Yolculuk Haber Merkezi
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz ve ekonomi yönetimi tarafından 6 Eylül 2026 tarihinde resmen ilan edilen yeni Orta Vadeli Program (2027-2029 OVP) özde krizin maliyetini işçi sınıfının sırtına yükleyen, sermayenin birikim rejimi önündeki tıkanıklıkları aşmayı hedefleyen sınıfsal bir metindir.
Karl Marx ve Friedrich Engels Komünist Manifesto’da, “Modern devlet erki, tüm burjuvazinin ortak işlerini yürüten bir komiteden başka bir şey değildir.” der. Sermaye birikim krizlerinin derinleştiği dönemlerde sermaye devleti, tam da bu işlevi yerine getirerek “toplam kapitalistin” kurumsal organı olarak devreye girer. Yılmaz’ın sunumuyla kamuoyuna duyurulan OVP hedefleri ve politika bileşimleri; sermaye fraksiyonların arasındaki gerilimleri yönetme, emeğin milli gelirden aldığı payı düşürme ve devleti doğrudan sermaye transferinin ana kaldıracı kılma amacına hizmet etmektedir.
OVP metninde en göze çarpan ilk unsur, daha önce ilan edilen dezenflasyon hedeflerinin fiilen rafa kaldırılmasıdır. Nitekim yıl sonu enflasyon hedeflerinin belirgin şekilde yukarı çekilmesi ve önceki OVP’deki tek haneli enflasyon vaatlerinin ötelenişi, teknik bir tahmin hatası değil, sermayenin karlılık oranlarını koruma amacına matuf sınıfsal bir tercihtir.
Uygulanan ekonomi politikası, bir yandan uluslararası sıcak paraya ve yerli rantiyelere yüksek faiz imkanı sunarken, diğer yandan döviz kurunu görece baskılayarak TL’yi değerleme üzerine kuruludur. Programın “Maaş ve Ücret Güncellemeleri” ile “Gelir Politikaları” maddelerinde yer alan esnekleştirme vurguları ve gerçekleşen değil, “hedeflenen enflasyon” bazlı ücret ayarlama yaklaşımı, enflasyonun gerisinde kalan maaş güncellemeleriyle işçi sınıfının satın alma gücünü kesintisiz biçimde eritmektedir. Metinde böbürlenilerek sunulan “büyüme”den emekçilere refah payı ayrılması hiç düşünülmemiştir. Bu, sermayenin artı-değer oranını yükseltme (sömürüyü derinleştirme) stratejisinin doğrudan bir sonucudur.
Bu anlamda “Kişi Başına Düşen Millî Gelirin 20 Bin Doları Aşması” hedefi de tam olarak bu ekonomi-politik mekanizmanın ürünüdür. Kişi başına milli gelir hesaplamasının bireylerin gerçek gelirleriyle doğrudan ilişkisinin olmaması bir yana bu rakam mevcut haliyle de bir illüzyondan ibarettir. Çünkü yüksek enflasyon nedeniyle mal ve hizmet fiyatları katlanarak artmış üstelik bunun döviz karşılığı kurun yüksek faiz ve döviz müdahaleleri yoluyla baskılanmasıyla olması gerekenden yukarıda tutulmuştur. Yani dolar bazlı GSYH yapay biçimde şişirilmiştir.
Kur ve fiyat manipülasyonuna dayanan bu matematiksel illüzyon, ekonomik yıkıma maruz bırakılmış halkın mutfağındaki boşluğu kapatmamaktadır. Öte yandan düşük kur politikası; gıda, barınma, ulaştırma ve enerji gibi temel yaşam araçlarını emekçiler için ödenemez boyuta taşırken, kurgusal dolar zenginliğinin sağladığı imkanları tamamen ithal lüks tüketime erişebilen burjuva kesimlerin kullanımına sunmaktadır.
Sermaye İçi Gerilimler ve OVP’deki “Seçici Destek” Maddeleri
Kemer sıkma ve yüksek faiz odaklı daraltıcı politikalar; finans sermayesinin ve dış finansman ihtiyacının beklentilerine yanıt verirken, sanayi sermayesi ve bilhassa emek-yoğun, düşük ücretli ihracat modeline dayanan sektörlerde tıkanmalara yol açmaktadır. İşte yeni OVP, tam da sermaye içi bu çelişki ve gerilimleri yönetme misyonunu da üstlenmektedir.
Burjuvazinin farklı kesimleri (sanayi odaları, ihracatçı birlikleri vb.) yüksek finansman maliyetleri karşısında sıkışırken, iktidar genel sıkılaştırma rejimini bozmadan OVP metnine koyduğu somut maddelerle devreye girmektedir. Kısaca ifade etmek gerekirse:
Yatırım Taahhütlü Avans Kredileri (YTAK) limitlerinin yükseltilmesi yoluyla imalat sanayi ve stratejik sektörlere kamu sübvansiyonlu uygun koşullu kredi kanallarının açılması,”Süreç Odaklı Yatırım Teşvik Sistemi”, HIT-30 ve Teknoloji Odaklı Sanayi Hamlesi gibi maddelerle de finansman maliyetlerinin önemli bir kısmının kamu (Hazine) üzerine alınması sağlanmaktadır.
Bu maddeler, küresel çapta da gözlemlenen yeni “devletçilik” eğiliminin Türkiye’ye özgü bir yansımasıdır. Buradaki devletçilik; toplumsal faydayı, kamusal mülkiyeti ya da emekten yana bir planlamayı ifade etmez kesinlikle. Aksine, serbest piyasa retoriğinin tıkandığı noktada devletin riskleri kamulaştırması, karlı alanları sermaye için garanti altına alması çabasının ürünüdür. Sanayicilerin dahi devletin yol göstericiliğini ve seçici finansman tahsisini talep etmesi, burjuva devletinin birikim sürecindeki düzenleyici rolüne duyulan zorunlu ihtiyacı gösterir.
Diğer yandan yeni OVP’de ilan edilen öncelikli reform maddeleri incelendiğinde ortaya çıkan temel gerçeklik müthiş bir sınıfsal asimetridir:
Programın “Finansal İstikrar” ve “Yatırım Evreninin Geliştirilmesi” maddeleri altında; yüksek faiz krizine giren patronlara seçici kredi genişlemeleri, kamu kaynaklı faiz sübvansiyonları ve vergisel muafiyetler sunulmakta, sermayenin değersizleşmesi önlenmeye çalışılmaktadır.
Diğer yandan programın “İstihdam ve Çalışma Hayatı” maddeleri altında ise; “iş gücü piyasasının esnekleştirilmesi”, güvencesiz çalışma modellerinin (kısmi süreli, uzaktan ve esnek çalışma) yasallaştırılması ve kıdem tazminatı ile sosyal güvenlik haklarını aşındıran düzenlemeler sermayenin maliyetlerini düşürmek adına dayatılmaktadır.
Sonuç olarak Yeni OVP, burjuva devletinin “toplam kapitalist” sıfatıyla hazırladığı bir “Sermaye Tahkimat Programı”dır. Program; finans sermayesinin yüksek faiz beklentileri ile sanayi sermayesinin ucuz finansman gereksinimini uzlaştırmaya çalışırken, bu dengenin bütün maliyetini işçi sınıfına ve geniş emekçi kitlelere yıkmaktadır.
Metinde vaat edilen “istikrar”, toplumun değil; artı-değer gaspının, sömürü oranının ve kamu kaynaklarından sermayeye dönük servet transferinin kesintisiz sürmesi istikrarıdır.



