Türkiye’de kimi gelişmeler bütün bir düzenin nasıl işlediğini tek bir olayla gözler önüne seren nitelikte olabiliyor. Muazzam bir temsil niteliği taşıyabiliyorlar. Bir süredir gündemde olan fon vurgunu da tam böyle bir olay. Sermaye düzeni içinde yaşadığımızı ve sermaye ile onun çıkarlarının temsilcisi siyaset arasındaki ilişkileri, finansal piyasaların nasıl bir çıkar ağı olduğunu, özcesi bu düzenin kimlere ne tür imkanlar sunduğunu görmek için önümüzde tipik bir örnek duruyor.
Karşımızda iktidar ve onun uzantıları tarafından dillendirildiği gibi yalnızca birkaç açgözlü portföy yöneticisinin para hırsı, birkaç politik şahsiyetin ahlaki zaafı veya birkaç bürokratın fırsatçılığı yok. Bütün mesele kurulu düzenin ta kendisidir.
Bu düzen, bu türden vakaların ortaya çıkmasını mümkün kılan koşulları bağrında taşımakta. Yani ağacın kurdu kendi içinde.
Öyle ya, başka türlü bu ilişkiler ağı bu kadar kolay nasıl kurulabilirdi, bu kadar büyük paralar nasıl belli ellerde toplanıp dolaşıma sokulabilirdi ki? Siyasi nüfuzun, sermaye gücünün ve finansal işlemlerin kesiştiği yerde bu imkanlar başka nasıl oluşurdu?
Evet, daha fazla kar elde etmek dışında bir değer tanımayan kapitalist düzenin Türkiye’deki özgül sonuçlarıyla karşı karşıyayız. Sermayenin birikim mantığını, siyasi iktidarla kurduğu ilişkileri ve bu ilişkilerin denetim mekanizmalarını nasıl etkileyebildiğini sorgulamadan böyle olayları da anlayamayız.
Kapitalizm yalnızca üretim yapan, mal ve hizmet sağlayan bir sistem değildir. Aynı zamanda sermayenin durmaksızın büyümek zorunda olduğu bir düzendir de. Başka türlü var olamaz. Sermaye birikiminin önündeki engeller, karlılık baskısı ve yeni kazanç alanları arayışı, finansal piyasaların giderek genişlemesinde önemli rol oynar. Para, hisse senedi, tahvil ve fonlar üzerinden yeni kazanç imkanları yaratılır.
İşte finansallaşma dediğimiz süreç budur. Sermayenin yalnızca üretimden değil, finansal işlemlerden de daha fazla kazanç elde etmeye yönelmesi; finansal piyasaların giderek daha geniş toplumsal kesimlerin hayatına girmesi; insanların geleceklerini bu piyasaların hareketlerine bağlamak zorunda kalması… Bahis konusu bu gerçeği, son yıllarda neredeyse bütün televizyon kanallarının sağ alt köşelerinde ya da alt bantlarında akan döviz kurlarını ve borsa endeks rakamlarını büyük bir merakla takip eden bir topluma dönüşmemizden bile anlayabiliriz.
Peki, bütün bunların bedelini kim ödüyor?
Ücretleri enflasyon karşısında eriyen, ay sonunu getiremeyen milyonlarca insanı düşünün. Çalışıyorlar, üretiyorlar ama kazandıkları para temel ihtiyaçlarını karşılamaya yetmiyor. Ülkedeki genel çoğunluğun hali bu. Üç beş kuruş birikim yapmış olanlar da onun her geçen gün eridiğini görüyorlar. Birikimlerini korumak, biraz ek gelir elde etmek için borsaya, fonlara yöneliyorlar. Çünkü bu düzende insanlara çalışarak geçinmek yetmiyor; ellerinde kalan parayı korumak için bile finans piyasalarının insafına sığınmak zorunda kalıyorlar.
Bir nevi “mecbur yatırımcı” havuzunun içine itiliyorlar. Yani geçim sıkıntısı bile sermaye için yeni bir kazanç alanına dönüştürülüyor. Emekçinin yıllarca çalışarak biriktirdiği para, finans piyasalarındaki büyük balıkların midesine gidiyor.
Çünkü bu piyasalarda herkes eşit koşullarda hareket etmiyor. Bir tarafta sermayesi, bilgisi ve bağlantılarıyla gelişmeleri önceden takip edebilen büyük aktörler; diğer tarafta birikimini korumaya çalışan, çoğu zaman ne olup bittiğini ancak iş işten geçtikten sonra anlayabilen küçük yatırımcılar var.
Bu fon vurgunuyla çok daha iyi anlaşıldı ki, belirli aktörler piyasa hareketlerini kendi çıkarları doğrultusunda yönlendiriyor, küçük yatırımcıların kayıplarını kendi kazançlarına dönüştürüyorlar. İnsanların birikimleri, başkalarının servetini büyüten bir mekanizmanın çarkına dönüştürülüyor.
Sermaye düzeninin büyük mahareti de budur zaten: Bir tarafta emekçiye kemer sıkmayı, fedakarlık yapmayı ve yoksulluğa katlanmayı öğütler; diğer tarafta sermaye için yeni kazanç kapıları açar.
Son yılları gözünüzün önüne getirin: Önce düşük faiz politikaları ve döviz kuru üzerindeki baskı, ardından bu politikaların yarattığı sorunlara karşı Kur Korumalı Mevduat uygulaması devreye sokuldu. Belirli sermaye kesimleri abad edildi. KKM, döviz kurundaki değişimlerin maliyetini kamu kaynakları üzerinden karşılayan bir mekanizma olarak işledi.
Sonra ne oldu? Faiz konusunda “bize söz düşmez bu hususta, ortada ‘nas’ var” söylemi unutuldu, faizler sert biçimde yükseltildi. Dün savunulan ekonomi politikalarının yerini başka politikalar aldı. Faturanın önemli bir bölümünü ise geçim derdiyle boğuşan halk ödedi. O arada götüren de götürdü elbette.
Peki, çözüm daha fazla düzenleme, daha sıkı denetim ve birkaç yeni kural mı?
Elbette denetim mekanizmalarının işlemesi, usulsüzlüklerin ortaya çıkarılması ve sorumluların hesap vermesi gerekir. Ama sorunu yalnızca denetim eksikliğine indirgersek asıl meseleyi gözden kaçırırız. Çünkü sorun, finansal piyasalarda kural ihlallerinin yasanabilmesinden ibaret değildir. Sorun, toplumun hayatının giderek bu piyasaların hareketlerine bağlanmasıdır. Yukarıda ifade etmeye çalıştığım gibi, insanların geçinebilmek için borçlanmak, birikimlerini korumak için risk almak, geleceklerini güvence altına alabilmek için finansal piyasalara bel bağlamak zorunda kaldığı bir düzenin içinde olmakla ilgilidir.
Sermaye için yeni kazanç alanları açılırken halkın geçim güvencesi ortadan kalkıyor. Finansal varlıkların değeri büyürken insanların satın alma gücü eriyor. Servet sahipleri varlıklarını korumak için çeşitli imkanlardan yararlanabilirken ücretliler, hayat pahalılığı karşısında her gün biraz daha yoksullaşıyor.
”Hepiniz oradaydınız!”
Tüm bu kepazeliğin yeşerdiği topraga dikkat kesilmeliyiz elbette. Ancak bu durum, faillerin peşine düşmeyi önemsizleştirmez. Aksine, kendilerini yoksul dostu olarak pazarlayanların maskesini düşürmek için tarihsel bir fırsattır bu. SPK düzenlemesinde bile dolandırıcılık olarak nitelendirilen suçu hangi şirketlerin, politikacıların işlediği sorusunun peşine düşmek çok önemlidir. Halkın öfkesine tercüman olmalıyız. “Hepiniz Ordadaydınız” gerçeğini bıkmadan usanmadan ifade etmeliyiz. Tüm süreç didik didik edilmeli, sorumluların cezalandırılması için elden ne geliyorsa yapılmalıdır.
Fakat bunları yalnızca tek tek isimleri teşhir ederek yapamayız. Çünkü kişiler değişse bile aynı ilişkiler, aynı çıkarlar ve aynı birikim mantığı varlığını sürdürecektir.
İşte tam da bu yüzden tartışmayı kişilere, bir nevi siyasi magazin malzemesine hapsetmemeliyiz. Toplumun dikkatini birkaç ismin etrafında dönen tartışmalara kilitlemek, olayın arkasındaki sınıfsal ilişkilerin gözden kaçmasına yol açar. İnsanlar yalnızca kimin ne yaptığını öğrenmekle kalmamalı; kendi yoksullaşmalarının, güvencesizliklerinin ve gelecek kaygılarının hangi ekonomik ve siyasi ilişkiler içinde üretildiğini de görebilmelidir.
Fon vurgunu tartışması bir süre sonra gündemden düşebilir. İsimler unutulabilir, yeni skandallar eskilerinin yerini alabilir. Ama bu olayları mümkün kılan ilişkiler sorgulanmazsa, sermayenin azgın kar hırsı ile siyasi iktidarın tercihleri arasındaki bağlar açığa çıkarılmazsa, aynı düzen kendi karanlığını yeniden üretmeye devam edecektir.
Asıl mesele, bir sonraki vurgunun ne zaman patlayacağı değil, bu vurgunları mümkün kılan düzenin neden varlığını sürdürdüğü ya da sürdürmemesi gerektiğidir.



