Devrimci Gençlik Dernekleri, son dönemde üyelerine yönelik artan gözaltı ve tutuklama dalgasını değerlendiren kapsamlı bir açıklama paylaştı. Yazıda; operasyonların gerekçesi olarak gösterilen NATO karşıtı eylem yapma şüphesinin yalnızca bir kılıf olduğu savunularak, iktidarın derinleşen yoksulluk ve geleceksizlik karşısında ortaya çıkan kitle dinamiklerini sindirmeyi amaçladığı ifade edildi.
DP’den AKP’ye değişmeyen çizgi
Metinde, mevcut siyasi tablonun Türkiye’nin 1950’li yıllarda Demokrat Parti iktidarı döneminde NATO’ya katılım süreciyle benzerlik taşıdığı öne sürüldü. İktidarın uluslararası emperyalist merkezlerle kurduğu ilişkiler üzerinden bir rejim inşasına giriştiği savunulurken; iç politikada yaşanan baskıların, derinleşen yönetim krizini gizleme ve “seçimsizleştirme” sürecini tahkim etme çabası olduğu kaydedildi. Muhalefetin mevcut kriz karşısında yetersiz kaldığı asıl direncin güvencesizleştirilen ve yoksullaştırılan geniş gençlik kesimlerinden geldiğinin altı çizildi.
19 Mart ve biriken dip dalgası
Açıklamada, son dönemde özellikle 19 Mart eşiğiyle birlikte açığa çıkan toplumsal tepkilerin kendiliğinden bir itiraz içerdiği belirtildi. Bu tepkiselliğin Gezi’den bu yana varlığını koruyan dip dalgasının bir parçası olduğu ifade edilen metinde; reformist solun bu hareketi doğru tahlil edemediği, Devrimci Gençlik Dernekleri’nin ise bu kendiliğinden gelişen enerjiyi programatik, eşitlikçi ve özgürlükçü devrimci bir hatta taşımak için mücadele ettiği aktarıldı.
10. yılda mücadele vurgusu
Yakın zamanda 10’uncu mücadele yılına gireceğini hatırlatan Devrimci Gençlik Dernekleri, hapishanedeki üyelerinin de sokaktaki yoldaşlarının da geri adım atmayacaklarını vurguladı. Operasyonların kendilerini yıldıramayacağını belirten örgüt, açıklamasını baskılara karşı birleşik ve meşru gençlik mücadelesini büyütme çağrısıyla tamamladı.
Devrimci Gençlik Derneklerinin resmi Medium hesabında yayımlanan açıklamanının tamamı şu şekilde;
“Devrimci Gençlik Derneklerine yönelik siyasi polis operasyonları, kitlesel gözaltı ve tutuklamalar; AKP iktidarının, itiraz refleksleri geliştiren gençlik hareketine yönelik saldırganlığının bir parçası olarak karşımıza çıkmaktadır. Bahane her ne kadar NATO şebekesinin düzenlediği zirveyi protesto etme ihtimali olsa da bu tablo coğrafyamızda sıkça anlatılan “kurdun kuzuyu yeme” öyküsünden başka bir şey değildir. Fakat bizim kuzu olmaya niyetimiz yok…
Yakın geçmiş toplumsal hareketlerine bakan herkesin göreceği üzere, Devrimci Gençlik Dernekleri, gençlik kesimlerinin artan itiraz reflekslerine ve henüz sezgisel şekilde aradığı özgürlük ve eşitlik taleplerine yanıt üretmek için daha da önemlisi, bastırılmış ve sefalete terk edilmiş bu gençlik kesimlerini uzun erimli ve programatik bir hatta örgütlemek için mücadele etmiştir.
Temelde karşılaştığımız husus, Devrimci Gençlik Dernekleri bir isyan potansiyelinin devrimci yüklenicisi olma iddiasını örgütlerken, işbirlikçi iktidar sahiplerinin çok yönlü demagojik, hamasi ve hileli engelleme girişimlerde bulunmasıdır. Ancak egemenlerin parça parça görünen, esasen birleşik ve bütünsel olarak sürdürdüğü bu saldırılarına, Devrimci Gençlik Dernekleri de birleşik, kitlesel ve programatik bir karşı koyuşu örgütleyerek cevap vermekten vazgeçmeyecektir.
Yakın gelecekte 10’uncu mücadele yılına ayak basacak olan hareketimiz, şiar edindiği “tarihten geliyoruz” sözünü öylesine bir slogan olarak değil, bugüne kadar biriken tarihsel ve toplumsal mücadelelerin yenilgi ve zaferlerinden öğrendiği bir unsur olarak taşımaktadır. Hem tarihten hem de yakın geçmişteki hareketlerden tespit ettiklerimizi ve öğrendiklerimizi ortaya koyma çabası içindeyiz.
Kuruluştan yeniden kuruluşa: Emperyalizme bağımlılık ve işbirlikçi iktidarlar
Türkiye’nin 1950’li yılların hemen başında, II. Yeniden Paylaşım Savaşı sonrası kurulan dünyada, emperyalist merkezle işbirlikçiliğin tahkimi bağlamında NATO’ya katılma süreci ile bugün AKP’nin NATO’nun yeni dünya düzeni uyarınca yeniden yapılandırılmasına etkin şekilde katılımı oldukça benzer bir örüntüye sahiptir. Demokrat Parti (DP) iktidarı temsil ettiği sınıfların çıkarları doğrultusunda hamasi bir retorik eşliğinde ABD ile büyük borç yükümlülükleri altında ekonomik, siyasal, askeri, sosyal ve kültürel açıdan bağımlılık ilişkilerinin temelini atmıştı. DP, ABD’nin ileri karakolluğu görevini işbirlikçiliğinin çıkarları doğrultusunda ilerletti ve NATO’da etkin bir rol üstlenmek için elinden geleni yaptı.
Bugün AKP ise Sovyetler Birliği sonrası dünyanın yeni düzeninde benzer şekilde hareket ediyor. ABD ve şürekası ile onun vurucu gücü NATO, doksanlı yılların ikinci yarısından beri sürdürdüğü çok yönlü saldırı politikasında, yeni bir nitel aşamaya geçmiş durumda. Her ne kadar tarihsel sınırların nokta atışı belirlenmesi için henüz erken olsa da 2000’li yılların başı ile 2008 uluslararası krizi ile belirginleşen yeni açık emperyalist saldırganlık tutumu COVID-19 pandemisiyle beraber hızlanmış, nihayet açık fiziki boyutları ile nitel olarak elle tutulur bir boyut kazanmıştır.
Beş on seneler insanlık tarihinin ve özel olarak da endüstri dönemi çağdaş insanlık tarihinin içinde uzun sürelere tekabül etmez. Ancak özellikle 2008 sonrası süreç incelendiğinde, Sovyet sonrası dünyanın yeniden taksimi ve buna bağlı emperyalist tahkimat kolaylıkla anlaşılacaktır.
Bu bağlamda, Sovyet sonrası dünyanın yeniden paylaşımı emperyalistlerin daha açık ve doğrudan, hoyratça saldırılarının ana zeminini oluşturuyor. II. Yeniden Paylaşım Savaşı sonrası süreçten bu yana emperyalist hegemonyanın ve pazarın görece marjında kalan Arap coğrafyasında BAAS; Ortadoğu’da ulusal direniş ekseni, oligarşik kapanma eğilimindeki Rusya ile Sovyet bakiyesi dağınık Doğu Avrupa, Balkan, Kafkas idareleri ve çelişkili, piyasa “sosyalisti” Çin gibi unsurlar gerilimin başlıca aktörlerini oluşturuyorlar. Açık emperyalist saldırganlık döneminde tüm bu saydığımız gerilim noktaları tasfiye edilmek istenirken önceki süreçten kalan ilişkiler de uyumlu olarak yeniden dizayn ediliyor. Emperyalist haydutluk ya tasfiye için sert ve hızlı saldırılar gerçekleştiriyor ya da doğrudan saldırılar için yol temizliği yapıyor.
Gelinen aşamada, adına uluslararası kurumlar denilen, yeniden paylaşım mücadelesinin ihtiyaçlarını karşılamaya yeterli olmayan, artık eskimiş ve sürecin ruhu açısından hantallaşmış yapılar da tasfiye ediliyor. Tasfiye edilmeyenler ise bir yeniden kuruluşa tekabül edebilecek cinsten düzenleniyor. BM artık yok sayılıyorsa bu Trump’ın meczupluğunun değil ABD’nin meşruiyet kaygısı gütmediğinin resmidir. NATO da bu tahkimatın önemli bir parçasıdır, bu bağlamda ortada açık saldırganlığa uygun bir yeniden inşa süreci vardır.
Sadece uluslararası kurumlar tasfiye edilmiyor, devletlerin ve rejimlerin yapıları da yeniden inşa ediliyor. Varlığı geçmişin yerel ve küresel sınıf mücadeleleri sonucunda ortaya çıkmış demokratik ve temsili kurumlar, örgütlenmeler ve bunların yasal dayanakları her ülkede farklı derecelerde de olsa tasfiye ediliyor. Kapitalist dünyanın her yerinde demokrasi daralırken milliyetçilik, dincilik ve savaş politikaları yükseltiliyor.
Konu bağlamında AKP, geleneksel işbirlikçilik sürecini yeniden düzenleyip hantallaşan sisteme enerji üretmeye çalışırken tıkanan damarları açmanın peşinde. AKP, yeni açık emperyalist saldırganlık anında, bu yeni düzende işbirlikçiliğini geliştirdiği ölçüde pragmatik açılar elde ettikçe, payının artacağı ve gerekli yaşam enerjisini bulacağı yaklaşımı ile hareket ediyor.
AKP’nin Tom Barrack’ta aradığı, onun da vaat ettiği “meşruiyeti gerekli kılmayan meşruiyet” tartışması da bu bağlamda anlamlı yerini buluyor. AKP kaderini emperyalist haydutluğun zaferine endekslerken tüm kırıntıların iştahı ile efendilerinin sofrasındaki artıklara da göz dikmiş durumda.
Quo vadimus: Türkiye nereye gidiyor?
Bugün AKP, Türkiye siyasal tarihinin geçmiş örneklerindeki gibi işbirlikçi iktidarların görevleri uyarınca kendisine düzen içinde tehdit oluşturabilecek unsurları tasfiyeye girişiyor. Geçmişte DP’nin tahkikat komisyonu, provokasyonlar ve tehditler ile yapmaya çalıştığı şeyleri bugün AKP çok daha kapsamlı ve organize biçimde, çok çeşitli araç ve yöntemlerle yapıyor. Kılıçdaroğlu, Özel, İmamoğlu fark etmeksizin uluslararası şebekelerden beklentiye giren düzen muhalefetinin açık emperyalist saldırganlık süreciyle entegre olma ve hatta aşınan rıza kapasitesini de yeniden tesis ederek görev alma gayretleri olsa da bunun beyhudeliği gün geçtikçe daha aşikâr hale gelmektedir.
Bu noktada temel dinamik ve dolayısıyla temel mesele; yoksulluk ve sefalete mahkûm edilmiş geniş halk kesimleriyle uluslararası sürecin ruhuna uygun politikalar uyarınca büyük proleterleştirme ve güvencesizleştirme dalgasına muhatap olan gençliğin düşmeyen direncidir.
İlerleyen kısımda açmaya çalışacağımız bu durum AKP’nin bir yönetim krizi yaşamasına neden olmaktadır. Bu da emperyalist açık savaş politikalarına işbirlikçilik gayretindeki AKP’nin önünde büyük engel teşkil etmektedir. Yeni sömürge ilişkilerinin icracısı saray rejimi sömürge tipi faşizmin klasik tüm uygulamaları ile programatik ve çok yönlü bir saldırganlığı hayata geçiriyor. AKP; düzen içi odak noktalarını mümkün olduğunca ıslah ederek arıza ihtimalini azaltmak, halkın itiraz ve hatta isyan potansiyellerinin düzen sınırlarını aşma eğilimini yok etmek istiyor. Dolayısıyla düzen içi muhalefeti sınırlayıp güçlü bentler ile çevrelerken devrimcileri tümüyle tasfiye etmek için baskıyı artırmanın peşinde.
AKP; dönüşen ve ABD’nin başını çektiği emperyalist merkezin değişim politikaları uyarınca iktidara taşınmış, özel yetkili bir partidir. Dolayısıyla 12 Eylül cuntasından, neoliberal dönüşüm politikalarından, özelleştirmelerden, istikrarsızlıklardan doğurulmuş bir partidir. 2000’li yılların hemen başında Türkiye’de böylesi bir iktidarın kurulması da bugüne kadar sürdürdüğü politikalar da emperyalizmden ayrı, yalıtık düşünülemez. Ve yine AKP iktidarı altında kalıcı yoksulluğun artması, sefalet düzeninin havuç-sopa ikiliğinde halka dayatılması gibi yeni proleterleştirme ve güvencesizleştirme süreci de tesadüf ya da sıradan bir beceriksizlik değil bilakis iktidarın emperyalizm ile kurduğu işbirlikçiliğin planlı programlı bir şekilde hayata geçirilmesinden ibarettir.
“Bir daha darbelere yer yok” söylemi esasında süreklileşmiş bir darbe iklimi ile emperyalist saldırganlığın kullanışlı bir aracı olmaktan başka bir şey demek değildir. AKP, çeyrek asırda sürekli rol ve kabuk değiştirmiş, emperyalizm lehine bunu başarmış ve yakın geçmişimizde başkanlık sistemi denilen sistemi dayatarak iktidarını fiziken daraltıp saldırılarındaki hızı artırmıştır. Karşısına çıkan engelleri aşabilecek mobiliteye sahip olmak için iktidarının sınırını sarayın bahçe duvarlarına çekmiştir.
Her ne kadar saray rejimi ile kendini somutlayan süreç tipik bir sömürge hukuku örüntüsü ile tasdik ettirilmiş olsa da eşyanın tabiatı gereği bu sistemin de kendinden menkul defoları olduğu kısa zamanda ortaya çıktı. AKP iktidarı kendini, burjuva hukukunu ve bunun işleyişini hiçe sayan geniş yetkiler ile donatırken zaman zaman aktif, pek çok kez pasif, yer yer ufak, bazen güçlü direnç noktaları ile karşılaştı. AKP, kağıt üstünde tüm kaideleri kendine göre dizse dahi halkın itiraz reflekslerini bir türlü dindirmeyi başaramadı. Ancak irili ufaklı direniş, genel olarak da yıkıcı bir isyan potansiyeli yok olana kadar saldırmak ve sindirmek zorunda.
Bu noktada bir yandan kitlelerin sezgisel itirazını ve kendiliğinden hareketi bertaraf etmek isteyen iktidar açık emperyalist saldırganlık dönemiyle birlikte düzen içindeki birikimlere dahi tahammül edemez durumda. Yalın bir ifadeyle; bentlerdeki müesses nizam dengesini kendi lehine kurmak için artık rıza üretme ve ikna etme, yani meşruiyeti kitlelere dayandırma sınırını aşmak gereğini görmüş vaziyette.
Bu durum emperyalist merkezin yaşadığı krizin bir yansıması olduğu kadar yine krizi aşmanın yollarından biri olarak da iktidar programına eklenmiştir. AKP, bir kez daha kabuk değiştirerek yeni sürece adapte olma çabalarken çeperini seçimsizleştirme saldırısı ile güçlendirme gayretine girmiştir.
Öte yandan AKP’nin uzun süredir çeşitli politikalarla yok etmek istediği halkın ateşi ise bir türlü söndürülememiştir. 20 yıllık bir neoliberal dönüşüm sürecinin en işlevsel aleti olarak devreye alınan AKP, geçmiş 25 yılında yoksulluğu kalıcı bir şekilde derinleştirmeye devam ederken güvencesizlik taşlarını geleceksizlik labirentinin zeminine döşemiştir. Rıza ve meşruiyet kaygısı zayıflayan iktidar, artık bu kavramlara ihtiyaç duymayacağı bir düzeni zorluyor.
19 Mart eşiği ve devrimci siyasal hat
Bu zorlamaya karşı 19 Mart’ta halk, yoksulluk ve sefalet; gençlik ise geleceksizlik kıskacı altında eşitlik, özgürlük ve adalet taleplerinin iptidai bir biçimini ortaya koydu. Lavın kendisine bir çatlak bulmasını andıran biçimde üstü örtülmüş ne varsa bu süreçte ortaya çıktı. Bu bağlamda 19 Mart; şu ya da bu şahsın veya partinin özel ve tekil bir itiraz gününe değil, toplumsal kesimlerin basit ve sezgisel kendiliğinden dinamiğinin hareket halinde kesiştiği bir kavşağa tekabül etti.
Aslında 19 Mart’ta ortaya çıkan tepkisellik esasında yeni de değildir. Gezi’de ve 19 Mart’ta kabaran toplumsal dinamik farklı biçimlerde gelişse de temelde aynıdır. AKP’ye hiçbir şekilde ikna olmayan ve ülkenin yüzde ellisinden fazlasını oluşturan; siyasal, örgütsel ve ideolojik açıdan parçalı geniş halk kesimlerinin zaman zaman çeşitli siyasal süreçlerde ve kitlesel itiraz hareketlerinde kendilerini görünür kıldıkları malumdur. Bu dinamiği farklı yönleriyle Cumhuriyet Mitingleri’nden Gezi’ye, Selahattin Demirtaş ve Muharrem İnce’nin seçim kampanyalarından Adalet Yürüyüşü’ne ve 19 Mart’a kadar gözlemlemek mümkündür.
Bu dinamiğe hareket kazandıran kesimler kimi zaman istismar edilmiş ve sahte umutlarla oyalanmış, kimi zaman da kendiliğinden ortaya çıkan patlamalar sönüp gitmişse de esasına bakılırsa tüm magazinel gelişmelerin yanı sıra henüz bu hareket tamamlanmış ya da hareket olarak tanımlanma kabiliyetini yitirmiş durumda değildir. Yerkabuğunun altındaki lav varlığını korumakta, dahası kısa süre evvel bulduğu “19 Mart çatlağı” çıkışının kapandığına dair yorum yapmak için yeterli süre geçmemiştir.
Yine de biz bu noktada fal kâğıdı açmak yerine enerji birikimine odaklanmaya çalışmalıyız. Belki bu anda ve yerdeki çatlak kapanabilir ama asıl madde soğumaktan hâlâ çok uzak. Hasılı mutlaka yeni çıkışlar bulacağı zorunlu bir sonuç.
19 Mart seçimsizleştirme ya da bir başka deyişle demokrasi görüntüsünün son nüvelerini ortadan kaldırma sürecinin tezahür ettiği gündür. 19 Mart kavşağında toplumun çeşitli kesimlerinin ekonomik-siyasal itiraz ve talepleri kesişti. Bu kesişimin iki büyük etkisi vardı: Birincisi düzen siyasetine hizalanmış geniş kalabalıklar bir bütün olarak kemerlerinden kurtulma ihtimalini ortaya koydu. İkincisi kahir ekseriyeti genç olan küme düzen vaatlerinin sınırında olduklarını sezgisel de olsa gördüklerini açıkça ortaya koydular. Bu durum düzen dışı politik unsurun kitle temas yüzeyini artırmada önemli bir role sahipti. İktidar, parçalı, dağınık ve fiziken yalıtık saldırılar ile ilerlemeye çalışırken başta büyük yeni proleterleştirme dalgasına muhatap olan ve yine sezgisel bir telaffuz ile bunu geleceksizlik olarak ifade eden gençlik, saldırının ayrı ve dağınık bir görünüm altında yalıtık olsa da programatik olduğunu anlamaya başladı. Tüm olumlu yanlarına rağmen bu hâlâ sezgisel bir çaresizlikten çıkış refleksinden öteye gitmedi.
Bu noktada “Devrimcinin görevi devrim yapmaktır” düsturuyla sürece görece daha hazır yaklaşan derneğimiz, kendiliğinden hareketi ilk andan itibaren doğruya en yakın şekilde analiz edip anlayarak tüm eksiklerine rağmen planlı, uzun erimli, dolayısıyla programatik, devrimci nitelikli bir hattı örgütlemek için hareket etti.
Reformist sol; kendiliğindenci bu harekete gerektiği önem yerine plansız ve programsız, dolayısıyla hedefsiz bir önem verip geleneksel kitle kuyrukçuluğu reflekslerine geri döndüler. 19 Mart kavşağındaki harekete dönük bu kendiliğindenciliğe tapınma hâli, en kolay yol olduğu gibi etkileri bakımından yine kolayca bir yılgınlığa ve siyasetsizleştirmeye döndü. Zaten aksi de beklenemezdi.
Hareketin ortaya çıktığı ilk andan itibaren “Daima hazır” yaklaşımını hanesine eklemiş olan derneğimiz ise büyük anlamlar yüklenmesine, sahte heyecanlara, kitlenin kaçan bir tren olduğu telaşına ve paniğine kapılmamaya özen gösterdi. Bu ilk andan itibaren siyaset yapabilme kapasitesine, kitleyle artan temas alanında imkânların ve açmazların belirlenmesine alan açtı.
19 Mart sürecindeki kitlenin kendiliğinden hareketine Devrimci Gençlik Dernekleri, refleksifliği ve aksiyonerliği programatik bir hatta taşımak için hızlıca müdahalede bulunmak için çabaladı. Kitle hareketini destekleyen ancak onun arkasına düşmeyen ya da ondan kopup yörüngede salınmayan bir siyasî hat ortaya koymak için çaba gösterdi.
Bu bağlamda saldırının kapsamlı ve çok yönlü olduğu teşhir edilirken önce faşist baskılara karşı özgürlük talebi devrimci içerikle doldurulmaya çalışıldı. Hem eylemi hem de propaganda ve ajitasyon yanlarını içeren bu süreç, uzun ve programatik bir mücadeleye işaret edecek şekilde düzenlenmeye çalışıldı. Bir yandan özgürlük talebi diğer yandan sefalet, yoksulluk ve “geleceksizlik” olarak tariflenen proleterleşme vaziyetini görerek, bu eşitlik sözü içeriği ile buluşturulmaya çalışıldı. Nihayet özgürlük ve eşitlik nitelemelerindeki faaliyet kendiliğinden eylemin dinamiklerini, sınırlılıklarını görerek ona omuz hizasından bilinç taşımak, devrimci bir kanala yönlendirmek için “Bu Pisliği Devrim Temizler” çağrısı yaygınlaştırıldı. Bu yine eylemci bir çağrıyı içerdiği kadar hızlı bir rota ve hedef de sunması açısından berraklaştırılmış bir taktiğin parçasıydı. Kitleler arasında tüm bu taktikler de belirli bir etkiye ulaştı. Zira dost ve düşmanın bu ivmelenmeyi fark ettiğine şüphe bırakmayacak gelişmelerle de karşılaştık.
Devrimci Gençlik Dernekleri’nin kısmi de olsa başarısı bir tesadüf eseri değil, bugün artık geliştirmemiz gerektiğini kabul etmemiz gereken bir dizi hazırlığın ve mücadele pratiğinin eseriydi.
Bu yazı bağlamında önemli bazı noktaları yeterince açamadan sadece değinip geçmemiz gerekti. Ancak tüm bu süreçten bize kalan siyaset yapma yeteneği kazanma çabamız hem ileri adımlarımızı ölçmek hem de yaşadıklarımızdan yarın için yeni dersler çıkarmaktır. Yine bu noktada faşizmin çok yönlü saldırısını doğru anlamak, çok yönlü ve programatik mücadeleyi meşru, militan ve kitlesel şekilde örgütlemek baş siyasi görevimiz olmayı sürdürürken acemiliğimizle yüzleşerek yarın bugünden daha güçlü yürümek de ödevimizdir.
Açık emperyalist saldırganlık döneminde işbirlikçi saray rejimi tarafından NATO gündeminde, temel ilkelerimizden emperyalizm karşıtı mücadele bahanesiyle derneğimize yönelik baskı artsa da bunun çok yönlü saldırının bir parçası olduğunu biliyoruz ve bunun anlaşılmasını istiyoruz. Yukarıda bahsettiğimiz tüm dinamik ve potansiyelleri ile 19 Mart kavşağına çıkan yolların meşruiyetiyle kendiliğinden hareketi devrimci politik bir nitelikte birleştirme çabamız ve hazırlığımızın nihayetinde kitleselleşen hareketimiz faşizmin çok yönlü saldırısının muhatabı olmuştur. Muhakkak doğrusu ve yanlışı ile eksiği ve fazlası ile bu süreç bizim için öğretici olmuştur ve bütün bu satırları yazarken açıkça söyleyebiliriz ki, tüm badirelere karşı yürüyüşümüz sürüyor.
“Devrimci deneyim ve örgütsel ustalık edinilebilen bir şeydir. Yeter ki buna istenmiş olsun.” yaklaşımıyla öncesi ve sonrası ile yakın dönem kitle hareketi bizi hatalarından öğrenmek ve söylediklerini tatbik etmek noktalarında daha da ustalaştırmaktadır.
10’uncu mücadele yılına girerken Devrimci Gençlik Dernekleri geride kalan bu yılların “iyi bir öğrencisi olmayı” büyük ölçüde başarmış, “Daima Hazır” sloganının tatbiki için devrimci bir enerji ortaya koymuş, meşru birleşik bir gençlik hareketinin imkânını hatırlatarak kitle temas alanını artırmış, şimdilerde tüm bu çabasından kopmadan onlarca hapishanede “taşı kırma” zanaatını öğrenmeye çalışarak inanç ve kararlılığını kuvvetlendirmiştir.
Çok yönlü, topyekûn emperyalizm işbirlikçisi faşist baskıya karşı bugün dünden daha güçlü, yarın için bıkmadan yorulmadan faşizmin üstüne bir adım daha atmak için yine hazırlanıyoruz.
Daha şimdiden yeni bir dünyanın coşkusunu duyuyoruz. Her neredeysek orada büyüyen bu yeni hayatı birlikte örgütlemeye çağırıyoruz.
Faşizm nereden saldırıyorsa oradan tek tek ama çok yönlü saldırılarına karşı birlikte hep beraber, sıkılı bir yumruk gibi karşı durmaya çağırıyoruz.
Birleşelim, direnelim, kazanalım!
Devrimci Gençlik Dernekleri”



