17 Ocak 1991 gecesi, dünyanın dört bir yanındaki televizyon izleyicileri daha önce hiç görmedikleri bir şeye tanık oldular. Arka planda uçaksavar ateşi ile aydınlanmış siyah bir gökyüzüne karşı, Amerikan hassas güdümlü bombaları, Bağdat’taki pencerelere, havalandırma boşluklarına ve komuta sığınaklarına çarptı. CNN, Körfez Savaşı’nı canlı olarak yayınladı. Milyonlarca insan için bu görüntüler, yeni bir çağın başlangıcının habercisi gibi görünüyordu.
Bu görüntülerin neden önemli olduğunu anlamak için savaş başlamadan önce Irak’ın ne kadar tehditkâr göründüğünü hatırlamak gerekir. Iraklı diktatör Saddam Hüseyin, yaklaşık bir milyon silahlı askere komuta ediyordu. Ordusu İran’la sekiz yıl süren acımasız bir savaştan sağ çıkmış ve dünyanın en büyük tank kuvvetlerinden birine sahipti. Irak’ın Kuveyt’i işgali, Saddam’ın yakında kuvvetlerini Suudi Arabistan’a yönelteceği ve ülkesini Basra Körfezi’nde bir petrol hegemonyası hâline getirerek küresel petrol arzının dörtte birini doğrudan kontrolü altına alacağına dair endişeleri artırdı.
Kolay bir zafer bekleyen Amerikalı pek azdı. Vietnam Savaşı’nın fiyaskosu hâlâ uzun bir gölge yapıyordu. Saddam, komşu ülkeyi işgal etmeden bir hafta önce ABD’nin Kuveyt Büyükelçisi’ne “Sizin toplumunuz 10.000 kişinin ölümünü kabul edemez” demişti. Birçok analist onun haklı olabileceğinden endişe duyuyordu ve Senato, askeri müdahaleye çok az bir farkla onay verdi. Pentagon bölgeye binlerce ceset torbası göndererek ağır kayıplara hazırlandı. Beklenti bir başka İkinci Dünya Savaşı değildi. Bir başka Vietnam’dı.
Bunun ardından yaşananlar neredeyse herkesi şok etti. Beş haftalık hava saldırılarının ardından, koalisyon kara kuvvetleri yaklaşık 100 saat içinde Kuveyt’i kurtardı. Irak ordusu çöktü. Kuveyt’te bulunan 300.000’den fazla Irak askeri ya yenilgiye uğradı ya esir alındı ya da kaçmaya zorlandı. Amerikan tarafında savaşta hayatını kaybedenlerin sayısı 147’ye ulaştı; bu, savaşa girerken duyulan endişeler göz önüne alındığında şaşırtıcı derecede düşük bir sayıydı. Sadece birkaç ay önce korkutucu görünen büyük bir devlet, hayret verici bir kolaylıkla bozguna uğratılmıştı.
Amerikan zaferinin önemi, savaş alanının hayli ötesine uzanarak Amerika Birleşik Devletleri’nin olağanüstü konumunu ortaya koydu. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte Washington’ın karşısında hiçbir büyük rakip kalmamış ve dünyanın finans, teknoloji ve ittifak ağlarının merkezinde yer almıştı. Başka hiçbir gücün boy ölçüşemeyeceği ileri düzeyde askeri yeteneklere sahipti. Amerika Birleşik Devletleri modern tarihte alışılmadık bir duruma gelmişti: denk bir rakibi olmayan tek bir devlet. Çöl Fırtınası Operasyonu, Amerikan gücünün soyut ölçütlerini somut bir deneyime dönüştürdü. Artık dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, yatırımcılar ve sıradan vatandaşlar, Amerikan askeri üstünlüğünün pratikte ne anlama geldiğine dair ortak bir algıya sahipti.
Çoğu savaş tarihe karışır. Birkaçı tarihi öncesi ve sonrası olarak ikiye ayırır. Soğuk Savaş sonrası dünya için Körfez Savaşı bu anlardan biriydi. Bu çatışma, Kuveyt’in kurtuluşuyla sonuçlandı ve ardından, genellikle ABD tek kutupluluğu dönemi olarak anılan; rakipsiz Amerikan askeri gücünün küreselleşmeyi, artan refahı ve göreceli istikrarı desteklediği bir çağı başlattı.
Ancak o dönem artık sona ermiştir. Amerika Birleşik Devletleri, 1991’de sahip olduğu türden bir askeri avantaja artık sahip değildir. Küreselleşme sayesinde, hassas savaş yürütmek için gerekli sistemler artık bir avuç büyük gücün tekelinde değildir: bu sistemler, artık çok daha güçlü devletlere karşı koyabilen bir dizi aktörün erişimine açıktır.
Gerçekten de İran savaşı, bu durumun tersine döndüğünün bir örneğidir. Körfez Savaşı Amerikan hâkimiyetini gösterirken, bugün Hürmüz Boğazı çevresinde yaşanan çatışmalar ise Amerika’nın sınırlarını ortaya çıkarmaktadır. Soğuk Savaş sonrası dönemin varsayımlarının tamamen tersine döndüğü yeni bir dönem kapıda. Amerika Birleşik Devletleri, düşük maliyetle güç kullanarak başkalarını kendi iradesine boyun eğdiremezdir. İstikrar ve öngörülebilirliği garanti etmek bir yana, Amerikan gücü artık istikrarsızlığın kaynağı hâline gelmiştir. Güçsüz ülkeler, direniş ve kargaşanın faydalarını öğrenmişlerdir ve ABD’ye, müttefiklerine ve ortaklarına büyük bedeller ödetmek için gerekli araçlara sahiptirler. Önümüzdeki dönem, krizlerin daha sık yaşandığı, küresel ticareti korumanın maliyetinin arttığı ve dünyanın stratejik dargeçitleri üzerinde rekabetin yoğunlaştığı bir dönem olacaktır. Soğuk Savaş sonrası dönemi yöneten güç kuralları artık geçerliliğini yitirmiştir ve daha tehlikeli bir uluslararası düzen bizi beklemektedir.
Büyük Umutlar
Büyük askeri zaferler genellikle yeni uluslararası düzenler yaratmaz. Savaşlar sınırların değişmesiyle sona erebilir, ancak dünya siyasetinin genel yapısını olduğu gibi bırakma eğilimi gösterirler. 1991 Körfez Savaşı ise dünyanın beklentilerini dönüştürdüğü için farklıydı. Analistlerin savaş öncesinde yaptıkları tahminlerle ABD’nin elde ettiği kesin ve hızlı zafer arasındaki devasa uçurum, hükümetleri, piyasaları ve toplumları yeni bir gerçekliğin ortaya çıktığına ikna etti.
Bu gerçeklik dört varsayıma dayanıyordu: Amerika Birleşik Devletleri, askeri sonuçları zahmetsizce dayatabilirdi. Washington, eşsiz bir tırmanma üstünlüğüne, büyük tehditleri hızlı ve düşük maliyetle ortadan kaldırma kapasitesine sahipti. Amerikan gücü, dünyanın ticari atardamarları üzerinden mal akışını garanti ediyordu. Ayrıca Amerikan gücüne karşı direniş, nihayetinde boşunaydı.
Bu varsayımlar birbirini pekiştiriyordu. Amerikan askeri üstünlüğü ezici göründüğü için müttefikler kendi savunma yüklerini azalttılar ve Washington’a olan bağımlılıklarını artırdılar. Amerikan gücü, diğer aktörleri çatışma ve tırmanma riskine girmekten caydırdığı için, yatırımcılar jeopolitik riski göz ardı ettiler. Deniz ticareti güvenli göründüğü için şirketler tedarik zincirlerini kıtalar arasında yaydılar ve kendi ülkelerindeki stoklarını en aza indirdiler. Amerikan gücü rakipsiz ve sarsılmaz göründüğü için çoğu devlet ABD’ye direnmek yerine ona uyum sağlamaya çalıştı.
Soğuk Savaş sonrası düzen, Washington’un zorlama kapasitesinden çok güvenilirliğinin gücüne dayanıyordu. Devletlerin Amerikan askeri gücünü doğrudan deneyimlemesi gerekmiyordu. Sadece ona inanmaları yeterliydi. Amerika Birleşik Devletleri, Irak’ı o kadar hızlı ve o kadar az maliyetle mağlup etti ki, gelecekte direnmek mantıksız görünüyordu. Yalnızca Kuzey Kore, İran ve Somali korsanları gibi bir avuç “haydut devlet” ve aktör, herkesin görebildiğini görmezden gelmeye cesaret edebildi. 1990’da ABD Hava Kuvvetleri, yeni doktrinine iddialı bir şekilde “Küresel Güç, Küresel Erişim” adını verdi. 1991 Körfez Savaşı, bunu çok az kişinin görmezden gelebileceği bir gerçeklik hâline getirdi.
Körfez Savaşı’nın habercisi olduğu Amerikan gücünün görünürdeki yenilmezliği, Avrupa’da gecikmesiz sonuçlar doğurdu. Soğuk Savaş sırasında, Batı Avrupa hükümetleri, Sovyetler Birliği tehdidinin gerektirdiği üzere büyük ordular bulundurmuşlardı. 1991’den sonra Avrupa ülkeleri, ekonomilerini giderek daha fazla entegre ederken savunma bütçelerini büyük ölçüde kesti. 1992’de Maastricht Antlaşması’nı imzalayarak, ortak para biriminin ve AB üye ülkeleri arasındaki sınırların ortadan kaldırılmasının temellerini attılar. Eskiden komünist olan ülkeler, Batı kurumlarına girmek için yarıştılar. 1991’de 16 üyeye sahip olan NATO, sonunda bir zamanlar Varşova Paktı’na ait olan toprakların büyük bir kısmını bünyesine katacak şekilde doğuya doğru genişledi. Sadece birkaç yıl önce NATO’dan korkan ülkeler artık ABD liderliğindeki düzen içinde koruma arıyorlardı. 1990’ların sonunda Amerikan üstünlüğü artık tartışma konusu değil, bir gerçekti.
Washington’un gelecekteki rakipleri bile Bağdat’tan dersler çıkardı. Körfez Savaşı sürerken Çinli subaylar bu savaşı takıntılı bir şekilde incelediler çünkü Irak ordusu birçok açıdan Çin Halk Kurtuluş Ordusu’na benziyordu. Pekin, sanayi çağının büyük ordularının hassas savaşa karşı tehlikeli derecede savunmasız olduğu sonucuna vardı. İzleyen yıllarda Çin, asker sayısını 1990’daki yaklaşık 3,5 milyondan on yıl sonra 2 milyona kadar çarpıcı biçimde azalttı; komuta sistemlerini modernleştirdi, füze kuvvetlerini genişletti ve bilgi teknolojilerine büyük yatırımlar yaptı. İronik olan ise, şu anda Doğu Asya’da Amerikan askeri üstünlüğüne meydan okuyan yeteneklerin çoğunun, Çin’in 1991’de Irak ordusunun neden bu kadar çabuk çöktüğünü anlamaya yönelik çabalarından kaynaklanmış olmasıdır.
Amerikan gücüne duyulan güven, askeri kararlar kadar ekonomik kararları da etkiledi ve modern tarihin en büyük ekonomik karşılıklı bağımlılık genişlemelerinden birini teşvik etti. Ticari mallar, sermaye, enerji ve bilgi, eşi benzeri görülmemiş bir hızla sınırları geçti. Küresel çıktının içindeki ticaretin payı, 1990’da aşağı yukarı yüzde 38’den yirmi yıl sonra yaklaşık yüzde 60’a yükseldi. Üreticiler tam zamanında üretimi benimsedi. Firmalar, büyük güçler arasında savaşların muhtemel olmadığını ve deniz ticaretinde gelecekte yaşanacak aksaklıkların yalnızca geçici olacağını giderek daha fazla varsaydıkları için, tedarik zincirleri kıtalar arası bir boyuta ulaştı.
O dönemin iyimserliğinin altında daha derin bir varsayım yatıyordu: Uluslararası sistemin stratejik temelleri alışılmadık derecede sağlam hâle gelmişti. Ve bu durum, tamamen Amerikan askeri hâkimiyetinin somut gerçekliğine dayanıyordu. 1998’de ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, Amerika Birleşik Devletleri’ni “vazgeçilmez ülke” olarak tanımlayarak, uluslararası istikrarın nihayetinde Amerikan gücüne bağlı olduğu yönündeki yaygın bir varsayımı ifade etmişti.
Bu varsayım, küresel piyasaları ciddi bir şekilde etkilemeyen 2003 Irak Savaşı sırasında bile gücünün büyük bir kısmını korudu. Savaşlar alevlendi ve krizler patlak verdi, ancak ciddi istikrarsızlık örnekleri kuraldan ziyade istisna gibi göründü. Dünyanın dört bir yanındaki siyasi liderler, şirketler ve sıradan vatandaşlar beklentilerini, küresel piyasaları ve siyaseti etkileyen büyük çalkantıların nihayetinde kontrol altına alınacağı inancı etrafında şekillendirdiler. Tıpkı 1805’teki Trafalgar Muharebesi’nden sonraki on dokuzuncu yüzyıl Birleşik Krallığı gibi, Amerika Birleşik Devletleri askeri güçlerinin doğrudan erişiminin çok ötesinde bir etki sergiledi çünkü diğer ülkeler Washington’a karşı çıkılamayacağını çoktan kabul etmişlerdi. 1991’den sonra dünya barışa kavuşmadı. Öngörülebilir hâle geldi.
Kendi Yıkımının Tohumları
İronik olarak, Soğuk Savaş sonrası düzenin başarısı, tam da bu düzenin çöküşüne yol açtı. Savaş alanındaki bir sonraki teknolojik devrim, Soğuk Savaş sonrası dönemin ekonomik dönüşümünün bir ürünüydü.
Her büyük askeri devrim, öncesindeki ekonomik değişime dayanmıştır. Büyük güçler, sadece üstün ordulara veya donanmalara sahip oldukları için değil, ekonomilerinin bu güçleri uzun vadede ayakta tutmak için gerekli olan serveti, teknolojiyi ve endüstriyel kapasiteyi ürettikleri için yükselişe geçerler. 1991’de Bağdat üzerinde sergilenen ilk hassas savaş devrimi, yalnızca bir avuç gelişmiş devletin sahip olduğu yeteneklere dayanıyordu. Hassas güdümlü mühimmatlar, uydu navigasyonu, güvenli iletişim, kızılötesi sensörler ve gelişmiş işlemciler; çok az ülkenin sahip olduğu endüstriyel ekosistemleri gerektiriyordu. Körfez Savaşı bu yetenekleri dünyaya gösterdi, ancak bunların temelini oluşturan teknolojiler ABD ve en yakın müttefikleri arasında yoğunlaşmış olarak kaldı.
Sonraki otuz yıl boyunca küreselleşme, bu az bulunur askeri kaynakları kitlesel ticari ürünlere dönüştürdü. Yarı iletken endüstrisi, dünyanın en büyük ve coğrafi olarak en dağınık endüstrilerinden biri hâline geldi. Küresel çip gelirleri, 2025 yılında 790 milyar doları aştı ve büyük ölçüde akıllı telefonlar, bulut bilişim ve yapay zekâ talebinin etkisiyle yıllık 1 trilyon dolara yaklaşmaktadır. Ticari pazarlar için gelişmiş işlemciler üreten tedarik zincirleri, aynı zamanda kameralarda, navigasyon sistemlerinde ve uç hesaplama cihazlarında (verileri uzak bulut sunucularında değil, yerel olarak işleyen küçük bilgisayarlar) kullanılan bileşenlerin üretimine de katkıda bulunuyor.
Modern bir akıllı telefon, Körfez Savaşı sırasında birçok askeri sistemin sahip olduğu hesaplama gücünden daha fazlasına ve bir zamanlar istihbarat uydularına özgü olan kameralara sahip. Sivil pazarlar, minyatürleştirilmiş atalet ölçüm birimleri (konum, hız ve yönü izleyen cihazlar), GPS alıcıları, lityum piller ve optik sensörler için muazzam ölçek ekonomileri yarattı; bu tür teknolojiler daha önce devlet desteği gerektirirdi.
Sensörler bu dönüşümü en net şekilde ortaya koymaktadır. Soğuk Savaş sırasında hassas savaş stratejileri pahalı askeri keşif sistemlerini gerektiriyordu. Günümüzde, ticari uydular eskiden yalnızca hükümetlerin erişebildiği görüntüleri sunmaktadır. Yüksek çözünürlüklü kameralar, termal sensörler, lazer mesafe ölçerler ve navigasyon çipleri, tarım ve otonom araçlar dahil olmak üzere sivil sektörler için üretilmektedir. Askeri ve sivil teknolojileri ayıran engeller giderek ortadan kalkmaktadır.
Hürmüz Boğazı etrafında bugün yaşanan çatışmalar, ABD’nin sınırlarını açığa çıkarıyor.
Yapay zekâ bu süreci daha da hızlandırdı. Büyük dil modelleri, bilgisayar görü sistemleri ve açık kaynaklı yazılımlar, daha önce yalnızca uzmanlaşmış kurumların sağlayabildiği yetenekleri sunuyor. Özel sektörden gelen devasa yatırımlar, gelişmiş yazılımları küresel ölçekte erişilebilir bir meta hâline getirdi; 2025 yılında yalnızca yapay zekâ ile ilgili yarı iletken gelirleri 200 milyar doları aşacak. Daha geniş bir bakış açısıyla, eskiden milyarlarca dolarlık askeri programlar gerektiren yetenekler, artık sıradan ticari kanallardan satın alınan bileşenlere dayanabilmektedir. Ticari piyasadan temin edilen elektronik parçalarla monte edilen küçük insansız hava araçları, artık daha önce yalnızca devletler tarafından üretilen sofistike silahlarla ilişkilendirilen etkileri yaratabilmektedir.
İran yapımı Şahid-136 insansız hava aracı bu dönüşümü gözler önüne seriyor. Pahalı ve sofistike askeri teknolojilere dayanmak yerine bu araç -çoğu aslen sivil elektronik cihazlar için tasarlanmış olan- piyasada bulunabilen navigasyon çipleri, atalet ölçüm birimleri, uydu alıcıları, iletişim modülleri, işlemciler ve yazılımları basit bir gövde ve motorla birleştiriyor. Sonuçta ortaya çıkan, büyük ölçüde dijital ekonomiyi besleyen aynı küresel ticari tedarik zincirleri sayesinde üretilebilen bileşenlerden bir araya getirilmiş bir hassas silahtır. Mesele, Şahid’in teknolojik açıdan sofistike olması değil, olmamasıdır.
Verimliliği ödüllendiren küresel ekonomi, erişilebilirliği de ödüllendirdi. Firmalar, maliyetleri düşürerek, üretimi genişleterek ve teknolojiyi uluslararası pazarlara yayarak rekabet ettiler. Akıllı telefonları daha ucuz, pilleri daha verimli ve işlemcileri daha güçlü hâle getiren her gelişme, aynı zamanda daha zayıf devletlerin ve hatta devlet olmayan aktörlerin yararlanabileceği imkânları da artırdı.
Ancak olağanüstü bir refah yaratan küreselleşme, yerel aksaklıkların küresel sonuçlar doğurduğu birbiriyle bağlantılı sistemler de ortaya çıkardı. Son derece optimize edilmiş sistemler genellikle hassastır: Bir bölgedeki aksaklık, binlerce mil uzakta yankılara yol açar. Örneğin, COVID-19 salgını sırasında yaşanan yarı iletken kıtlığı, birçok kıtada otomobil üretimini etkiledi. 2024 ve 2025 yıllarında ise, Yemen’de İran ile hizalanmış Husiler, İsrail ile yaşadıkları daha geniş kapsamlı çatışmanın bir parçası olarak, Süveyş Kanalı’na açılan ve Avrupa ile Asya’yı birbirine bağlayan Kızıldeniz’de nakliyata yönelik çok sayıda saldırı düzenledi. Militanlar, geleneksel savaşlarda kendilerinden çok daha güçlü rakiplerini yenemediler, ancak hassas savaş taktikleri kullanarak küresel ekonomiye muazzam zararlar verebildiler. Büyük deniz nakliyat şirketleri, transit sürelerinin uzaması ve sigorta oranlarının artmasını kapsayan belirsizliğin getirdiği yüksek maliyetler nedeniyle gemilerini Ümit Burnu’nun etrafından dolaştırmak zorunda kaldı.
Küreselleşme, hassas savaş araçlarının gelişmiş devletlerin tekelinden çıkmasına katkıda bulunmuştu. 2020’lerin ortalarına gelindiğinde, hassas savaş yeteneklerinin yayılması bu ilişkiyi tersine çevirmeye başlamış ve büyük güçleri kendilerinden çok daha zayıf düşmanlara karşı savunmasız hâle getirmeye başlamıştı. Bu anlamda, Soğuk Savaş sonrası düzenin başarısı beklenmedik bir çelişki barındırıyordu: Sistemi güçlendiren ekonomik güçler, zamanla bu sistemi sürdürmeyi giderek daha pahalı hâle getirecek teknolojilerin çoğunu ortaya çıkarmıştı.
Her şey parçalara ayrılır
Hassas güdümlü silahlar, askeri tarihin en eski sorunlarından birini çözmüş gibi görünüyordu. Büyük güçlerin stratejik hedeflerine ulaşmak için artık toprak fethetmesine gerek kalmamıştı. Hava gücü, kara gücünün yerini alabilirdi. Teknoloji, sayısal üstünlüğün yerini alabilirdi. Birçok gözlemcinin 1991’den çıkardığı ders açıktı: ABD hedefleri tespit edebiliyorsa, geniş toprakları işgal etmeden direnişi bastırabilirdi.
İran Savaşı, bu varsayımın sınırlarını artık ortaya çıkarmıştır. Hassas savaş alanında ikinci bir devrimin başlangıcını da işaret etmiştir. Ocak 1991’in tanımlayıcı görüntüsü, Bağdat’taki bir havalandırma şaftına giren lazer güdümlü bir bomba ise, İran Savaşı’nın simgesel görüntüsü ticari elektronik parçalardan bir araya getirilmiş ve İran’ın güney kıyı şeridi boyunca bir yerde hareketli bir ekip tarafından fırlatılan, Körfez’deki hedeflere doğru süzülen küçük, tek yönlü bir insansız hava aracıdır.
Yeni teknolojinin yayılması, ucuz insansız hava araçları, seyir füzeleri, ticari sensörler ve mobil fırlatma ekiplerinin ortaya çıkmasını sağladı. İran’ın amacı hiçbir zaman eski usul gemiler arası çatışmalarda Amerikan deniz gücünü doğrudan yenilgiye uğratmak değildi. Amacı, ticari aktörleri, Amerikan deniz gücünün artık onların mutlak güvenliğini garanti edemeyeceğine ikna etmekti.
Bu yeterli oldu. Savaşın başlamasından sonraki haftalarda tankerler Körfez’den geçişlerine devam ettiler, ancak enerji piyasalarında belirsizlik yayılmaya başlayınca sigorta primleri keskin bir artış gösterdi ve trafik azaldı. Hem Hürmüz Boğazı’nda hem de Kızıldeniz’de daha önce yaşanan krizlerde, savaş rizikosu primleri normal seviyelerinin kat kat üzerine çıkmış ve nakliye şirketleri, artan riskleri göze almak yerine gemilerini binlerce mil dolanarak Afrika’nın etrafından geçirmeyi tercih etmişti. Modern ekonomiler sadece petrole ihtiyaç duymazlar. Zamanında, yeterli miktarda ve öngörülebilir koşullar altında tedarik edilen petrole ihtiyaç duyarlar. Güven kaybolduğunda, bir su yolu fiziksel olarak açık kalsa bile stratejik açıdan güvenilmez hâle gelebilir.
ABD’nin, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatma girişimine yönelik tepkisi büyük güçlerin geleneksel mantığını izledi. ABD, İsrail ile birlikte İran’ın güneyindeki radar üslerini, füze bataryalarını, insansız hava aracı tesislerini ve fırlatma alanlarını vurdu ve binlerce hedefi imha etti. Ancak yedek sistemler hızla ortaya çıktı. İran, mobil fırlatıcılarını, bu fırlatıcıların imha edilebilmesinden daha hızlı bir şekilde dağıtıp, gizleyip yeniden inşa edebildi. Başlangıçta bir deniz sorunu gibi görünen durum, giderek bir toprak sorununa dönüştü. ABD, bir avuç fırlatıcıyı imha edebilirdi, ancak binlerce mil karelik bir toprak parçasını kontrol altına alamazdı. İran’ın haziranda bir ABD Apache helikopterini düşürmesi, ABD’nin içinde bulunduğu çıkmazı gözler önüne serdi. İran, 20.000 dolar maliyetli bir Şahid insansız hava aracını kullanarak 35 milyon dolarlık gelişmiş bir askeri varlığı imha etti. Dünyanın en güçlü ordusu bile ucuz insansız hava araçlarının tehdidini ortadan kaldıramaz.
İran’ın ABD’ye karşı sergilediği sürekli başkaldırı, taktiksel bir başarıdan öte bir anlam taşıyor. İran, farklı çatışma alanlarını giderek artan bir şekilde tek bir stratejik sistemin bileşenleri olarak ele alıyor. Lübnan’da Hizbullah’ın, Irak’ta İran yanlısı milislerin ve Yemen’de Husilerin faaliyetlerini destekliyor. ABD üslerini ve komşu Körfez ülkelerindeki kritik altyapıları hedef almıştır. Sonuç olarak, fetih yoluyla değil, ısrarlı bir şekilde işleyişi aksatma yoluyla inşa edilen, yeni bir İran etki alanı ortaya çıkmaktadır. İkinci hassas silah devrimi, bu kadar geniş çapta ve inatçı bir aksaklığı mümkün kılmaktadır.
İran’ın Ortadoğu’da egemen güç hâline gelmesi kaçınılmaz değildir. Ekonomisi hâlâ zayıftır, geleneksel askeri gücü ABD ve İsrail’inkinden geridedir ve pek çok Arap hükümeti Tahran’a güvenmekten çok ondan korkmaya devam etmektedir. Ancak operasyonel başarıları siyasi fırsatlar yaratabilir. Hükümetler, piyasalar ve dış güçler, Körfez’de İran’ın tercihleri dikkate alınmadan hiçbir önemli kararın alınamayacağı sonucuna giderek daha fazla varırsa, İran’ın askeri avantajı kademeli olarak siyasi nüfuza dönüşecektir. Sigorta piyasaları, enerji tacirleri, nakliye şirketleri ve bölgesel hükümetler, sadece mevcut güce değil, aynı zamanda gelecekteki güçle ilgili değişen beklentilere de tepki vermektedir. Önce beklentiler değişir. Kurumlar ise genellikle daha sonra bu değişime ayak uydurur.
Özellikle mevcut çatışma aşamasının nasıl sona ereceği de hiç de net olmadığı için İran’ın nihayetinde operasyonel avantajını bir tür bölgesel hâkimiyete dönüştürebileceği hâlâ belirsizdir. Ancak hassas teknolojilerin yayılması, durumu tamamen tersine çevirmiştir. Körfez Savaşı’nda ABD’nin hızlı ve güçlü zaferi, hassas savaşın büyük güçlerin tartışmalı bölgeleri nispeten düşük maliyetle kontrol etmelerine imkân tanıdığını göstermişti. Buna karşılık İran Savaşı, hassas teknolojinin yayılmasının büyük güçleri zor durumda bıraktığını ve tartışmalı bölgeleri kontrol etmeyi çok daha zor hâle getirdiğini gösteriyor.
Bir sonraki savaş alanı
Hürmüz Boğazı’nda yaşananlar Doğu Asya’da daha da büyük bir ölçekte meydana gelebilir. Tayvan üzerine bir çatışma için geleneksel senaryo, Çin’in adayı ablukaya alacağını ve Tayvan’ın bir kuşatma altında zor günler yaşayacağını varsayar. Ancak ikinci hassas silah devrimi, daha karmaşık bir olasılığı akla getiriyor: Tayvan’ın insansız hava araçları, seyyar füze bataryaları, ticari sensörler ve yapay zekâ kullanarak Çin’in deniz ticaretini aksatıp tehdit edebileceği ihtimali.
Küresel deniz ticaretinin yaklaşık beşte biri Tayvan Boğazı’ndan geçerek onu dünyanın ekonomik açıdan en önemli su yollarından biri hâline getirmektedir. Çin’in olağanüstü ekonomik başarısına rağmen, gayrisafi yurt içi hasılasının neredeyse yüzde 40’ı ticarete bağlıdır ve bunun büyük çoğunluğu deniz yoluyla gerçekleştirilmektedir. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı bir stratejik dargeçit olarak kullanmayı tercih etmesi gibi, Tayvan da aynısını yapabilir.
Tayvan’ı, menzili 750 mile varan binlerce insansız hava aracına sahip, batmaz dev bir fırlatma platformu olarak düşünün. Çin’in başlıca limanları, Şanghay Limanı, Ningbo-Zhoushan Limanı ve Shenzhen Limanı da dahil olmak üzere, bu menzil içinde yer almaktadır. Dolayısıyla risk, sadece Tayvan Boğazı’ndan geçen trafiği ilgilendirmiyor. Taipei, daha büyük düşmanına daha fazla zarar vermek için daha fazlasını yapabilir ve resmi bir abluka olmasa bile Çin’in başlıca limanlarına giden ticari yolları sürekli olarak tehdit edebilir.
Daha zayıf güçler artık Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı gelmenin mümkün olduğunu görüyorlar.
Çin, bazı nakliye rotalarını Tayvan’ın doğusuna ya da diğer ülkelerin yakınlarındaki daha uzak deniz yollarından geçecek şekilde yeniden belirleyebilir. Ancak Kızıldeniz krizi sırasında Ümit Burnu’nun etrafından dolanarak rotanın değiştirilmesi örneğinde olduğu gibi, asıl mesele ticaretin devam edip edemeyeceği değildir. Asıl mesele, ticaretin öngörülebilir bir şekilde ve kabul edilebilir maliyetlerle sürdürülebilir olup olmadığıdır. Tayvan’ın avantajı, Çin’in sanayi merkezine giden deniz yollarının tam ortasında yer alan coğrafi konumundan ve adanın, ikinci hassas devrim sayesinde bu yolları sürekli olarak riskli hâle getirme kabiliyetinden kaynaklanacaktır.
Tayvan’ın, Çin Halk Kurtuluş Ordusu üzerinde anlamlı bir etki yaratmak için çok sayıda gemiyi batırmasına gerek kalmaz. Birkaç başarılı insansız hava aracı saldırısı —hatta gelecekteki saldırı olasılığı bile— tanıdık bir olay dizisini tetikleyebilir: sigorta primleri fırlar, ticari nakliye şirketleri risklerini yeniden değerlendirir ve trafik azalır. Fiziksel tahribat sınırlı kalsa bile ekonomik aksaklıklar katlanarak artar. Dünyanın Çin mallarına olan bağımlılığı göz önüne alındığında, çoğu ülke üzerinde etkiler ciddi olacak ve birkaç ay içinde ortaya çıkarak küresel ekonominin kasılmasına yol açabilir. Çin’in ticarete bağımlı ekonomisi, 1980’lerde önemli ekonomik reformları başlatmasından bu yana muhtemelen en şiddetli dış şokunu yaşayacaktır. Modern ticaretin dayandığı güvenin çöküşüyle başa çıkmak zorunda kalacaktır. Enerji ithalatı, imalat tedarik zincirleri, ihracat sektörleri, deniz taşımacılığı finansmanı ve yabancı yatırımların tümü aynı anda baskı altına girecektir.
İran savaşı sırasında ABD’nin yaşayacağı zorluklar, Çin’in Tayvan’a saldırmanın ne kadar akılsızca bir hareket olduğunu fark etmesine yol açabilir; ada, İran’ın stratejisini tekrarlayarak Çin ve dünya için muazzam sonuçlar doğurabilir.
Gücün yeni kuralları
Gelecekteki çatışmalar, Tayvan Boğazı, Güney Çin Denizi, Malakka Boğazı, Kızıldeniz ve Hürmüz Boğazı da dahil olmak üzere dünyanın başlıca ekonomik dargeçitleri çevresinde giderek daha sık yaşanabilir. Artan sigorta primleri, pahalılaşan nakliye maliyetleri, yedek tedarik zincirleri, daha büyük stoklar ve stratejik rezervler bulundurma gerekliliği ile yerli üretime yönelik siyasi baskı; uluslararası ticaretin maliyetlerini kademeli olarak artıracaktır. Küreselleşmeyle düzleşen dünya, bir kez daha çıkıntılar ve çatlaklarla kırışacak. Sonuç olarak, küresel sistemle ilgili yeni bir dizi varsayım ve kural şimdi ortaya çıkmaya başlıyor.
Amerika’nın askeri üstünlüğü, artık siyasi sonuçları ucuza garanti etmiyor. Amerika Birleşik Devletleri, eşi benzeri olmayan bir yıkım gücüne sahip olmaya devam ediyor. Ancak hedefleri yok etmekle sonuçları belirlemek farklı şeylerdir. Washington düşmanlarını ne kadar cezalandırabilirse de onları boyun eğdirmekte zorlanmaktadır. Ayrıca, gerginliğin tırmanması artık otomatik olarak ABD’nin lehine sonuçlanmamaktadır. Hassas silahlar, coğrafya ve dağınık ağlar, daha zayıf aktörlerin, daha büyük güçlerin onları bastırabilmesinden daha hızlı bir şekilde maliyetleri artırmasına imkân vermektedir. ABD, hava gücüyle gerginliği tırmandırabilir ve hatta kara birliklerini kullanabilir, ancak artık gerginliğin tırmanmasında hâkimiyetini korumamaktadır.
Bu esnada ABD’nin müdahaleleri artık hedef bölgedeki ekonomik istikrarı garanti etmiyor. Otuz yıl boyunca piyasalar, ABD’nin gücünün riskleri azaltmaya yardımcı olduğunu varsayıyordu. Günümüzde ise ABD’nin müdahaleleri belirsizliği körüklüyor. Küreselleşme olağanüstü bir refah yarattı, ancak aynı zamanda askeri gücün tek başına kolayca ortadan kaldıramayacağı kırılganlıklar da ortaya çıkardı. Daha zayıf güçler artık Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı gelmenin mümkün olduğunu, direnişin artık açıkça boşuna olmadığını görüyorlar. Bu aktörlerin, ABD’yi boşa çıkarmak için onu yenmelerine gerek yok. Tek yapmaları gereken, güveni sarsmak, bedel ödetmek ve yenilgilerine dair beklentileri aşmak. Hedef artık savaş alanında geleneksel bir zafer kazanmak değil, aksine kargaşa yaratarak avantaj oluşturmaktır.
Bu, artık her zayıf devletin ABD’yi zor duruma sokabileceği anlamına gelmez; sadece, ikinci hassas devrim teknolojilerinin yayılmaya devam etmesiyle birlikte çok daha fazla devletin bu yeteneği kazanmasının muhtemel olduğu anlamına gelir. Coğrafya, stratejik hedefler ve uygun maliyetli hassas sistemlere erişim, bu yeni jeopolitik ortamın ana hatlarını şekillendirecektir.
Modern tarihin büyük bir bölümünde, daha güçlü devletler ekonomik zenginliklerini askeri üstünlüğe, askeri üstünlüklerini ise siyasi etkiye dönüştürmüştür. Soğuk Savaş sonrası dönem, bu ilişkiyi pekiştiriyor gibi görünüyordu. Oysa ikinci hassas silah devrimi, farklı bir eğilim ortaya koymaktadır. Ekonomik başarı, yeni teknolojilerin yayılmasına ve geniş çapta benimsenmesine yol açar; bu da daha zayıf aktörlere yardımcı olur ve onların, geçmişte yapabileceklerinden daha fazla maliyeti daha güçlü rakiplerine yüklemelerine imkân tanır. Amerika Birleşik Devletleri gibi büyük bir gücün jeopolitik gücü, başkalarını kontrol etme kapasitesinin bir ölçüsü olmaktan çok, başkalarının bu gücün sürdürdüğü ve dayanak noktası oluşturduğu sistemlere duyduğu güvenin bir yansımasıdır.
Hürmüz Boğazı, bunun sadece bir başlangıç olduğu ortaya çıkabilir. Aynı mekanizmalar Tayvan çevresinde de ortaya çıkarsa, uluslararası politikanın bir sonraki dönemi küreselleşmenin genişlemesiyle değil, onu korumanın bedelleriyle tanımlanacaktır.
Bu yazı ilk olarak Foreign Affairs Magazin’de yayınlanmıştır. Kayra Yılmaz tarafından Türkçeleştirilen bu metinde editöryal değişikliklere gidilmiştir. Yazının orijinal halini okumak için tıklayınız.



