 Mart’la birlikte oligarşi içindeki hakimiyetini pekiştiren emperyalizme bağımlı tekelci sermaye tarafından biçimlendirilmiştir. Bu yapı, sandığın meşruiyet örtüsü kılındığı, kriz anlarında ise zora başvurmaktan çekinmeyen bir “sömürge tipi faşizm / sömürge tipi demokrasi”dir.
12 Eylül, bu sömürge tipi demokrasinin kurucu ve açık askeri faşizm kılıfıyla yeniden inşasıydı. Cunta belirli bir sürenin ardından kışlasına çekildi, seçimler yapıldı, parlamento biçimsel olarak yeniden açıldı. Ancak 12 Eylül’ün kurduğu sınıfsal altyapı varlığını kesintisiz sürdürdü. Daha da önemlisi; 12 Eylül’le başlayan bu tarihsel parantez kapanmamış, AKP eliyle kurulan Saray Rejimi ile derinleşerek devam etmiştir. Saray Rejimi, 12 Eylül’ün basit bir taklidi değil; onun hem ideolojik hem iktisadi hem de siyasal açıdan çok daha sofistike bir aşamasıdır.
Nitekim 12 Eylül rejimi, devrimci hareketi ve işçi sınıfını yalnız fiziksel zorla ezmekle yetinmemiş; bu hareketlerin ülkede bir daha aynı kitleselliğe erişememesi için Türk-İslam Sentezi ideolojisini devlet eliyle seferber etmişti. Zorunlu din dersleri, genişletilen tarikat alanları ve şovenist-mukaddesatçı söylemle toplum ideolojik olarak depolitize edildi. Bugün hüküm süren AKP ve MHP ortaklığı (Cumhur İttifakı), 12 Eylül’ün laboratuvarında hazırlanan bu projenin bizzat devlet gücüyle harmanlanmış cisimleşmiş hali ve öz çocuklarıdır.
Öte yandan ideolojik alandaki bu tahakküm, 12 Eylül’ün 24 Ocak kararlarıyla başlattığı neoliberal yıkım programının da yürütücüsü oldu. Cumhuriyet tarihinin en büyük özelleştirme yağmaları bu dönemde gerçekleşmiş, kamusal mülkiyet peşkeş çekilmiş, grev yasakları sıradanlaştırılmış ve sendikal örgütlenme fiilen imkansız hale getirilmiştir. Uluslararası finans kapitalle kurulan organik ilişkiler derinleştirilerek Türkiye, ucuz emek ve güvencesizlik kıskacında küresel sermayeye çok daha sofistike biçimlerde bağımlı kılınmıştır.
İki rejim arasındaki nitel süreklilik tam olarak buradadır: 12 Eylül kurumları açıkça lağveden kaba bir askeri faşizmdi. Saray Rejimi ise sandık ve parlamento gibi biçimsel kabukları muhafaza ederken; dinci-gerici rıza mekanizmalarını, sermayenin sınırsız talanını, yargısal vesayeti ve devlet gücünü tek bir odakta toplayan esnek ama kurumsallaşmış bir faşist pratik inşa etti. Bu rejim giderek olgunlaştırıldı ve bugün bir tür açık faşist nitelik kazandı.
İşte bu yüzden devlet mekanizmasının niteliği değişmedi. Dün 16 yaşındaki çocukların yaşını büyüterek idam sehpasına gönderen, Mamak ve Diyarbakır zindanlarını işkencehaneye çeviren zor aygıtı; bugün NATO’yu protesto eden gençlerin hapishanelerde kaburgalarını kırmakta, 16 yaşındaki Ömer’leri hapsetmekte, tecrit rejimini F Tiplerinden havalandırmasız “Kuyu Tiplerine” taşımaktadır. Seçilmiş belediyelere atanan kayyumlar, yargının iktidar sopasına dönüştürülmesi, Deniz Göktaş örneğinde olduğu gibi bir mizah esprisinin dahi tutuklama konusu yapılması, Osman Kavala veya Selahattin Demirtaş davalarında görüldüğü üzere hukukun askıya alınması ve sermaye çevrelerine tanınan cezasızlık zırhı… Tüm bunlar aynı sınıfsal düzenin ve faşist icraatın güncel araçlarıdır.
Mağduriyet Değil, Tarihsel Öznellik: Devrimci İrade
Tüm bu ağır baskı, tecrit ve rejim tablosunun karşısında dururken düşülen en büyük tuzaklardan biri, tarihi ve o dönemin devrimcilerini yalnızca pasif birer “mağdur” olarak ele almaktır. Devrimcileri kurban kategorisine hapsetme çabası, -niyetten bağımsız olarak- darbenin sınıfsal hedefleriyle tam bir uyum içindedir.
Oysa o yıllarda işkencehanelerden geçen, idam sehpasını adımlayan, hapishanelerde direnen insanlar basit birer kurban değildi. Necdet Adalı, Erdal Eren, Mustafa Özenç, Hıdır Aslan ve adını tarihe kazıyan binlerce devrimci; pasif bir mağduriyetin değil, sömürünün ve eşitsizliğin ortadan kalktığı başka bir dünya için dövüşen tarihsel öznelerdi.
Onlar, kapitalizmin ve emperyalizmin insanlığı mahkum ettiği kölelik düzenine karşı tarihi kendi elleriyle yapmaya soyunmuş iradenin temsilcileriydi. Ne yaptıklarını ve olası sonuçlarını bilerek yola çıkmışlardı. Adlarını altın harflerle insanlığın gerçek tarih kitabına yazdırdılar.
12 Eylül cuntası ve onun güncel mirasçısı olan Saray Rejimi, yalnızca örgütleri dağıtmayı ya da insanları hapsetmeyi hedeflemedi. Asıl hedef; devrimci alternatif düşüncesini, örgütlü mücadele fikrini ve işçi sınıfının tarihi değiştirme potansiyelini toplumsal hafızadan kökünden kazımaktı. Topluma zerk edilen “siyasetten uzak dur, örgütlenme, biat et” pasifizmi, bu öznelliği tasfiye etme aracıydı.
Bu yüzden 12 Eylül’ü anmak; geçmişin acılarına ağıt yakmak ya da mağduriyetleri listelemek değildir. 12 Eylül’ü anmak; o devrimci öznelliği yeniden kuşanmak, o isimlerin hangi sınıfsal ve politik hedef doğrultusunda dövüştüğünü hatırlamak ve faşizmin karşısındaki devrimci iradeyi sahiplenmektir.



