Meşhur hikayedir: Bir araştırmacı kurbağalar üzerine bir deney yapmaktadır. Kurbağayı masaya koyup “Zıpla!” der; kurbağa zıplar. Araştırmacı defterine not düşer: “Dört bacaklı kurbağa komutla zıplıyor.” Sonra kurbağanın bacaklarını teker teker kesmeye başlar. Her bacak kesildiğinde aynı komutu verir, kurbağa güçsüzce de olsa zıplamaya devam eder. En nihayetinde son bacağı da kestikten sonra masadaki kurbağaya tekrar bağırır: “Zıpla!” Kurbağada tık yoktur. Araştırmacı büyük bir ciddiyetle defterini açar ve nihai bilimsel sonucunu kaydeder: “Bütün bacakları kesilen kurbağanın kulakları duymamaktadır.”
Türkiye’de siyasi iktidarın kendi kurup yönettiği yapı karşısında takındığı tutumu özetleyen son derece çarpıcı bir hikayedir bu.
AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın dün katıldığı Uluslararası Adalet Zirvesi’nde yaptığı konuşmada küresel adalet mekanizmalarına dair söyledikleri, bu fıkrayı akla getirdiği gibi memleket ahvalini bilenler açısından da “Hey Allahım, aklıma mukayyet ol!” kabilindendi. Öyle ya, Türkiye’de yargı bağımsızlığı, hukuk, hak ve özgürlükler, anayasal güvenceler hususunda çeyrek asırlık yönetim sorumluluğunu taşıyan bir anlayışın temsilcisi olarak Erdoğan’ın şu sözlerine karşı başka ne tepki verilebilirdi:
”Vicdan ve hakkaniyetin terk edildiği yerde adalet olmaz. Kanun önünde eşitliğin göz ardı edildiği bir hukuk sisteminde adalet olmaz… Kabul edelim ki neresinden tutsanız elinizde kalan bir sistem var.”
”Birileri odadaki fili görmemekte ısrar etse de mevcut sistemin hakkaniyetli ve sürdürülebilir olmadığını herkes biliyor. Uluslararası hukuk neredeyse askıya alınmış durumda. Uluslararası anlaşmalar deyim yerindeyse hükmünü yitirmiş durumda. Uluslararası mahkemelerin verdikleri kararlar aynı şekilde uygulanamaz durumda. İlkeler, normlar, sistemin merkezinde yer alan kurallar… Bunların tamamı ayaklar altına alınmış durumda.”
Uluslararası hukuk insan olsaydı muhtemelen “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!” derdi. “İleri demokrasi” iddiası artık pek dillendirilmiyor lakin Erdoğan başta olmak üzere her ağzını açan iktidar yetkilisi Türkiye’nin bir “demokratik hukuk devleti” olmasından dem vuruyor. Ülkenin hali ise ortada: Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmadığı, uluslararası sözleşmelerden bir gecede çıkıldığı, mahkeme kararlarının ve hukuki normların tartışmaya açıldığı, halk iradesinin hiçe sayıldığı, muhalif belediyelere devletin tüm olanakları kullanılarak el konulduğu, her türlü itirazın susturulmaya çalışıldığı bir ülkede yaşıyoruz.
Herkes için malum olan bu hatırlatmanın ardından, yukarıda alıntıladığım konuşmada geçen “uluslararası” sözcüklerinin yerine “Türkiye’deki” kelimesini koyun ve yeniden düşünün: Tespitler gerçeklik değerinden bir şey kaybediyor mu, yoksa Türkiye’nin somut gerçekliğiyle çok daha güçlü bir biçimde mi örtüşüyor?
Her şey bu kadar açıkken akla şu soru geliyor: Ortadaki tabloyla bu derece çelişen açıklamalarla ne elde edilmeye çalışılıyor? İnsanların gözünün içine sokularca sergilenen bu kural ve kaide tanımazlık neyin nesi? Rejimin gerçek niteliği bu elbette. Ancak soru, bunun neden bir kamuflaja ihtiyaç duyulmadan icra edildiği.
Kuşkusuz bu durum bir yandan elde başka bir yöntemin kalmamış olmasıyla ilgilidir; ancak daha önemlisi, yıkıcı bir güç gösterisi olarak işe yaradığının bilinmesinden kaynaklanmaktadır. Yani karşımızda bilinçli bir yönetme stratejisi vardır. Göstere göstere sergilenen bu hukuksuzluk, iktidarın kendi tabanında “Liderimiz, iktidarımız o kadar güçlü ki kuralları koyan da bozan da kendisi” duygusu yaratarak bir sadakat ve güç büyüsü üretmektedir. Muhalif kesimde ise “Ne yaparsak yapalım değiştiremiyoruz” hissiyle malul, derin bir kabulleniş ve siyasi felç hali yaratmayı hedeflemektedir.
Uluslararası arenada ise bu tutum, bir yandan “sözünü esirgemeyen güçlü lider” imajı oluşturma amacına hizmet etmektedir. Diğer yandan, kendi ülkesinde mahkeme kararlarını ve halk iradesini fiilen yok sayan bir anlayış; küresel ölçekte “kanun önünde eşitlik” nutukları atarak kendi sınıfsal ve hukuki gerçekliğini bir sis perdesinin arkasına gizlemeye çalışmaktadır.
Sonuç olarak, Erdoğan’ın “Hak ve özgürlüklerin aşındığı bir ortamda adalet kendisine yer bulamaz” tespiti ne kadar doğruysa, ülkedeki tablonun uygulayıcısı olması da o kadar somut bir gerçekliktir. Sermayenin çıkarlarını ve piyasa koşullarını korumak adına grevlerin engellendiği, hak ve özgürlüklerin yok sayıldığı, halkın derin bir ekonomik yıkımın içine itilerek açlık ve yoksulluk sınırı altında bir yaşama mahkum edildiği bir ülkede uluslararası alanda “kanun önünde eşitlik, adalet” dersi vermenin zerre kadar inandırıcılığı yoktur.
Özcesi; karşımızda duran kurbağanın hareket edemeyişini kulaklarının duymamasına bağlayan o “muazzam” teşhis yöntemidir.
Enkazı Aşmanın Yol Haritası ve Birleşik Mücadele
İktidarın, devletin tüm olanaklarını ve aygıtlarını arkasına alarak toplumsal muhalefetin üzerine aşamalı şekilde çullandığı bu vasatta yaratılmak istenen o “değiştirilemezlik” hissi ve siyasi felç hali gerçektir. Derin bir moralsizlik ve hiçbir saldırıyı karşılayamayacak durumda olma (grogi) hali de bir vakıadır. Düzen muhalefetinin bu tabloyu değiştirebilecek niyeti, donanımı ve iradesinin olmadığı da açıktır. Tespih taneleri gibi saçılmış duran toplumsal muhalefetin sağlam bir hat etrafında yeniden toparlanması gerekmektedir. Tam bu noktada devrimci güçlerin sahip olduğu irade, kararlılık ve öncülük gücüne duyulan ihtiyaç çok yakıcı hale gelmiştir.
Bu görev ancak tek tek sahip olduğumuz olanakları biraraya getirerek başarılabilir. Tek başımıza, yalıtılmış ve dağınık mevzilerde durarak bu muazzam baskı aygıtını göğüslemek mümkün değildir. Kendimizi başta olmak üzere yerel direnç odaklarını ve hak mücadelelerini yan yana getirdiğimizde tablonun rengi değişecektir.
Umut; sokakta, işyerinde, mahallede ve yaşamın her alanında kuracağımız birleşik iradededir. Yan yana gelmek, ortak paydaları öne çıkararak birleşik bir hatta buluşmak artık ertelenemez, acil ve hayati bir görevdir. Egemenlerin kendi yarattığı enkazın üzerinde sahnelediği o kurgusal gösteriyi boşa çıkaracak yegane güç; bir araya gelmiş, örgütlü ve ne istediğini bilen halkın öz gücüdür.
10 Ekim’de katledilen canlarımızı anıyoruz
Bir takvim yaprağı daha kanıyor bugün. Ne çok katledildik, ne çok acı çektik… Ama bize düşen, her gün kurumuş bir çiçeğe dokunur gibi hüzünlenmek değil; o hüznü hafızaya, o solmayan güzelliği adil bir geleceğin sarsılmaz iradesine dönüştürmek olmalı. Gar Meydanı’nda yarım kalan o gülüşlerin beklentilerini incitmeyecek bir yol tutturmalıyız. Hayallerini, kavgalarını sırtlayıp yarına taşıdıkça hep bizimle olmaya devam edecekler. Yoldaşlar ölümsüzdür…



