yolculuk
28 Nisan 2026 Salı
  • Gündem
  • Blog
  • Sınıfsal Bakış
  • Çeviri
  • Dünya
No Result
View All Result
  • Gündem
  • Blog
  • Sınıfsal Bakış
  • Çeviri
  • Dünya
No Result
View All Result
yolculuk
No Result
View All Result

Sınıfsal Bakış | Doruk Madencilik Direnişine Sınıfsal Bakış

Nisan 28, 2026

Tekil Olay mı, Yapısal Kriz mi?

Doruk Madencilik işçilerinin Ankara’ya uzanan direnişini yalnızca “ödenmeyen maaşlar” başlığı altında okumak, meselenin özünü kaçırmak olur. Çünkü burada yaşanan şey, tekil bir işverenin yükümlülüklerini yerine getirmemesi değil; Türkiye’de son yirmi yılda şekillenen madencilik rejiminin işleyiş biçiminin görünür hale gelmesidir. Başka bir deyişle, bu direniş bir arızayı veya aksamayı değil, sistemin normal çalışma halini ortaya koymaktadır.

Nitekim Türkiye’de özellikle 2000’li yıllardan sonra hız kazanan özelleştirme ve ruhsatlandırma politikaları, maden sahalarının kamu denetiminden çıkarılıp özel şirketlerin işletmesine açılmasını kolaylaştırdı. Bu süreç çoğu zaman “verimlilik artışı” ve “yerli üretim” söylemiyle meşrulaştırıldı. Ancak sahadaki gerçeklik, bu söylemin ötesinde bir tabloya işaret ediyor. Örneğin Soma maden katliamı sonrasında ortaya çıkan raporlar, üretim baskısının ve maliyet düşürme politikalarının işçi güvenliğini nasıl geri plana ittiğini açıkça göstermişti. Benzer şekilde Ermenek’teki maden kazası, denetim mekanizmalarının kağıt üzerinde kaldığını gözler önüne sermişti. Bu olaylar, sistemin “kriz anları”ydı; Doruk Madencilik’teki durum ise bu sistemin “krizsiz” gündelik işleyişine dair bir kesit sunuyor.

Bu açıdan bakıldığında, Doruk Madencilik işçilerinin karşı karşıya kaldığı tablo şaşırtıcı değildir. Ücretlerin ödenmemesi, tazminatların belirsizliği ve kurumsal denetimin etkisizliği, sistemin istisnai değil, yapısal ve tekrar eden özellikleridir. Çalışma yaşamına dair pek çok saha araştırmasında işçilerin benzer şikâyetleri dile getirdiği biliniyor. “Maaşlarımız gecikiyor, ama üretim hiç durmuyor” ya da “Haklarımızı aradığımızda işten çıkarılma tehdidiyle karşılaşıyoruz.” biçimindeki ifadeler, bireysel deneyimler/şikayetler olmanın ötesinde, yapısal bir sorunun gündelik hayattaki yansımalarıdır.

Dolayısıyla bugün Ankara’da devam etmekte olan direnişi anlamak için, bu olayın neden bu denli tanıdık olduğuna bakmak gerekiyor. Çünkü benzer tablolar farklı maden sahalarında, farklı şirketlerde ve farklı zamanlarda tekrar tekrar karşımıza çıkıyor. Bu tekrar, bize meselenin bir “kötü yönetim” sorunu olmadığını; aksine belirli bir ekonomik ve siyasal modelin sonucu olduğunu gösteriyor.

Özetle, Doruk Madencilik direnişi tek başına bir şirketin ihlallerinden ibaret değildir. Bu direniş, Türkiye’de madencilik sektörünün nasıl yapılandırıldığına, emeğin bu yapı içindeki yerine ve denetim mekanizmalarının sınırlarına dair daha geniş bir tartışma için önemli ipuçları veriyor.

Ücret Mücadelesinden Mülksüzleşmeye

Doruk Madencilik işçilerinin Ankara’daki direnişine yalnızca “maaşlarını alamayan işçilerin tepkisi” olarak bakmak, bu mücadelenin taşıdığı sınıfsal derinliği görmeyi güçleştirir. Çünkü burada söz konusu olan şey, ücretin ödenip ödenmemesinden öte, üretim araçlarından koparılan insanların, güvencesiz emek ilişkilerine mahkûm edilmesidir.

Türkiye’de madencilik faaliyetlerinin yoğunlaştığı bölgelerde son yıllarda gözlemlenen en belirgin süreçlerden biri, kırsal yaşamın çözülmesidir. Tarım ve hayvancılıkla geçinen köylüler için toprak yalnızca bir gelir kaynağı değil, aynı zamanda bir yaşam biçimidir. Ancak maden sahalarının genişlemesiyle birlikte bu topraklar ya kamulaştırma yoluyla ya da ekonomik baskılarla el değiştiriyor. Köylüler çoğu zaman “ya sat ya da üretme imkânını kaybet” ikilemiyle karşı karşıya kalıyor. Bu süreç, klasik anlamda bir “iş bulma” hikâyesi değil; doğrudan doğruya bir mülksüzleşme sürecidir.

Bu noktada ortaya çıkan tabloda; dün kendi toprağında çalışan bir üretici, bugün aynı coğrafyada bir maden işletmesinde ücretli işçi haline gelir. Üstelik bu geçiş, çoğu zaman daha güvencesiz ve daha ağır çalışma koşullarıyla gerçekleşiyor. Sahada yapılan görüşmelerde işçilerin dile getirdiği “Eskiden az kazanıyorduk ama kendi işimizdi; şimdi daha çok çalışıyoruz ama ne zaman maaş alacağımız bile belli değil.” biçimindeki ifadeler bu dönüşümü somutlaştırıyor.

Bu süreç, bireylerin üretim araçlarından koparak emeklerini satmak zorunda kalmalarıdır, dolayısıyla da bir çeşit “proleterleşme”dir. Kaldı ki Doruk Madencilik örneğinde bu süreç, klasik sanayileşme deneyimlerinden farklı olarak daha kırılgan bir zeminde ilerliyor. Çünkü burada ortaya çıkan işçilik, düzenli ve güvenceli bir istihdam sunmuyor; aksine belirsizlik, geciken ücretler ve zayıf sosyal haklarla tanımlanıyor.

Ücretlerin ödenmemesi ya da düzensizliği, bu sınıfsal dönüşümün en görünür ama tek başına olup biteni anlatmaya yeterli olmayan boyutudur. Daha derinde, işçinin işverene bağımlılığını artıran bir mekanizma işler. Gelir güvencesi olmayan bir işçi, yalnızca yoksullaşmaz; aynı zamanda itiraz etme kapasitesini de kaybeder. Bu nedenle Doruk Madencilik işçilerinin açlık grevi gibi radikal bir eylem biçimine yönelmesi, yalnızca ekonomik bir talebin değil, bu bağımlılık ilişkisine karşı bilinçli bir iradenin ifadesidir.

Dolayısıyla Doruk Madencilik direnişi, yalnızca “hakkını arayan işçiler” anlatısıyla sınırlanamaz. Bu direniş, mülksüzleşmiş, güvencesizleşmiş ve bağımlı hale getirilmiş bir emek gücünün, bu koşullara karşı verdiği bir tepki olarak okunmalıdır. Ücret talebi bu mücadelenin görünen yüzüdür; arkasında ise çok daha geniş bir sınıfsal dönüşüm yatmaktadır.

Riskin Toplumsallaşması, Kârın Özelleşmesi

Türkiye’de madencilik sektörüne yakından bakıldığında, tekrar eden bir işleyiş mantığı göze çarpar. Üretimin getirdiği riskler geniş toplumsal kesimlere yayılırken, elde edilen ekonomik kazanç dar bir çevrede yoğunlaşır. Bu durum, farklı dönemlerde yaşanan olaylar ve saha deneyimleriyle somutlaşmış bir gerçekliktir. Örneğin Soma maden katliamı sonrasında kamuoyuna yansıyan bilgiler, üretim baskısının nasıl sistematik bir şekilde artırıldığını ve bunun işçi güvenliği üzerindeki etkilerini açıkça ortaya koymuştu. “Daha fazla kömür, daha düşük maliyet” hedefi, iş güvenliği önlemlerinin ikinci plana itilmesine yol açmış; bunun bedelini ise işçiler hayatlarıyla ödemişti. Benzer şekilde Ermenek’te yaşanan maden kazası, yalnızca teknik bir ihmal değil, aynı zamanda denetim mekanizmalarının yetersizliğinin bir sonucu olarak değerlendirilmişti.

Bu örnekler genellikle “felaket” anları olarak hatırlanır. Ancak asıl temel mesele, bu sonucu mümkün kılan gündelik işleyiştir. Doruk Madencilik’te ücretlerin ödenmemesi, ilk bakışta bir “iş hukuku ihlali” gibi görünebilir. Oysa bu durum, maliyetlerin nasıl yönetildiğine dair daha geniş bir tabloyu gösterir. İşçi ücretinin geciktirilmesi ya da ödenmemesi, şirket açısından bir finansman aracına dönüşür; yani işletme, kendi nakit akışını işçinin cebinden karşılar.

Bu noktada ortaya çıkan tablo şudur; devlet, ruhsat ve teşvik mekanizmalarıyla üretimin önünü açar; şirket, bu imkânları kullanarak üretimi gerçekleştirir; ancak üretimin yarattığı riskler (iş kazaları, çevresel tahribat, sağlık sorunları) toplumun geneline yayılır. Buna karşılık elde edilen kâr, büyük ölçüde şirket bünyesinde kalır. Bu yapıyı, “riskin toplumsallaşması, kârın özelleşmesi” olarak özetlemek mümkün.

Sahadaki işçilerin anlatımları bu durumu daha da somutlaştırır; “Üretim durmaz, ama maaş durur” ya da “Güvenlik önlemi maliyet diye ertelenir.” Bu tür ifadeler, işletme mantığının hangi önceliklere göre şekillendiğini gösterir. Üretim sürekliliği esastır; işçi refahı ve güvenliği ise çoğu zaman bu sürekliliğin gerisinde kalır.

Bu modelin bir diğer boyutunu da çevresel etkiler üzerinden görmek/izlemek mümkün. Maden sahalarının genişlemesiyle birlikte su kaynaklarının kirlenmesi ve hatta tüketilmesi, tarım alanlarının daralması ve ekosistemlerin zarar görmesi sıkça dile getirilen sorunlar arasındadır. Bu etkiler, yalnızca o bölgede yaşayanları değil, daha geniş bir coğrafyayı etkiler. Ancak bu maliyetler şirket bilançolarına doğrudan yansımaz; son tahlilde toplum tarafından üstlenilir.

Dolayısıyla Doruk Madencilik’te yaşananlar, bir şirketin mali sorumluluklarını yerine getirmemesiyle sınırlı değildir. Bu durum, Türkiye’de madencilik faaliyetlerinin hangi ekonomik mantıkla yürütüldüğünü gösteren bir örnektir. Ücretlerin ödenmemesi, iş güvenliği açıkları ya da çevresel tahribat, birbirinden bağımsız sorunlar değil; aynı modelin farklı yüzleridir.

Bu çerçevede direniş, yalnızca bir hak talebi değil; bu işleyiş mantığına yönelik bir itirazdır. Çünkü işçiler, yalnızca ücretlerini değil, bu sistem içinde kendilerine biçilen rolü de sorgulamaya başlamaktadır.

Sendikacılığın Krizi

Doruk Madencilik işçilerinin Ankara’da kurduğu direniş hattı, salt işverenle yaşanan bir gerilimin sonucu değil; aynı zamanda Türkiye’de sendikal yapının geçirdiği dönüşümün de bir yansımasıdır. Çünkü tarihsel olarak bakıldığında madencilik sektörü, Türkiye’de en güçlü sendikal geleneklere sahip alanlardan biri olmuştur. Zonguldak havzasında gelişen örgütlenmeler, işçi sınıfı mücadelesinin en görünür örneklerinden biri olarak uzun süre hafızalarda yer etti. Ancak bugün ortaya çıkan tablo, bu tarihsel mirasla belirgin bir kopuşa işaret ediyor.

Bu kopuşun en önemli nedenlerinden biri, sendikal yapının parçalanması ve etkisizleşmesidir. Farklı sendikalar arasındaki rekabet, çoğu zaman işçilerin ortak çıkarlarının önüne geçebiliyor. Daha da önemlisi, sendikaların bir kısmının siyasal ve kurumsal ilişkiler içinde hareket etmesi, sahadaki işçilerle olan bağını zayıflatabiliyor. Bu durum, işçiler arasında sıkça dile getirilen bir güvensizliği açığa çıkarıyor; “Sendika var ama bizim için yok.” Bu tür ifadeler, temsil krizinin ulaştığı boyutu gösteriyor.

Öte yandan, madencilik sektöründe yaygınlaşan taşeronlaşma ve esnek çalışma modelleri, sendikal örgütlenmenin önündeki en büyük engellerden biri haline gelmiş durumda. Aynı maden sahasında çalışan işçilerin farklı şirketlere bağlı olması, ortak bir örgütlenme zemini kurmayı güçleştiriyor. Bu parçalı yapı, işçilerin kolektif hareket kapasitesini zayıflatırken, işverenin elini güçlendiriyor. Böyle bir ortamda sendika, yalnızca hukuki bir çerçeve sunan ama fiilen etkisiz kalan bir kuruma dönüşebiliyor.

Doruk Madencilik örneğinde de benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz. İşçilerin doğrudan Ankara’ya gelerek açlık grevine yönelmesi, aslında kurumsal mekanizmaların tıkandığını gösteren güçlü bir işarettir. Normal koşullarda ücretlerin ödenmemesi gibi bir sorun, sendikal ve hukuki yollarla çözülebilir. Ancak bu yolların işlemediği ya da yetersiz kaldığı durumlarda, işçiler bedenlerini ortaya koydukları daha radikal eylem biçimlerine yönelir. Bu, bir tercih değil, çoğu zaman bir zorunluluktur.

Bu noktada sendikacılığın yaşadığı kriz, yalnızca örgütsel bir sorun olarak değil, daha geniş bir siyasal-ekonomik bağlam içinde ele alınmalıdır. İş güvencesinin zayıfladığı, işsizliğin yüksek olduğu ve alternatif istihdam olanaklarının sınırlı kaldığı bir ortamda, işçilerin sendikal mücadeleye katılma konusunda daha temkinli davrandığı görülür. Çünkü sendikal faaliyet, işten çıkarılma riskini de beraberinde getirebilir. Bu risk, özellikle geçim kaynakları sınırlı olan işçiler için ciddi bir caydırıcı etki yaratır.

Tam da bu noktada Doruk Madencilik direnişi, farklı bir eğilimi de ortaya koyuyor. İşçiler, sendikal yapıların yetersiz kaldığı bir ortamda, kendi inisiyatifleriyle yeni bir mücadele hattı kuruyor. Bu durum, sendikaların tamamen işlevsiz hale geldiği anlamına gelmez; fakat mevcut yapının işçilerin ihtiyaçlarına cevap vermekte zorlandığını açıkça gösterir.

Dolayısıyla burada ortaya çift yönlü bir tablo çıkıyor. Bir yanda zayıflayan ve güven kaybı yaşayan bir sendikal yapı, diğer yanda ise bu boşluğu doldurmaya çalışan daha doğrudan ve taban odaklı bir işçi hareketi. Doruk Madencilik işçilerinin eylemi, bu geçiş momentini görünür kılıyor. Bu nedenle direniş, yalnızca bir hak arama mücadelesi değil; aynı zamanda Türkiye’de sendikacılığın geleceğine dair bir sorgulama olarak da okunmalıdır.

Mekânın Politikleşmesi; Madenin Başkente Taşınması

Bir maden ocağı normalde gözden uzaktır; yerin altında, gündelik hayatın akışının dışında kalır. Orada yaşananlar çoğu zaman yalnızca işçilerin, ailelerinin ve dar bir çevrenin bilgisi dahilindedir. Bu görünmezlik, madencilikteki sömürü ilişkilerinin de büyük ölçüde sessiz ve denetimsiz kalmasına olanak tanır. Doruk Madencilik işçilerinin Ankara’ya gelerek direnişi Kurtuluş Parkı’na taşıması, tam da bu görünmezlik perdesini yırtan bir hamledir.

Bu tür bir mekânsal kırılma, yalnızca coğrafi bir yer değişimi değildir; aynı zamanda politik bir eylemdir. Çünkü sorun artık maden sahasının sınırları içinde kalmaz, ülkenin “idari ve siyasi merkezine” taşınır. Başkentte kurulan her çadır, atılan her slogan, yapılan her açıklama, yerel bir emek meselesini bütünsel bir tartışma başlığına dönüştürür. Bu nedenle işçilerin Ankara’ya yürüyüşü, “duyulma” talebinin ötesinde, bilinçli bir görünürlük stratejisi olarak okunmalıdır.

Türkiye’de işçi hareketlerinin tarihinde bu tür mekânsal hamlelerin özel bir yeri vardır. 1990’larda Zonguldak maden işçilerinin Ankara’ya yürüyüşü, yalnızca ekonomik taleplerle sınırlı kalmamış; aynı zamanda işçi sınıfının siyasal alandaki varlığını da güçlü bir şekilde hissettirmişti. Bugün Doruk Madencilik işçilerinin benzer bir yolu tercih etmesi, bu tarihsel hafızanın tamamen kaybolmadığını, aksine farklı biçimlerde yeniden üretildiğini gösteriyor.

Açlık grevi gibi eylem biçimleri, ihtiyaç duyulan görünürlüğü daha da etkili boyuta taşıyor. İşçinin kendi bedenini bir mücadele aracına dönüştürmesi, meselenin aciliyetini ve ciddiyetini güçlü bir şekilde ifade eder.

Bu bağlamda Doruk Madencilik direnişi, yalnızca bir hak arama süreci değil; aynı zamanda mekânın nasıl politikleştirildiğine dair önemli bir örnektir. Madenin yer altındaki görünmezliği, başkentin ortasında kurulan bir direniş alanıyla tersine çevrilir. Böylece işçiler, sadece ekonomik taleplerini dile getirmekle kalmaz; aynı zamanda bu taleplerin görmezden gelinmesini imkânsız hale getirir.

Sömürge Madenciliği

Doruk Madencilik örneğinde ortaya çıkan tablo, Türkiye’de madenciliğin artık klasik bir sanayi faaliyeti olarak değil, doğrudan bir “sömürge madenciliği rejimi” olarak işlediğini gösterir. Burada sömürgecilik, yabancı bir gücün varlığıyla sınırlı değildir; asıl mesele, yerli sermaye ile devletin birlikte kurduğu, emeği ve doğayı aynı anda tahakküm altına alan bir üretim düzenidir.

Bu düzende maden sahaları, bulunduğu bölgenin kalkınma alanı değil, kaynak aktarım havzası olarak işler. Yeraltındaki zenginlik, yerelde yaşayanların yaşam koşullarını iyileştirmek için değil, sermaye birikimi yaratmak için çıkarılır. Geriye kalan ise çoğu zaman yoksullaşma, güvencesizlik ve çevresel tahribattır.

Doruk Madencilik işçilerinin yaşadığı ücret krizi bu yapının en çıplak halidir. Ücretin ödenmemesi bir “yönetim hatası” değil, üretim maliyetinin doğrudan işçinin yaşamı üzerinden karşılanmasıdır. Şirket, finansal yükünü işçiye devrederken üretim sürecini kesintisiz sürdürür. Bu, sömürge tipi üretim ilişkilerinin en temel karakteridir; maliyet aşağıya, kazanç yukarıya çekilir.

Aynı yapı, çevresel alanda da kendini gösterir. Maden sahalarının genişlemesiyle birlikte su kaynakları etkilenir, tarım alanları daralır, yerel ekosistem bozulur. Ancak bu yıkım, üretimin doğal bir yan ürünü olarak görülmez; tersine görmezden gelinerek sistemin dışında bırakılır. Çünkü bu düzende doğa da emek gibi maliyet kalemi haline getirilmiştir.

Devletin rolü ise bu yapıyı mümkün kılan temel unsurdur. Ruhsatlandırma, teşvikler ve denetim zayıflığı, üretim alanını şirketler için neredeyse sınırsız bir hareket sahasına dönüştürür. Böylece ortaya çıkan ilişki, klasik anlamda piyasa rekabeti değil; kaynakların belirli aktörler lehine sistematik biçimde yeniden dağıtıldığı bir tahakküm düzenidir.

Bu nedenle Doruk Madencilik örneği, “münferit” bir şirket ihlali olarak değil, Türkiye’de madenciliğin genel işleyiş biçiminin bir yansıması olarak okunmalıdır. Ücretlerin ödenmemesi, iş güvenliğinin ihlali ve çevresel tahribat, birbirinden bağımsız sorunlar değil; aynı sömürgeci üretim modelinin farklı görünümleridir.

Direnişte Olası Sonuçlar

Doruk Madencilik işçilerinin Ankara’daki direnişi, çoğu zaman “bir hak arama eylemi” olarak okunuyor. Ancak işçi mücadeleleri tarihsel olarak çeşitli örneklerde görüldüğü gibi tek bir kazanımın ötesinde, daha geniş dalgaların tetikleyicisi olmuştur.

En yakın vadede bakıldığında, bu direnişin en somut sonucu genellikle ücretlerin ödenmesi, gecikmiş alacakların kısmen tahsili ya da idari yaptırımların artması olur. Nitekim Türkiye’de benzer örneklerde, kamu baskısının artmasıyla şirketler kısa vadeli çözüm üretmek zorunda kalmıştır. Ancak bu tür çözümler çoğu zaman yapısal değil, geçici niteliktedir. Sorunun kaynağı ortadan kalkmadığı için benzer krizler farklı şirketlerde yeniden ortaya çıkar.

Orta vadede ise daha farklı bir etki alanı oluşabilir. Bu tür direnişler, özellikle maden sektöründe denetim tartışmalarını yeniden gündeme taşır. İş güvenliği, ücret garantisi, taşeron sisteminin sınırları gibi konular kamuoyunda daha görünür hale gelir. Aynı zamanda sendikal yapıların yeniden tartışmaya açılması da mümkündür. Çünkü işçilerin doğrudan Ankara’ya gelerek eylem yapması, kurumsal mekanizmaların yeterliliğine dair bir soru işareti üretir. Bu soru işareti büyüdükçe, sendikaların kendini yeniden tanımlama ihtiyacı ortaya çıkar.

Daha uzun vadede ise tablo daha karmaşık hale gelebilir. Eğer bu tür direnişler “izole” kalırsa, yani farklı sektörlere ve bölgelere yayılmazsa, sistem genellikle kendini “küçük düzenlemelerle” yeniden üretir. Ücretler ödenir, bazı yöneticiler değişir, bazı idari cezalar uygulanır; ancak üretim ilişkilerinin temel mantığı aynı kalır. Bu, Türkiye’de madencilik sektöründe sıkça görülen bir döngüdür; kriz, müdahale, geçici iyileştirme ve yeniden kriz.

Buna karşılık, eğer bu tür eylemler birbirine eklemlenirse, yani farklı maden sahalarında benzer işçi hareketleri ortaya çıkarsa, o zaman daha yapısal bir dönüşüm ihtimali doğar. Bu noktada mesele yalnızca Doruk Madencilik ya da belirli bir şirket olmaktan çıkar; tüm sektörün işleyiş biçimi tartışma konusu haline gelir. Bu tür bir genişleme, işçi hareketlerinin tarihsel olarak en dönüştürücü anlarını oluşturur. Elbette bu pratik, farklı sektörler için de birleşik mücadelenin gerekliliği için de bir örnek modeldir; tartışma o zeminde de yürütülmelidir.

Doruk Madencilik işçilerinin açlık grevi ve Ankara’daki görünürlük stratejisi tüm bu nedenlerle önemlidir; bu eylem yalnızca bir ücret talebi değil, aynı zamanda “bu sistem nasıl işliyor?” sorusunu gündeme taşıyan bir müdahaledir. Bu tür sorular çoğaldıkça, mevcut düzenin kendini yeniden üretme kapasitesi de tartışmaya açılır.

Sonuç olarak, bu direnişte olası sonuçlar tek bir senaryoya indirgenemez. Kısa vadede somut kazanımlar üretme ihtimali vardır; orta vadede sektörel tartışmaları derinleştirebilir; uzun vadede ise ya izole bir örnek olarak kalır ya da daha geniş bir işçi hareketinin parçasına dönüşür. Belirleyici olan, bu direnişin yalnızca kendi hikâyesi içinde kalıp kalmayacağı değil, başka hikâyelerle bağ kurup kuramayacağıdır.

Tweet

Önerilen İçerikler

Öğrenci Kolektifleri hayatını kaybeden yoldaşları için açıklama yaptı: ‘İlayda Zorlu intihar etmedi’

Öğrenci Kolektifleri hayatını kaybeden yoldaşları için açıklama yaptı: ‘İlayda Zorlu intihar etmedi’

Nisan 19, 2026
Sınıfsal Bakış | Küresel savaşın İran cephesinde son durum

Sınıfsal Bakış | Küresel savaşın İran cephesinde son durum

Nisan 14, 2026
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, ABD’nin Minab’daki ilkokula gerçekleştirdiği saldırı hakkında konuştu

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, ABD’nin Minab’daki ilkokula gerçekleştirdiği saldırı hakkında konuştu

Mart 28, 2026

Pöpüler İçerikler

  • 1 Mayıs Taksim İnisiyatifi metin yayımladı; DİSK, KESK, TMMOB ve TTB Kadıköy’e miting yapmaya gidecek

    1 Mayıs Taksim İnisiyatifi metin yayımladı; DİSK, KESK, TMMOB ve TTB Kadıköy’e miting yapmaya gidecek

    0 shares
    Share 0 Tweet 0
  • Şanlıurfa’nın ardından Kahramanmaraş’ta da okul saldırısı, 9 ölü 13 yaralı var

    0 shares
    Share 0 Tweet 0
  • Sanchez değil, insanlığın vicdanı sosyalizm konuşuyor – Tuner Tekin yazdı

    0 shares
    Share 0 Tweet 0
  • Öğrenci Kolektifleri hayatını kaybeden yoldaşları için açıklama yaptı: ‘İlayda Zorlu intihar etmedi’

    0 shares
    Share 0 Tweet 0
  • Türkiye’nin tahkimat mesaisi – Volkan Tozan yazdı

    0 shares
    Share 0 Tweet 0
No Result
View All Result
  • Anasayfa
  • Blog
  • Çeviri
  • Dünya
  • Gündem
  • Sınıfsal Bakış

Adali Labs tarafından üretilmiştir.