Mart 14, 2026 – Pablo Meriguet

ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, son birkaç aydır dünyanın farklı köşelerinde bir dizi askeri ve siyasi saldırı başlattı. Washington’ın çeşitli askeri ve diplomatik eylemlerinin hedefleri, hararetli tartışmalara konu oldu. Bu hamleler tehdit altındaki bir hegemonyayı yeniden tesis etmeyi mi amaçlıyor? Hiçbir zaman gerçekten tehlikede olmayan tek kutuplu bir düzeni güvence altına almayı mı amaçlıyor? Yoksa bunlar, gerilemekte olan bir imparatorluğun son ve en şiddetli çırpınışları mı?
Kesin olan şu ki bu hamleler Latin Amerika ve Karayipler halkları üzerinde büyük etkiler yarattı. ABD hükümeti, yaklaşmakta olduğunu düşündüğü jeopolitik ve askerî çatışmalar için vazgeçilmez olan doğal kaynakları ele geçirmek ya da kilit bölgeleri güvence altına almak konusunda oldukça istekli görünüyor.
Monroe Doktrini, artık sözde “Donroe Doktrini” adı altında yeniden canlandırılmış durumda. Washington; Brezilya’ya karşı yaptığı gibi yeni gümrük tarifeleri uygulayarak, Honduras’taki Nasry Asfura örneğinde olduğu gibi bir başkan adayını doğrudan destekleyerek veya Arjantin’deki aşırı sağcı liberteryen Javier Milei hükümetini kurtarmak için 20 milyar dolar hibe ederek, ne pahasına olursa olsun yarımküre üzerinde kontrol sağlamaya hazır olduğunu gösterdi.
Ekvador Merkez Üniversitesi profesörü ve ABD–Latin Amerika ilişkileri uzmanı Miguel Ruiz mevcut durumu böyle yorumluyor. Ruiz, bu olgu üzerine Peoples Dispatch ile konuştu:
“Dünya, bir soğan gibi bazıları diğerlerinden daha görünür olan birkaç katmana sahip, derin bir jeopolitik dönüşümden geçiyor. Yüzeyde Trump’ın gümrük vergisi saldırısı; ABD’nin yanı sıra Avrupa ve Latin Amerika’nın bazı ülkeleri gibi dünyanın çeşitli yerlerinde radikal bir sağa kayış; ABD’nin Latin Amerika’daki (Venezuela, Küba) saldırganlığının artması; İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırganlığı gibi unsurları görebiliyoruz. Tüm bu görünür yönler, sadece daha derin süreçlerin belirtileridir; bunlar arasında iki temel süreci vurgulamak isterim:
a) Dünyanın içinden geçtiği ‘dördüncü teknoloji devrimi’ (yapay zekâ, robotik, üretim 4.0) denen süreç, küresel ekonominin stratejik dallarını ve öncelikli coğrafi alanlarını yeniden tanımlıyor;
b) Üretici güçlerdeki değişimlere paralel olarak, en az onun kadar önemli bir başka eğilim daha var: Çin ve Hindistan gibi küresel ölçekte yeni sermaye birikim merkezlerinin ortaya çıkışı ve güçlenmesi.”
Ruiz’e göre bu faktörlerin sonuçları temel ekonomik dönüşümlere yol açıyor:
“Bu iki faktörün birleşimi – buna ABD ekonomisinin rekabet gücündeki görece düşüşü de eklemeliyiz – küresel jeopolitiğin en görünür dönüşümlerini tetikliyor. Bunlar arasında yeni kaynak sınırlarının açılması, kritik minerallerin kontrolü için verilen mücadele, gerileyen rekabet gücünün düşüşünü geciktirme çabaları ve özellikle bizim kıtamız söz konusu olduğunda Monroe Doktrini’nin Trump yorumu ile güncellenmesi yer alıyor. Bu yaklaşım, Latin Amerika üzerindeki kontrolü güçlendirmeyi, Çin ve yükselen çok kutuplu dünyanın diğer önemli ülkeleriyle kurduğumuz ekonomik ve diplomatik ilişkileri zayıflatmayı amaçlıyor.”
Trump’ın Stratejisinde Küba
Bilindiği gibi Trump’ın Latin Amerika projesi yalnızca diplomatik ve ekonomik baskıyla sınırlı değil. Askerî harekât, Eylül 2025’te Karayip Denizi’nde düzinelerce küçük tekneye yönelik operasyonla başladı ve 140’tan fazla Venezuelalı, Kolombiyalı ve Trinidadlı yargısız infaz edildi. Daha sonra “Güney Mızrağı Operasyonu” olarak adlandırılan bu süreç, 3 Ocak 2026’da Venezuela’ya yönelik askeri bir saldırı olan “Mutlak Kararlılık Operasyonu” ile zirveye ulaştı. 3 Ocak operasyonunda ABD, Venezuela’nın çeşitli bölgelerine hava saldırıları düzenleyerek 100 kişiyi öldürdü; Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores’i kaçırdı. Çift şu an New York’ta bir hapishanede tutuluyor. Şimdi ABD, ganbot diplomasisi yoluyla Venezuela’nın petrol rezervleri üzerinde fiili kontrole sahip.
Bu operasyonun ardından Trump, zafer kazanmış edasıyla sıradaki hedefin Küba olduğunu ilan etti. Bu amaçla, 21. yüzyılda Küba için bir can damarı olan Venezuela petrolünden adayı mahrum bırakmanın yanı sıra, Küba’ya hidrokarbon gönderen her ülkeye gümrük vergilerini artırma tehdidinde bulundu. Bu durum, enerji şebekesi işlemek için büyük ölçüde yakıta bağımlı olan Küba’da ciddi bir insani krize yol açtı.
Ruiz, Küba’ya karşı yürütülen savaşın bölgedeki ABD çıkarları için birleştirici bir bağ olduğunu ileri sürüyor:
“Küba, ABD güç elitleri açısından her zaman rahatsız edici olmuştur; ancak bunun nedeni ABD’nin iddia ettiği gibi bir güvenlik tehdidi oluşturması değildir. Asıl neden; 1959 Devrimi’nin zaferinden bu yana Küba, ABD’nin Latin Amerika’da 200 yıldır engellemeye çalıştığı her şeyin feneri haline gelmiştir: Sömürgecilik ve yeni-sömürgecilik tarafından her zaman tehdit edilen siyasi, ekonomik ve kültürel egemenliği geri kazanma kararlılığı ve imparatorluğun çıkarlarına tabi olmayan bir Latin Amerika entegrasyonu inşa etme yönündeki kalıcı çaba.”
Ruiz, “Küba halkını boğmanın bahanesi sosyalizmle mücadele olarak sunuldu ve öyle olmaya devam ediyor ancak ABD elitlerini devrimin başından beri asıl korkutan şey, Küba’nın bölgedeki diğer halkları da egemenlikçi ve anti-emperyalist nitelikteki kurtuluş yollarına davet etme kapasitesiydi,” diye belirtiyor.
ABD’nin Küba’daki devrimci hükümetin düşüşüyle ne elde etmeyi umduğunu düşündüğü sorulduğunda profesör şu yanıtı veriyor: “Daha genel terimlerle, ilk hedef, Latin Amerika gibi kontrol edilmesi özellikle önem taşıyan bir bölgede, ne pahasına olursa olsun kaçınmak istedikleri o karşı-örneği tamamen ortadan kaldırmaktır.”
Ruiz’in ana hatlarını çizdiği bir diğer temel hedef ise ABD hükümetinin, Küba’nın siyasi yapılarını ABD tarafından kontrol edilen bir yapıyla değiştirme hayalidir. “Bu, şu anda ABD’yi yöneten güç gruplarının ekonomik ve jeopolitik çıkarlarını güvence altına almak ve genişletmek için adanın kontrolünü yeniden ele geçirmelerini sağlayacaktır. Bu grupların, Küba’nın onlara sağlayabileceği hem yasal hem de yasadışı bazı birikim dallarında gözleri var; gayrimenkul, turizm, kumarhaneler ve hatta uyuşturucu kaçakçılığı. Diğer bir deyişle, Küba’yı 21. yüzyılın yeni koşulları altında, bir zamanlar ABD ekonomisi için temsil ettiği şeye geri döndürmek istiyorlar.”
Emperyalizm Karşısında Harekete Geçmek Mümkün mü?
Bu gerçeklik göz önüne alındığında, ilerici ve sol toplumsal hareketlerin Küba konusunda ABD gücüne karşı herhangi bir direnç göstermesi mümkün görünmüyor olabilir. Ancak Ruiz, bunun karmaşık ve zor olmasına rağmen imkânsız olmadığına inanıyor: “Harekete geçmenin ilk adımı, süregelen saldırıları güçlü biçimde teşhir etmektir. Bu teşhir; sokaklar, medya, kurumsal alanlar ve parlamentolar dahil olmak üzere mümkün olan tüm alanlarda örgütlenme ve mobilizasyonla desteklenmelidir. Şunu kabul etmek gerekir ki şu anda Latin Amerika’nın çoğu ülkesinde ilerici hareketler savunma pozisyonunda. Bu nedenle oligarşik ve emperyal saldırılara karşı kendimizi savunmaya devam etmek bir numaralı önceliktir.”
Ancak Ruiz, ilerici ve sol hareketlerin sadece direnmekle kalmayıp proaktif davranmaları gerektiğini de açıklıyor: “Güç dengesini değiştirmeyi de hedeflemeliyiz ki mümkün olan yerlerde, çok uzak olmayan bir geçmişte sahip olduğumuz önemli güç alanlarını- iktidar gibi- yeniden kazanabilelim. Bunu yaparken daha geniş koalisyonlar kurmak gerekiyor. Programın tüm ayrıntılarında anlaşmasalar bile ulusal ve bölgesel egemenliği savunma gibi temel konularda birleşen çok sayıda toplumsal aktörü içeren ittifaklar oluşturulmalı. Böylece Latin Amerika’nın kendi ayakları üzerinde durabileceği bir ufuk kurulabilir. Aynı zamanda bağımlı olmayan bölgesel entegrasyon projesini yeniden canlandırmak ve bugün Küba örneğinde olduğu gibi emperyal saldırılardan en çok etkilenen ülkelere dayanışma göstermek de hayati önem taşıyor.”
Bu yazı ilk olarak Peoples Dispatch sitesinde Pablo Meriguet imzasıyla yayınlanmıştır. Yazının orijinal halini okumak için tıklayınız.



