Yolculuk Haber Merkezi
Almanya’nın Saksonya-Anhalt eyaletinde bugün yapılan seçimler, yalnızca bölgesel bir siyasi gelişme olmanın ötesinde, Avrupa siyasetindeki dönüşümün önemli göstergelerinden biri de oldu. Sandık çıkış anketlerine göre Neo-faşist Almanya İçin Alternatif (AfD), oyların yaklaşık yüzde 44,5’ini alarak seçimlerden açık ara birinci parti olarak çıktı. Parti, 2021 seçimlerinde aldığı yaklaşık yüzde 21’lik oy oranını iki katından fazla artırırken, geleneksel merkez sağın temsilcisi CDU büyük bir gerileme yaşadı.
AfD’nin bu başarısı, Almanya’da savaş sonrası dönemin siyasal dengelerinin ciddi biçimde sarsıldığını gösteriyor. Ancak bu yükselişi yalnızca “sağın güçlenmesi” ya da “göç karşıtı söylemin etkisi” üzerinden açıklamak, meselenin toplumsal zeminini görmemek anlamına gelir.
AfD’nin yükselişi, kapitalist düzenin yarattığı ekonomik ve sosyal çelişkilerin neo-faşist bir siyasal hareket tarafından nasıl istismar edilebildiğini gösteren güncel bir örnek olarak karşımızda duruyor. Bu sonuç aynı zamanda 2029 yılında yapılması öngörülen seçimlerde AfD’nin büyük bir başarı kazanma ihtimalini de güçlendiriyor.
Seçimin yapıldığı Saksonya-Anhalt, eski Doğu Almanya topraklarında yer alan ve birleşme sürecinin yarattığı ekonomik dönüşümden derin biçimde etkilenen bölgelerden biri.
Almanya’nın birleşmesinden sonra birçok sanayi kuruluşunun kapanması, istihdam kayıpları, genç nüfusun büyük kentlere göçü ve Batı ile Doğu arasındaki ekonomik farkların uzun süre devam etmesi, bölgede güçlü bir hoşnutsuzluk birikimi yarattı.
AfD, bu hoşnutsuzluğu kendi siyasal hattına bağlamayı başardı.
İş güvencesizliği, düşük ücretler, gelecek kaygısı ve devlet politikalarına duyulan tepki gibi gerçek sorunları gündemine aldı; ancak bunların kaynağını gerçekte olduğu gibi neo liberal ekonomik politikalarda değil, göçmenlerde, Avrupa Birliği’nde ve “ulusal değerlerin aşınmasında” buldu. Daha doğrusu böyle resmetti.
Neo-faşist hareketlerin tarihsel gücü de burada ortaya çıkıyor zaten: Toplumsal krizin gerçek nedenlerini gizleyerek, halkın öfkesini başka hedeflere yönlendirmek.
AfD neden bazı emekçi kesimlerden destek bulabiliyor?
AfD’nin oy tabanını yalnızca neo faşist, aşırı milliyetçi çevrelerle sınırlamak, bugünkü tabloyu anlamayı zorlaştırır. Partinin yükselişinde, kendisini mevcut siyasal düzen tarafından temsil edilmemiş hisseden emekçi kesimlerin tepkisi de önemli bir rol oynuyor.
Almanya’da uzun yıllardır uygulanan neoliberal politikalar; çalışma koşullarında kötüleşme, sosyal hakların aşınması ve yaşam maliyetlerinin artması gibi sonuçlar yarattı. Geleneksel olarak işçi sınıfının temsilcisi olarak görülen sosyal demokrat siyaset neo liberal ekonomik politikaların destekçisi hatta uygulayıcısı olduğu ölçüde bu kesimlerle arasındaki bağı büyük ölçüde kaybetti.
AfD tam da bu boşlukta güç kazandı, kazanıyor. Kendini “sisteme karşı çıkan halk hareketi” gibi sunuyor. Emekçilerin gerçek sorunlarını sermaye düzeninin yarattığı eşitsizliklerle ilişkilendirmiyor; aksine sınıfsal çelişkileri milliyetçi ve kültürel çatışmalar üzerinden ifade ediyor.
Bir başka ifadeyle AfD, kapitalizmin yarattığı öfkeyi kapitalizme yöneltmeyen; onu göçmenlere, yabancılara ve “ulusal düşmanlara” karşı örgütleyen bir siyasal hat kuruyor.
Merkez partilerin krizi neo-faşizmin alanını büyütüyor
AfD’nin yükselişi aynı zamanda Almanya’daki merkez siyasetin krizinin de göstergesi.
CDU, SPD ve Yeşiller gibi partiler neo liberal politikaların birer taşıyıcısı ve uygulayıcısı olarak varlıklarını sürdürdüler. Bu politikaların emekçi kesimler nezdinde yarattığı ekonomik yıkımın kendini göstermesi onları bu kitleler nezdinde birer alternatif olmaktan çıkarmaya başladı.
Merkez partiler yakıcı biçimde hissedilen çelişkilere gerçek bir çözüm üretemedikçe, neo-faşist hareketler kendilerini “düzeni değiştirecek güç” olarak sunma fırsatı bulmaya başladı.
AfD siyaseti
AfD’nin siyasetinin merkezinde göçmen karşıtlığı bulunuyor. Parti, ekonomik ve sosyal sorunların kaynağını göçmen nüfus üzerinden açıklıyor.
Oysa Almanya kapitalizmi de diğer gelişmiş kapitalist ülkeler gibi uzun yıllardır göçmen emeğine ihtiyaç duyuyor. Göçmen işçiler daha düşük ücretlerle ve daha güvencesiz koşullarda çalıştırılmaları dolayısıyla Alman sermayesinin gözdeleri aslında.
Sorun, farklı ülkelerden gelen emekçilerin birbirleriyle rekabet etmesi değil; emekçilerin tamamını sermaye karşısında daha kırılgan hale getiren ekonomik düzen.
Neo-faşist siyaset Alman yerli emekçi halkına yaşadıkları ekonomik zorlukların göçmen işçilerin varlığından kaynaklı olduğu propagandası yapıyor ve bu da işçiler arasındaki ortak sınıfsal zemini parçalıyor. Onları ortak çıkarları temelinde birleştirmek yerine, kimlikler ve milliyetler üzerinden bölüyor.
AfD’nin yükselişi yalnızca neo-faşist hareketlerin başarısı olarak değil, aynı zamanda sosyalist sol siyasetin yaşadığı krizin bir göstergesi olarak da değerlendirilmelidir.
Emekçilerin ekonomik ve sosyal taleplerini sahiplenen, kapitalizmin yarattığı eşitsizliklere karşı gerçek bir alternatif oluşturan güçlü bir siyasal hat kurulamadığında, toplumsal öfke sağ ya da neo faşist hareketler tarafından kullanılabiliyor.
Saksonya-Anhalt seçimleri Almanya’ya özgü bir gelişme değil. Avrupa’nın birçok ülkesinde benzer bir tablo ortaya çıkıyor: Kapitalizmin krizleri derinleşirken, bu krizlere verilecek yanıt mücadelenin hangi sınıfsal ve siyasal çizgide örgütleneceğine bağlı hale geliyor.
Neo-faşist hareketler, kapitalizmin yarattığı hoşnutsuzluğu kendi gerici amaçları doğrultusunda kullanmaya çalışıyor. Buna karşı emekçilerin ortak çıkarlarını merkeze alan anti-kapitalist, sosyalist bir siyasal hat varedilmedikçe mevcut gidişatı değiştirmek mümkün olmayacak.



