Gazze’de 20 bini çocuk 73 binden fazla insanı katleden, konutların yüzde 70’inden fazlasını yerle bir eden Siyonist İsrail devleti, destekçileriyle birlikte barbarlığın en çıplak halidir hiç kuşkusuz.
İnsanları uykularında ya da gıda kuyruklarında yok eden bu terörist devlet ve onu arkalayanlar, uygarlık tarihinin en aşağılık insanlık suçlarından birine imza attılar kolektif olarak. Hepsi oradaydı ve insanlık bunu hiçbir zaman unutmayacak…
Siyonist İsrail devlet mekanizmasının en üst kademelerindeki isimler, ancak barbarlara yakışan bir pişkinlikle soykırım suçunu nasıl işlediklerini açıkça ifade ettiler geçmişte.
Örneğin Başbakan Netanyahu, Tevrat’taki “Amalek’in size yaptığını unutmayın, kadın, çocuk, bebek demeden yok edin” pasajına atıfta bulunabildi. Ağzından kan damlayan Savunma Bakanı Yoav Gallant “İnsansı hayvanlarla savaşıyoruz, gıda, elektrik ve su yok”, Cumhurbaşkanı Isaac Herzog da “Gazze’de masum sivil yoktur, tüm halk sorumludur” diyebildiler. Miras Bakanı Eliyahu hepsinden öteye geçerek “Gazze’ye nükleer bomba atmak bir seçenektir” tehdidinde bulundu.
Tüm bunlar, Siyonist devlet makinesinin en tepesinden ilan edilmiş resmi soykırım itiraflarıydı. Böylesine açık ve ağır bir insanlık suçunu bu kadar kolaylıkla ifade edebilmeleri, hiç kuşkusuz sahip oldukları uluslararası desteğin onlara sağladığı cezasızlık zırhına güvenmelerindendi.
İşte bu soykırım suçu, Venedik Film Festivali’nde Özel Jüri Ödülü alan NAZA belgeseli sayesinde bir kez daha ve çok çarpıcı biçimde belgelendi. Siyonist devlete ağır bir tokat atan belgeselin İsrail vatandaşı yönetmenleri Yuval Abraham ile Rachel Szor hemen hainlikle suçlandı, vatandaşlıktan çıkarılma dahil her türden faşist tehdide maruz kaldı. Hatta Netanyahu, belgeselin yarattığı sarsıntıyı göğüsleyemeyip kendi askerlerinin tanıklıklarını dahi “küresel antisemitizmin bir aparatı” ilan etmekten çekinmedi. Siyonist rejim, Yahudi halkının tarihsel mağduriyetini ve “antisemitizm” kavramını, işlediği savaş suçlarını örtbas etmek için absürt bir zırha dönüştürmüş durumda. Evet, tarihsel bir nefret suçu olan antisemitizm, bugün Siyonist devlet aygıtının elinde her türlü insani, hukuki ve politik eleştiriyi boğmak için kullanılan kullanışlı bir sopadan ibarettir artık.
Henüz filmin tamamını perde önünde izleme olanağı bulamamış olsak da, festival gösterimlerinden sızan detaylar, basında yer alan asker tanıklıkları ve yönetmenlerin maruz kaldığı lincin boyutu bile hakikati kavramaya yetiyor. Adını İbranice askeri jargonda “göze alınan/beklenen sivil zayiat” anlamına gelen Nezek Agavi (NAZA) teriminden alan belgesel; İsrail ordusu ve istihbarat bünyesinde görev yapmış 24 asker ve istihbaratçının ağzından, Siyonist devletin nasıl planlı bir soykırım makinesi olarak çalıştığını belgeliyor.
Örneğin yapay zeka sistemleriyle belirlenen hedeflerin; çoluk çocuğuyla aynı evde olduğu bilinen insanların aileleriyle birlikte taammüden nasıl katledildiklerini ortaya koyuyor. Dolayısıyla “siviller canlı kalkan yapıldığı için hayatını kaybetti” aşağılık yalanını da yerle bir ediyor. Siyonist devletin insanlık suçlarını son derece planlı ve örgütlü olarak işlediğini gösteriyor.
Siyonist rejimin ve paramilitar faşist çetelerin belgesel yönetmenlerine kinle, kudurganca saldırmasının, onları “hain” ilan edip vatandaşlıktan çıkarmakla tehdit etmesinin nedeni, belgeselin devlet aygıtının bu kanlı çarklarını ifşa etmesidir.
Modern tarihin bu en açık ve alçakça soykırımını sorumlularıyla birlikte ortaya koyan cesur yönetmenler, belgeselin gösterildiği Venedik Film Festivali’nde salonu dolduran yüzlerce sinemasever ve yurttaş tarafından tam 25 dakika boyunca ayakta alkışlandı.
Bu eşi benzeri görülmemiş tutum; bir yandan soykırıma tabi tutulan Gazze halkına bir ağıt, diğer yandan soykırımcı devlete ve onun ipini elinde tutan emperyalist ağababalarına duyulan nefretin nişanesiydi. Bir anlamda insanlık vicdanının ayağa kalkmasını sembolize ediyordu.
Gazze Soykırımı; emperyalizm, burjuva demokrasisi ve milliyetçilik gerçeğini, bunların içerdiği ikiyüzlülüğü ve çürümüşlüğü de gözler önüne serdi bir kez daha.
Teker teker ele alalım:
Batı Emperyalizminin Riyakarlığı
Gazze’deki soykırım, kendini yüksek perdeden “insan hakları, demokrasi ve özgürlüklerin kalesi” olarak pazarlayan emperyalist Batı bloku devletlerinin Siyonist rejimle doğrudan suç ortaklığıyla gerçekleşti.
Üstelik bu suç ortaklığı; soykırıma karşı ses çıkaranları susturmak, kriminalize etmek gibi toplumsal muhalefete uygulanan devlet şiddetiyle birlikte yürütüldü.
Almanya’da Filistin Kongresi gibi barışçıl buluşmalar polisin şalteri indirmesiyle basıldı, Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varufakis dahil yabancı siyasetçilere ülkeye giriş ve canlı yayın yasağı konuldu. Kefiye takmak, “Nehrinden Denizine” sloganı atmak suç kapsamına alındı. Polisin sokaklardaki göstericilere uyguladığı fiziksel şiddet rutin hale geldi.
Fransa ve İngiltere’de ise İçişleri Bakanlıkları genelgeleriyle Filistin’le dayanışma eylemleri toptan yasaklandı. Soykırıma maruz bırakılan Filistin halkıyla dayanışma eylemleri “terör propagandası” yaftasıyla engellenmeye çalışıldı. Kendisini demokrasinin beşiği olarak lanse etmeyi seven İngiltere’de dayanışma eylemlerini organize eden aktivistlerin evleri basılarak “Terörle Mücadele Yasası” kapsamında gözaltına alındılar. Terörle mücadele adı altında modern çağın en ağır suçunun ifşa edilmesi terörist yöntemlerle engellenmeye çalışıldı.
Siyonist İsrail devletinin patronu ve bir numaralı işbirlikçisi ABD’de, Columbia, UCLA ve Harvard gibi üniversitelerde barışçıl çadır kampları kuran öğrenciler, üniversite yönetimlerinin polis çağırmasıyla ters kelepçelerle gözaltına alındı, okullarından atıldı ve bursları kesildi. Soykırıma karşı duran akademisyenler cadı avına tabi tutularak işlerinden kovuldu.
Tüm bu tablo; burjuva hukuku ve “ifade özgürlüğü” kamuflajının, sermayenin ve emperyalist ittifakların çıkarları tehdit edildiği anda nasıl eridiğini ve altından polis devletinin çıktığını gösterdi.
Sokaklarda soykırıma karşı barikat kurmaya çalışan halk ile egemen devlet aygıtı arasındaki bu çelişki tarihseldir. 2003’te Irak’ın işgalinde İngiltere’de milyonlarca insan “Savaşa Hayır” demesine rağmen, Britanya devleti ABD emperyalizminin yanında işgale gitmişti. Bugün Batı’da Gazze dolayımında yaşananlar, aynı sınıfsal yarılmanın güncellenmiş halidir.
Milliyetçiliğin Kaçınılmaz Son Durağı: Vicdanın ve Ahlakın Çöküşü
Siyonist rejimin toplumu militarist ve ırkçı bir histeriyle kuşatması, İsrail kamuoyunun ezici çoğunluğunu soykırımın açık veya zımni birer suç ortağı haline getirdi. Bu durum, sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda beslenen ve büyütülen milliyetçiliğin nasıl bir çürüme yarattığını da gösterdi.
Televizyon stüdyolarında Gazze’deki yıkımı alkışlayan sunuculardan, insani yardım tırlarının geçişini engellemek için sınır kapılarında piknik yapan faşist gruplara; yıkılan binaların önünde kutlama yapan askerlerden, ölen çocuklarla dalga geçebilecek canavarlıktaki sosyal medya paylaşımlarına kadar yaşananlar, milliyetçiliğin insan vicdanını nasıl felç ettiğinin somut kanıtı oldu.
Milliyetçi zihin dünyası son tahlilde başkasının acısına körleşir, kendi devletinin işlediği barbarlığı “milli güvenlik” adı altında kutsar ve insani değerlerden tamamen koparak çürür. Bu gerçek evrenseldir, her ülke özgülünde kendini ortaya koyar.
Bu anlamda kendi devletinin cürümlerini faş eden İsrailli yönetmenler, toplumda hakim olan bu kolektif körleşmeye karşı koyan çok cesur insanlardır. Ve gerçek bir aydın/sanatçı olmanın tarihsel ve politik sorumluluğunu büyük bir onurla yerine getirmişlerdir.
”Yerli ve Milli” riyakarlık
Meselenin Türkiye boyutunda da derin bir ikiyüzlülük kendini ele veriyor. İsrail’in faşist baskılarına ve Batı’daki sansüre en yüksek perdeden gürleyen “yerli ve milli” iktidar bloğu ve güdümlü medyası, Siyonist devletin suçlarını faş eden İsrailli yönetmenleri alkışlamaktan geri durmadı. Ancak sıra kendi coğrafyamızda devlet eliyle işlenen haksızlıkların, hukuksuzlukların ve antidemokratik uygulamaların teşhir edilmesine gelince, aynı otoriter silaha sarılmaktan hiç çekinmiyorlar: “Vatan hainliği.” Tel Aviv’deki iktidar devlet şiddetinin belgelenmesini nasıl “devlete hıyanet” sayıyorsa; buradaki iktidar bloğu da baskı düzeninin uluslararası alanda dile getirilmesini “ülkeyi dışarıya jurnallemek”, “beşinci kol faaliyeti” ve “milli çıkarı satmak” olarak kodluyor. Kendi sınıfsal tahakkümünü “devletin ali menfaatleri” ambalajıyla sunarken; bu tahakküme yönelen her eleştiriyi ise “devlete hıyanet” diyerek kitleleri manipüle ediyor. Sonuç olarak coğrafyalar değişse de faşist devlet aklının sığındığı meşrulaştırma kılıfı hiç değişmiyor.
Gerçeğin izinde yürüyenler aydınlık geleceğin yaratıcılarıdır
NAZA belgeselinin yönetmenleri bize bir kez daha gösterdi ki; gerçek bir aydın ve sanatçı, bedeli ne olursa olsun hakikatin ve ezilen sınıfların tarafında duran kişidir.
Şili’de bir stadyumda gitar çalmasın diye elleri kırılan ama son nefesinde marşlar söylemeye devam eden Victor Jara’dır;
Güney Afrika’da ırkçı Apartheid rejiminin zindanlarında katledilen Steve Biko’dur;
Fransız devletinin kumpasını karşısına alıp “Suçluyorum!” diye haykıran Emile Zola’dır;
McCarthy dönemi ABD’sinde linç kampanyalarına rağmen geri adım atmayan Nazım Hikmet’in “inci dişli zenci kardeşi” Paul Robeson’dur;
Kendi devletinin sömürgeci katliamlarını teşhir ettiği için evi bombalanan Jean-Paul Sartre’dır;
Dizelerinde memleket sevgisini taşırken “vatan haini” ilan edilip ömrü zindanlarda ve sürgünde geçen Nâzım Hikmet’tir;
Fırçasını yoksul köylünün ve işçinin safına koyduğu için ömrü sürgünlerde geçen Abidin Dino’dur;
Düşünceleri yüzünden katledilen Sabahattin Ali’dir;
Zindandan çıkıp sinemasıyla ezilenlerin çığlığını dünyaya duyurduğu için “hain” ilan edilip sürgünde ölüme terk edilen Yılmaz Güney’dir…
Evet, siyonist devletin Gazze’de yaptığı soykırımı faş eden yönetmenler tam olarak bu evrensel ve başeğmez damardan beslenmektedir. İnsanlığı aydınlık geleceğe taşıyacak olan da budur.



