Orta Doğu’daki sıcak tablonun diyalektiği
Orta Doğu’da son dönemde yaşanan gelişmeler, ilk bakışta iki devlet arasında tırmanan askeri bir gerilim gibi gösterilmek istense de gerçekte çok daha kapsamlı ve emperyalist paylaşımla doğrudan ilintisi olan bir çatışmanın güncel biçimidir. Sürecin başında hâkim olan beklenti, emperyalist güçlerin (özellikle ABD ve onun bölgedeki ileri karakolu işlevi gören İsrail’in) askeri, teknolojik ve istihbari üstünlükleri sayesinde kısa sürede belirleyici sonuçlar alacağı yönündeydi. Bu beklenti yalnızca egemen medya tarafından değil, aynı zamanda küresel güç dengelerini tek boyutlu okuyan birçok çevre tarafından da paylaşıldı.
Ne var ki gelişmeler, bu okumanın yetersizliğini kısa sürede açığa çıkardı. Çünkü emperyalist güçlerin askeri kapasitesi ne kadar büyük olursa olsun, bu kapasitenin sahadaki karşılığı her zaman aynı doğrultuda ve aynı hızda şekillenmez. Daha da önemlisi, emperyalizm yalnızca askeri bir güç değildir; ekonomik çıkarların, enerji yollarının, bölgesel hakimiyet arayışlarının ve sınıfsal tahakküm ilişkilerinin toplamıdır. Bu nedenle savaşın seyri, yalnızca silah stokuyla, füze menzilleriyle ya da hava üstünlüğüyle değil, daha geniş ilişkiler ağı içinde belirlenir.
Bugün ortaya çıkan tablo, tam da bu nedenle “beklenmedik” değil, aksine emperyalist müdahalelerin doğasına uygun bir biçimde hem çelişkili hem değişkendir. Bir yandan mutlak güç gösterisi, caydırıcılık ve kontrol iddiası sürdürülürken; diğer yandan bu iddianın sahada tam olarak karşılık bulmadığı, hatta yer yer geri teptiği görülmektedir. İran’ın askeri ve stratejik hamleleri, yalnızca teknik bir kapasite meselesi olarak değil, bu çelişkilerin somutlaştığı alanlardan biri olarak okunmalıdır.
Bu noktada önemli kıstaslardan biri, sürecin tek taraflı bir “üstünlük hikâyesi” olarak ilerlememesidir. Emperyalist güçler, her ne kadar küresel ölçekte belirleyici araçlara sahip olsalar da bu araçların kullanımının siyasal, ekonomik ve toplumsal maliyetleri vardır. Bu maliyetler, savaşın seyrini doğrusal olmaktan çıkarır ve onu dalgalı, belirsiz ve çoğu zaman öngörülemez bir hatta sürükler.
Dolayısıyla bugün tanık olduğumuz şey, bir güç dengesinin ani değişiminden ziyade, emperyalist sistemin kendi iç çelişkilerinin sahaya yansımasıdır. Bu çelişkiler, zaman zaman daha zayıf görünen aktörlere manevra alanı açarken, güçlü olanın hareket kabiliyetini de sınırlayabilir. Orta Doğu’daki mevcut tablo tam da bu diyalektik içinde şekillenmektedir.
Meşruiyetin Sınıfsal Ölçütü
Savaşın bu çelişkili seyri içinde en temel meselelerden biri, tarafların nasıl konumlandırılacağı sorusudur. Egemen söylem, bilinçli bir bulanıklaştırmayla saldırgan ile savunan arasındaki ayrımı silikleştirmeye çalışır. Böylece ortaya, her iki tarafın da eşit derecede “suçlu” olduğu, dolayısıyla yaşananların kaçınılmaz bir “çatışma” olduğu fikri atılır. Oysa bu yaklaşım, gerçeği gizlemenin en etkili yollarından biridir. Çünkü somut durumda, saldırının bir öznesi/müsebbibi vardır ve bu özne, tarihsel olarak emperyalist müdahalelerin merkezinde yer alan güçlerdir. Bu gerçek, İran’daki rejimin niteliğine dair eleştirileri ortadan kaldırmaz; ancak bu eleştirilerin, dış müdahaleyi meşrulaştırmak için kullanılmasına da izin vermez.
Burada temel önemdeki mesele “kim haklı?” sorusunun görüngülerle veya yönlendirmelerle değil Marksizmin haklı savaş-haksız savaş tanımları üzerinden yanıtlanmasıdır. Emperyalist güçler açısından mesele hiçbir zaman demokrasi, özgürlük ya da insan hakları olmamıştır. Bu kavramlar, ancak müdahaleyi meşrulaştıran araçlar olarak devreye sokulur. Gerçek belirleyici olan ise, hangi coğrafyanın kontrol edileceği, hangi kaynakların kimin denetimine gireceği ve hangi siyasal yapının küresel sermaye ile uyumlu hale getirileceğidir.
Bu nedenle İran’a yönelik saldırıyı, rejimin karakteri üzerinden açıklamak, sürecin özünü perdelemek anlamına gelir. Aynı emperyalist merkezlerin, çok daha gerici, çok daha kapalı ve halk iradesini bütünüyle dışlayan rejimlerle kurduğu sıkı ilişkiler hatırlandığında, bu çifte standart daha da görünür hale gelir. Sorun, rejimlerin ne kadar “demokratik” olduğu değil; ne kadar kontrol edilebilir ve küresel çıkar ağlarına entegre edilebilir olduğudur.
Bu çerçevede, dış müdahaleyi bir “kurtuluş” olarak görmek ya da böyle sunmak, tarihsel deneyimlerle defalarca çürütülmüş bir yanılsamadır. Emperyalizm hiçbir toplumu özgürleştirmez; yalnızca yeniden biçimlendirir ve bağımlılık ilişkilerini derinleştirir. Bu yüzden bir ülkenin iç siyasal dönüşümünün öznesi, o ülkenin kendi toplumsal dinamikleri olmak zorundadır. Aksi her senaryo, bağımsızlık değil, yeni bir tahakküm biçimi üretir.
Bugün İran üzerinden yürütülen tartışmalarda da benzer bir ideolojik bulanıklık yaratılmaya çalışılmaktadır. Oysa bugüne kadarki deneyim ve birikimlerin ortaya koyduğu gibi bir halkın kaderi, emperyalist bir gücün askeri müdahalesine teslim edilemez. Bu, yalnızca politik bir hata değil, aynı zamanda sınıfsal bir körlüktür.
Hürmüz ve Savaşta Ekonomik Gerçekler
Savaşların görünen yüzü çoğu zaman bombalar, füzeler ve askeri manevralardır; ancak belirleyici olan, bu görünümün arkasındaki sınıfsal gerçeklerdir. Bugün yaşanan sürecin gerçek karakteri de tam olarak bu noktada, yani enerji yolları, ticaret hatları ve kaynak denetimi meselesinde açığa çıkmaktadır. Bu bağlamda Hürmüz Boğazı, yalnızca coğrafi bir geçiş noktası değil, emperyalist sistemin hayati damarlarından biri olarak öne çıkmaktadır.
Küresel kapitalist sistemin sürekliliği, enerji akışının kesintisizliğine bağlıdır. Petrol ve doğalgaz yalnızca ekonomik girdiler değil, aynı zamanda siyasal ve askeri gücün de temel dayanaklarıdır. Hürmüz ise bu akışın en kritik düğüm noktalarından biridir. Bu dar geçitten geçen enerji miktarı, yalnızca bölge ülkelerini değil, dünya ekonomisinin bütününü doğrudan etkileyebilecek büyüklüktedir. Dolayısıyla burada yaşanan her gerilim, yerel bir kriz olmaktan çıkar ve sistemsel bir probleme dönüşür.
İran’ın bu alandaki; geçişleri sınırlama, kontrol etme ya da doğrudan ekonomik karşılık üretme girişimleri savaşın gerçek nedenlerini görünür kılan bir işlev görmektedir. Çünkü bu hamleler, emperyalist müdahalenin ideolojik kılıflarını hızla dağıtmakta ve meseleyi çıplak haliyle ortaya koymaktadır.
Bu noktada emperyalist güçlerin karşı karşıya kaldığı temel sorun da açığa çıkıyor. Askeri olarak üstün olmak, ekonomik olarak kırılgan noktaları ortadan kaldırmaz. Hürmüz gibi dar ve stratejik bir hattın, görece daha zayıf görünen bir aktör tarafından denetlenebilmesi, güç ilişkilerini karmaşıklaştırır. Bu durum, emperyalizmin “sınırsız müdahale kapasitesi” mitini zedelerken, aynı zamanda savaşın maliyetini de katlanarak artırır.
Nitekim enerji akışının sekteye uğraması ihtimali bile, küresel piyasalarda dalgalanmalara, taşımacılık maliyetlerinde artışa ve ekonomik belirsizliğin derinleşmesine yol açmaktadır. Bu ise yalnızca bölgesel bir sonuç değil, dünya ölçeğinde hissedilen bir baskı anlamına gelir. Emperyalist müdahalenin her adımı, bu nedenle yalnızca askeri değil, aynı zamanda ekonomik bir boyut taşır.
Tam da bu bağlamda Hürmüz, bu savaşın sembolü haline gelmiştir. Çünkü burada somutlaşan şey, ideolojik söylemlerin ötesinde, emperyalist sistemin gerçek motivasyonudur; kaynakların denetimi, enerji yollarının kontrolü ve bu kontrol üzerinden kurulan küresel tahakküm.
Bu tablonun bir kez daha gösterdiği gibi savaşların gerçek nedenleri, çoğu zaman söylenende değil söylenmeyende, gizli tutulandadır. Ve bugün o “saklı neden”, bütün açıklığıyla Hürmüz’de görünür hale gelmiştir.
Yenilmezlik Miti ve Gerçekliğin Direnci
Emperyalist güçlerin en büyük ideolojik silahlarından biri, askeri kapasitelerinden çok bu kapasitenin yarattığı “yenilmezlik” algısıdır. Bu algı, yalnızca rakip devletleri değil, dünya halklarını da hedef alır; çünkü savaşın sonucu çoğu zaman cephede değil, zihinlerde belirlenir. ABD ve İsrail’in bugüne kadar inşa ettiği askeri imaj, tam da bu nedenle teknik üstünlüğün ötesinde psikolojik bir tahakküm aracı olarak işlev görmüştür.
Son süreçte ortaya çıkan tablo, bu mitin en azından aşınabilir olduğunu göstermektedir. İran’ın gerçekleştirdiği misillemelerin etkisi, bu saldırıların askeri sonuçlarından bağımsız olarak, söz konusu algıyı zedelemesi bakımından önemlidir. Çünkü burada mesele yalnızca hedeflerin vurulup vurulmaması değil; vurulabilir olduğunun gösterilmesidir. Bu durum, emperyalist merkezlerin mutlak dokunulmazlık iddiasına doğrudan bir darbe anlamına gelir.
Tam da bu noktada bilgi akışının niteliği belirleyici hale gelmektedir. Savaş yalnızca sahada değil, aynı zamanda medya, istihbarat ve propaganda kanalları üzerinden de yürütülmektedir. Hangi bilginin öne çıkarıldığı, hangisinin görünmez kılındığı, hangi görüntünün dolaşıma sokulduğu ya da bastırıldığı, savaşın algısal boyutunu şekillendirir. Bugün yaşanan veri yoğunluğu ve bilgi kirliliği, bir eksiklikten değil, tersine fazlalıktan kaynaklanan bir sis perdesi yaratmaktadır.
Bu sis perdesi içinde kesin doğrulara ulaşmak zorlaşsa da bazı eğilimler net biçimde seçilebilmektedir. Emperyalist güçlerin hızlı ve kesin sonuç alma kapasitesinin sınırlı olduğu, müdahalenin maliyetinin beklenenden yüksek seyrettiği ve sürecin kontrol edilebilir olmaktan uzaklaştığı yönündeki işaretler giderek çoğalmaktadır. Bu durum, askeri üstünlüğün siyasal sonuç üretme kapasitesinin mutlak olmadığını bir kez daha hatırlatır.
Tarihsel deneyim de aynı gerçeği farklı biçimlerde ortaya koymuştur. Teknolojik olarak en gelişmiş orduların, daha zayıf görünen aktörler karşısında uzun süreli ve yıpratıcı süreçlere sürüklendiği sayısız örnek vardır. Bu örneklerde belirleyici olan, yalnızca askeri kapasite değil; coğrafya, haklı toplumsal direnç, ekonomik sürdürülebilirlik ve uluslararası dengelerdir. Bugün Orta Doğu’da ortaya çıkan tablo da bu çoklu belirlenimlerin bir sonucudur.
Dolayısıyla “yenilmezlik” iddiası, gerçekliğin kendisinden çok onun ideolojik temsilidir. Ve her ideolojik temsil gibi maddi koşullarla karşılaştığında çatlamaya başlar. İran ile yürütülen gerilimde görülen de tam olarak budur; mutlak güç anlatısının, somut gerçeklik karşısında sınanması ve yer yer gerilemesidir.
Bu durum, dengelerin kökten değiştiği anlamına gelmez; ancak tek taraflı bir tahakkümün sanıldığı kadar kolay kurulamayacağını gösterir. Daha da önemlisi, bu çatlaklar, yalnızca devletler arası ilişkilerde değil, dünya halklarının zihninde de yeni soruların ortaya çıkmasına neden olur. Çünkü bir kez “yenilmezlik” fikri sarsıldığında, onun üzerine bina edilmiş bütün korku duvarları da zayıflamaya başlar.
Savaşın Sınıfsal Bilançosu
Savaşlar çoğu zaman devletler üzerinden okunur; haritalar değişir, sınırlar tartışılır, askeri dengeler analiz edilir. Oysa bu tablo, gerçeğin yalnızca bir boyutudur. Daha derine inildiğinde, savaşların esas bilançosunun sınıflar üzerinden yazıldığı görülür. Çünkü savaş, en nihayetinde belirli sınıfların çıkarlarını korumak ve genişletmek için yürütülen bir araçtır.
Bugün Orta Doğu’da yaşananlar da bu açıdan istisna değildir. Emperyalist müdahalenin yarattığı yıkım, doğrudan doğruya bölge halklarının, emekçi sınıfların ve zaten kırılgan olan toplumsal yapıların üzerine çökmektedir. Bombalanan şehirler, yerinden edilen milyonlar, yoksullaşan kitleler ve güvencesizleşen yaşamlar, bu sürecin en somut sonuçlarıdır. Buna karşılık, savaşın ekonomik ve politik getirilerinden yararlanan kesimler oldukça sınırlıdır.
Enerji tekelleri, silah sanayii ve finans kapital, bu tür çatışma süreçlerinde güçlerini pekiştiren başlıca aktörlerdir. Enerji fiyatlarındaki dalgalanmalar, yeni anlaşmalar, artan askeri harcamalar ve yeniden inşa süreçleri, bu kesimler için yeni kâr alanları yaratır. Yani savaş, bir yandan yıkım üretirken diğer yandan bu yıkım üzerinden sermaye birikimini hızlandıran bir mekanizma olarak işler.
Bu durum, emperyalizmin yalnızca dışsal bir müdahale biçimi olmadığını, aynı zamanda küresel kapitalist sistemin işleyişine içkin bir olgu olduğunu da gösterir. Savaş, bu sistem için bir “istisna” değil, aksine kriz anlarında devreye giren yapısal bir araçtır. Bu nedenle savaş karşıtlığı, yüzeysel bir barış çağrısından ibaret olamaz; doğrudan doğruya bu sınıfsal işleyişe karşı bir tutum almayı gerektirir.
Mevcut tablonun bir kez daha ortaya koyduğu gibi emperyalist müdahale, hiçbir zaman halkların özgürleşmesine hizmet etmez; tersine, iç çelişkileri daha da derinleştirir ve bağımlılık ilişkilerini pekiştirir. Bu nedenle dış müdahale ile iç baskı arasında kurulan sahte karşıtlık, son tahlilde aynı sistemin farklı görünümlerinden ibarettir.
Sonuç Yerine
Bugün Orta Doğu’da yaşananlar, yalnızca bölgesel bir savaşın güncel evresi değil, aynı zamanda küresel sistemin birikmiş çelişkilerinin daha görünür hale geldiği bir tarihsel momenttir. Sürecin başında çizilen hızlı ve tek taraflı sonuç beklentisinin boşa düşmesi, tesadüfi değil; emperyalist müdahalelerin yapısal sınırlarının bir yansımasıdır. Askeri üstünlük, ekonomik kırılganlıkları ortadan kaldıramamakta; ideolojik hegemonya ise sahadaki somut gerçeklikle her an sınanmaktadır.
Bu tablo, önümüzdeki döneme dair olasılıkları da daha karmaşık hale getirmektedir. Sürecin kısa vadede “kontrollü gerilim” biçiminde sürdürülmesi, yani doğrudan büyük ölçekli bir savaştan kaçınılarak vekil güçler, sınırlı saldırılar ve ekonomik baskı araçları üzerinden ilerlemesi güçlü bir ihtimal olarak durmaktadır. Ancak bu durum, gerilimin azalacağı anlamına gelmez; tersine, daha uzun süreli, daha yaygın ve daha yıpratıcı bir sürecin kapısını aralayabilir.
Öte yandan enerji hatları ve ticaret yolları üzerindeki mücadelenin derinleşmesi, Hürmüz gibi kritik düğüm noktalarının önemini daha da artıracaktır. Bu alanlarda yaşanacak her kırılma, yalnızca bölgesel dengeleri değil, küresel ekonominin bütününü sarsabilecek potansiyele sahiptir. Bu da savaşın etkilerinin coğrafi sınırları aşarak daha geniş bir alana yayılacağı anlamına gelir.
Bununla birlikte, en belirleyici dinamiklerden biri de bölge halklarının ve özellikle emekçi sınıfların tutumu olacaktır. Tarihsel olarak hiçbir emperyalist müdahale, toplumsal dinamiklerden bağımsız bir sonuç üretmemiştir. İran’da ve bölgenin diğer ülkelerinde biriken toplumsal gerilimler, dış müdahaleyle bastırılmak yerine çoğu zaman daha karmaşık ve öngörülemez biçimlerde yeniden ortaya çıkar. Bu nedenle sürecin yönü, yalnızca devletler arası ilişkilerle değil, bu iç dinamiklerin nasıl şekilleneceğiyle de belirlenecektir.
Ne var ki hangi senaryo gerçekleşirse gerçekleşsin, değişmeyen bir gerçek vardır; emperyalizm, istikrar değil kriz üretir. Müdahale ettiği her coğrafyada, çözmek iddiasıyla ortaya çıktığı sorunları daha da derinleştirir. Bu nedenle bugün yaşananlar, bir “düzen kurma” girişimi değil, aksine mevcut düzensizliğin daha sert ve yıkıcı biçimlerde yeniden üretilmesidir.
Hürmüz bu açıdan yalnızca bir coğrafi geçit değil, bütün bu sürecin sembolik düğüm noktasıdır. Enerji akışının, ekonomik çıkarların ve askeri gerilimlerin kesiştiği bu dar hat, aynı zamanda küresel sistemin ne kadar kırılgan olduğunu da göstermektedir. Ve belki de en önemlisi, hiçbir gücün bu karmaşık ilişkiler ağı üzerinde mutlak ve sınırsız bir hakimiyet kuramayacağını bir kez daha hatırlatmaktadır.
Sonuç olarak, bugün ortaya çıkan tablo bir “zafer” ya da “yenilgi” anlatısıyla sınırlanamaz. Bu, daha çok, emperyalist sistemin kendi iç çelişkileriyle yüzleştiği ve bu çelişkilerin giderek daha açık biçimde sahaya yansıdığı bir süreçtir. Bu süreçte alınacak her politik tutumun, yüzeydeki görüntülere değil, bu derin yapısal gerçekliğe dayanması belirleyici olacaktır.



