yolculuk
11 Nisan 2026 Cumartesi
  • Gündem
  • Blog
  • Sınıfsal Bakış
  • Çeviri
  • Dünya
No Result
View All Result
  • Gündem
  • Blog
  • Sınıfsal Bakış
  • Çeviri
  • Dünya
No Result
View All Result
yolculuk
No Result
View All Result

Yolculuk Çeviri | Parçalanan Dünya Düzeninde “Kalkınma”

Nisan 11, 2026

Otuz yılı aşkın bir süre önce, John Ruggie siyaset bilimindeki en tartışmalı terimlerden birine bir tanım önerdi. Ruggie’ye göre multilateralizm, “üç veya daha fazla devlet arasındaki ilişkileri, genelleştirilmiş davranış ilkeleri temelinde koordine eden ve tarafların özel çıkarlarını veya herhangi bir özel durumda mevcut olabilecek stratejik gereklilikleri dikkate almadan işleyen kurumsal biçimler” grubudur. Günümüzde, hızla yeniden canlanan ekonomik milliyetçilik ve artan jeopolitik gerilimler arasında, 2. Dünya Savaşı sonrası oluşan multilateral kurumlar sisteminin, eski destekçileri tarafından doğrudan ve sürekli bir saldırı altında olduğu ortaya çıktı.

Ticarette, ABD’nin Dünya Ticaret Örgütü sistemine engel olması, küresel rejimi işlevsiz hale getirmiş, korumacılığın derinleşmesine ve ticaret kısıtlamalarının çoğalmasına katkıda bulunmuştur. Güvenlik konusunda BM, “Güvenlik Konseyi’nin geçirdiği felç ve silahsızlanma organlarının müzakereleri ile süregelen jeopolitik rekabetlerin, gücünü yitirmiş bir multilateralizmin endişe verici işaretleri olduğunu” belirtmektedir. İsrail ve Rusya’nın BM ve Uluslararası Adalet Divanı’nın kararlarını ve emirlerini alenen reddetmesi, uluslararası hukukun güvenilirliğini sarsmıştır. BM Genel Sekreteri, devletlerin yüzde 80’inden fazlasının örgüte üyelik aidatlarını ödememesi nedeniyle kurumun “yakın bir mali çöküşle” karşı karşıya olduğunu teyit etmiştir.

NATO da kendi safları içinden gelen varoluşsal tehditlerle karşı karşıya bulunurken, yeniden silahlanma güvenlik düzenlemelerindeki parçalanmayı daha da derinleştirmiştir. Küresel sağlık alanında, Covid-19 salgını sırasında aşı dağıtımının siyasallaşması, büyük küresel krizlere müdahale konusunda multilateralizmin boş bir vaat olduğunu ortaya çıkarmıştır. BM çevre konferanslarının fosil yakıt hissedarları tarafından ele geçirilmesi ve ikinci Trump yönetiminin iklim konusunda yoğun bir engelleme politikası izlemesi nedeniyle iklim yönetimi de tehlike altındadır.

Kısacası, önde gelen devletler giderek kendi başlarına hareket ettikleri eylemlerde bulunup mekanizmaları engelliyor ve geleneksel kurumları atlatıyor ya da onlardan uzaklaşıyor; bu da birçok alanda çok taraflı/multilateral iş birliğinin gözle görülür bir kargaşaya sürüklenmesine neden oluyor. Multilateralizme karşı bu tutum değişikliğini ne açıklıyor ve yerine ne gelebilir? Burada, çöküşün nedenini, ABD’nin hegemonyasının çürümesi, devlet kapitalizminin yükselişi, liberal enternasyonalist normların aşınması ve “İkinci Soğuk Savaş” ile hayatımıza giren neoliberal düzenin krizine kadar izleyeceğiz. Bu kriz, güçlü aktörlerin multilateralizmi yeniden yapılandırmaya ya da tamamen terk etmeye teşvik edildiği hegemonik olmayan bir dünya düzeni üretmiştir. Ortaya çıkan post-multilateral dünya, Colin Crouch’un “post-demokrasi” kavramına benziyor: kurumlar varlığını sürdürüyor, ancak mantıkları ve işlevlerinin içi boşalmış durumda.

Çöküşteki Bir Düzen

Kapitalist gelişimin her döngüsü, yeni hegemonik düzenler ortaya çıkarır; yönetim aygıtını meşrulaştıran ve sistem içindeki tabi sınıfları zorla boyun eğdiren yeni fikir, devlet ve toplumsal yapı kümeleri. İkinci Dünya Savaşı sonrası düzen, ABD tarafından inşa edildi ve bu tür bir zor ile rıza birleşimi sayesinde ayakta tutuldu. Bir yandan, bu düzen, komünistlere ve radikal işçi hareketlerine yönelik baskıya ve sömürgecilikten yeni kurtulmuş bazı yerlerde askeri darbelere ve müdahalelere verilen desteğe dayanıyordu. Öte yandan, Bretton Woods kurumları içindeki kurallar multilateral yollarla geliştirilmiş, önde gelen devletler arasında müzakere edilmiş ve sadece Amerikan çıkarlarını ilerletmekten ziyade “kolektif iyiliği” teşvik edecek şekilde çerçevelenmiştir.

Böylece çok taraflı düzen, tarihsel olarak koşullu bir olguydu ve aynı zamanda uluslararası sistemin iki kutuplu yapısı tarafından da şekillendirildi; zira ABD ve önde gelen sosyal güçler, Sovyet alternatifi karşısında alt devletlere ve sınıflar arası koalisyonlara tavizler verdiler. Soğuk Savaş’tan sonra bu tavizler önemli ölçüde azalsa da düzen bir dereceye kadar rıza inşa etme çabasını sürdürdü ve uluslararası kuralların ve normların mimarı ve hakemi olarak ABD’yi merkezinde tutmaya devam etti.

Ancak yeni üretim biçimleri ve yeni toplumsal ilişkiler, hegemonik düzenlerin kurumsal ve ideolojik temellerini aşındırdıkça, bu düzenler zaman zaman çöküşe uğrar. Günümüz konjonktürü, işte böyle bir organik kriz dönemini yansıtmaktadır. Dünya çapında, neoliberalizmin birikim modeli tükenmiş, kurumları saldırı altında ve ortodoks neoliberalizm ilkeleri altüst olmaktadır. Bununla birlikte, hiçbir aktör kapsamlı bir alternatif ortaya koyamamış ve bu da çok sayıda güç merkezinin bulunduğu, kutuplardan uzak, hegemonik olmayan bir durumun ortaya çıkmasına neden olmuştur. Hiçbir ülke, istikrarlı bir bölgesel düzen için gerekli olan hegemonik liderliği veya kamu mallarını sağlayabilecek kapasiteye sahip değil, küresel düzenden ise bahsetmeye gerek bile yok.

Bu bağlamda, devlet kapitalizminin yeniden canlanmasıyla birlikte yoğunlaşan jeopolitik rekabetler, devletlerin çok taraflı/multilateral kurumları destekleme ve bunlarla ilişki kurma konusundaki teşvikçi tavrını değiştirmiştir. Sonuç, devletlerin stratejik eylemlerini kısıtladığını düşündükleri kurumlara giderek daha fazla saldırdığı veya bunları geride bıraktığı post-multilateral yönelimlerin yaygınlaşmasıdır.

Bu durum, birbirini izleyen iki hegemonya krizinin sonucudur. 1970’lerde yaşanan ilk kriz, mekanize ve standartlaştırılmış kitlesel üretim ile tüketim mallarının kitlesel tüketimine dayanan savaş sonrası Fordist birikim düzenine meydan okudu. Bu düzenin çöküşünden, offshore üretim, finansal deregülasyon, özelleştirme, metalaştırma ve yeni bir esnek işgücü rejimi yoluyla büyümeyi ve kârlılığı yeniden canlandıran yeni bir neoliberal konsensüs ortaya çıktı.

Ancak neoliberalizmin başarısı, kendi çöküşünün koşullarını da yaratmıştır. Küresel ekonomide, özellikle de küresel değer zincirlerine ve finans, ticaret ve mülkiyet alanlarındaki ulusötesi ağlara entegrasyonun yeni sermaye sınıflarını güçlendirdiği Küresel Güney’de yeni birikim kutupları ortaya çıkmıştır. Bu bölgelerden gelen çokuluslu şirketlerin, devlet işletmelerinin ve devlet varlık fonlarının artan uluslararası varlığı, küresel rekabeti yeniden şekillendirmiş ve jeoekonomik gerilimler yaratmıştır. Bu aktörler ABD’nin üstünlüğüne doğrudan meydan okumamış olsalar da küresel yönetim kurumlarında daha fazla temsil talep ettiler. 2008 Küresel Finansal Krizi’nin ardından G20’nin kurulması gibi bazı uyum çabalarına rağmen, çok taraflı kurumlar giderek daha fazla tıkanmaya başladı ve genişleyen çıkar yelpazesini barındıramaz hale geldi.

Küresel Finans Krizi, borç temelli birikim ve spekülatif finansın çelişkilerini de ortaya çıkardı ve bu durum üretken ekonomide durgunluğa yol açtı. Buna cevap olarak uygulanan politikalar eşitsizliği, güvencesizliği ve siyasi kutuplaşmayı derinleştirerek, neoliberal ilkelere bağlı kalmakla birlikte küresel yönetimin kendisini reddeden “anti-küreselci” güçlerin ve popülist liderlerin önünü açtı.

Zaten tıkanıklık nedeniyle felç olmuş olan küresel yönetim, 2010’larda, hem çok taraflılığın başarısızlıklarına pragmatik yanıtlar hem de neoliberal bir çerçeve içinde muhalefeti yönetmek için mekanizmalar biçiminde informal kurumların ve çok paydaşlı ortaklıkların yaygınlaşmasıyla daha da parçalandı. Sağcı popülizmin yükselişiyle birlikte ABD, küresel liderliğin maliyetlerini üstlenmeye giderek daha isteksiz hale geldi, yükselen güçleri tanıyacak IMF ve Dünya Bankası reformlarına direndi ve bunun yerine bu kurumları, kendi kriz sonrası toparlanmasının maliyetlerini Küresel Güney’e yüklemek için kullandı.

Devletler Öncülüğünde Yönetim

Bunu izleyen tarihsel süreç, birbiriyle bağlantılı iki dönüşüm yoluyla bu yapısal krizi daha da derinleştirmiştir. Birincisi, kapitalizm, birçok sektörde endüstriyel kapasite fazlası, küresel ürün pazarlarında doygunluk, durgun işgücü verimliliği ve zayıf imalat büyümesi ile karakterize edilen, dinamizminin azaldığı bir aşamaya girmiştir. Bu eğilimler, firmaların yeşil dönüşüm ve dijital teknolojilerin yaygınlaşması gibi iki büyük dönüşümün şekillendirdiği bir ortamda azalan pazar fırsatları için rekabet etmesiyle, ticaret, yatırım ve teknolojik liderlik alanlarında jeoekonomik rekabeti artırmıştır.

İkincisi, Kuzey’den Güney’e devletler, Covid-19 ve Rusya Ukrayna savaşı gibi krizlerle damgalanan bu gergin ortama; endüstriyel politika aktörleri, yatırımcı-hissedarlar ve sermaye ile varlıkların doğrudan sahipleri olarak rollerini yeniden tanımlayarak yanıt verdiler; bazıları bunu yeni devlet kapitalizmi olarak adlandırdı. Bu rejim altında, ticari ve jeopolitik görevleri birleştiren devlet şirketleri (yatırım fonları, politika bankaları, devlet işletmeleri ve devlet destekli risk sermayesi şirketleri gibi), ileri teknoloji, imalat, gayrimenkul, medya, bankacılık, temiz enerji ve altyapı dahil olmak üzere çok çeşitli sektörlerde varlıklarını büyük ölçüde genişletmiştir.

Bu devletçi yapılar, küresel sermaye birikiminin temel aktörleri haline gelmiştir. Hükümetler ayrıca, küreselleşmenin temelini oluşturan ulusötesi ekonomik ağları yeniden şekillendirmek amacıyla endüstriyel politikalar, mekânsal kalkınma stratejileri, ekonomik milliyetçilik ile ticaret ve yatırım kısıtlamalarını devreye sokarak, güçlü devletçilik anlayışına geri dönmüştür. Sonuç olarak, dünya ekonomisinin bağ dokusu —finans, ticaret, üretim, enerji ve teknoloji ağları— yerleşik güçler, Batı dışı rakipler ve orta ölçekli devletler arasında yoğun bir çekişmenin odağı haline gelmiştir.

Yirminci yüzyıldaki öncülünden farklı olarak, bu İkinci Soğuk Savaş blok temelli rekabet veya bölgesel çevreleme ile değil, küresel kapitalizmin stratejik ağlarını kontrol etmek için devletlerin öncülüğünde yürütülen mücadelelerle tanımlanmaktadır. Bu ağlar içindeki kilit düğüm noktalarını güvence altına almak; karşılıklı bağımlılığın bir silaha dönüştürülmesini, rekabet avantajını, pazar payında artışı, kaynak erişiminin genişlemesini ve finansal getiriyi sağlarken; devletlerin rakiplerine karşı engeller oluşturmasına da olanak tanır. Hükümetler bu tür jeopolitik hedefleri gerçekleştirmek için devlet mülkiyetini ve müdahalesini giderek daha fazla seferber ettikçe, bu yeni devlet kapitalizmi çağdaş küresel ekonominin belirleyici özelliği haline gelmiştir.

Bu değişimler, multilateral küresel yönetim için önemli zorluklar ortaya koymaktadır. Küresel ekonomik kurumlar, devletlerin aktif ekonomik roller üstlendiği bir dünya için tasarlanmadıkları için, piyasa odaklı düzenlemeleri korumaya çalışırken bu yeni devlet kapitalizmi çerçevesinde şekillenen gerçekliğe uyum sağlamakta zorlanmaktadırlar. Bu kurumların uyum kapasitesi, artık kurumların içinde ve aracılığıyla ortaya çıkan, çeşitlilik gösteren ve sıklıkla çelişen devlet çıkarları tarafından daha da kısıtlanmaktadır. Aynı zamanda, ortaya çıkan ağ tabanlı jeoekonomik rekabet biçimleri, standart belirleme gibi görünüşte teknik alanlarda bile ulusötesi kapitalist çıkarları uyumlu hale getirmeyi giderek zorlaştırmaktadır.

Teknoloji, enerji ve ileri imalat alanlarındaki büyük kapitalistleri, savunma ve ulusal güvenlik kurumlarıyla birleştiren yeni elit koalisyonları oluşmuştur. Bu ittifaklar, ekonomi ve güvenlik gerekliliklerini birleştirir ancak işçi sınıfıyla uzlaşma yoluyla sınıflar arası hegemonik projeler inşa ettiklerine dair pek bir kanıt göstermez. Bu da neoliberalizmin sınıf çelişkilerini yoğunlaştırmaktadır.

Küresel düzeyde, ABD hegemonyacı rolünü büyük ölçüde terk etmiştir. Artık sadece baskın bir konumda olan ABD, bir zamanlar multilateralizmi ayakta tutan kamu mallarını sağlama maliyetini üstlenmeye giderek daha isteksiz hale gelmekte; bunun yerine, neoliberal düzenin çürümesini hızlandıracak bir şekilde hem müttefikleri hem de rakiplerinin zararına merkantilist çıkarlarını ilerletmek için ekonomik gücünü kullanmaktadır.

Ancak diğer devletler de neoliberalizm krizine aynı derecede saplanmış durumda olduğundan, hiçbiri bu iktidar boşluğunu doldurabilecek durumda değildir. Sonuç olarak, rekabet halindeki ve çatışmalı devlet kapitalizmlerinin belirlediği, giderek daha az kutuplu bir jeopolitik yapı ve hegemonik olmayan bir dünya düzeni ortaya çıkmaktadır. Eski düzenin bir kalıntısı olan çok taraflılık sistemi hem ulusal hem de kapitalist çıkarlar için giderek daha fazla bir engel olarak algılanmakta ve devletleri bu sistemin kurallarını sabote etmeye, atlatmaya, saptırmaya veya bu kurallardan uzaklaşmaya itmektedir.

Tablo 1. Çok taraflılığı zayıflatmaya yönelik stratejiler

Strateji Tanım
Sabotaj Çok taraflı kurumları, normları veya ilkeleri zayıflatmaya, engellemeye ya da ortadan kaldırmaya yönelik kasıtlı çabalar.
Bypass etme Çok taraflı süreçleri atlatmak için alternatif, çok taraflı olmayan kurumlar veya çerçeveler oluşturma ya da kullanma.
Saptırma Çok taraflı kurumları ele geçirerek onların kaynaklarını ve gündemlerini kısıtlı veya yerel çıkarlar doğrultusunda yeniden yönlendirme.
Geri çekilme Büyük güçlerin çok taraflı kurumlardan kısmen ya da tamamen uzaklaşması; toplantılara katılmamadan tamamen çıkışa kadar uzanan bir yelpaze.

Post- Multilateral Kalkınma

Devletlerin bu yapısal krize verdiği tepkiler, çeşitli alanlarda çok taraflılık üzerinde derin bir etki yarattı. Kalkınma konusunu ele alalım. Uluslararası kalkınma kurumları, dış yardım bütçeleri ve ajanslarında yapılan ciddi kesintilerle kasıtlı olarak sabote edilirken, yardım sağlama konusundaki multilateral kuralların içini boşaltmaya yönelik ısrarlı çabalar da sürdürüldü. ABD, uzun süredir en büyük dış yardım veya Resmi Kalkınma Yardımı (ODA) sağlayıcısıdır; 2024 yılında, yardım alıcılarına ve çok taraflı kuruluşlara tahsis edilen toplam 213 milyar doların 63 milyar dolarını sağlamıştır. Ancak geçen yıl, dış yardımı “radikal solun ele geçirdiği ve zenginleştirdiği devasa ve süresiz bir küresel hak programı” olarak gören Trump yönetimi, fonları donduran, birçok çok taraflı kalkınma kuruluşundan (DSÖ ve çeşitli BM forumları dahil) çekilen ve Batı yardım iş birliğinin ana çok taraflı forumu olan OECD Kalkınma Yardım Komitesi’ne (DAC) katkıları askıya alan başkanlık kararnameleri çıkarmıştır.

ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) da benzer şekilde içi boşaltılmış durumda; projelerinin yüzde 86’sı 2025 yılında sonlandırılacak. Bu durum, multilateral kalkınma rejimi için varoluşsal bir tehdit teşkil ediyor. ABD’nin sistemdeki merkezi rolü göz önüne alındığında, USAID’in tasfiyesi ve daha geniş kapsamlı Resmi Kalkınma Yardımı (ODA) kesintileri, küresel insani yardım ağının yüzde 40’ından fazlasının finansmanını kesintiye uğratmış olup, bu durumun en ağır yükünü BM kurumları üstleniyor. Fonların geri çekilmesinin ötesinde, Trump yönetimi yardımları “küresel yönetimi ortadan kaldırmak için bir araç” olarak yeniden kullanmaktadır; zira USAID anketleri artık alıcıların, programlarının ABD’nin egemenliğini ve çıkarlarını kısıtladığını düşündükleri uluslararası kuruluşlara – başta BM olmak üzere – bağlı olmadığını teyit etmelerini gerektirmektedir. Böylece, multilateral katılımın desteklenmesi; ABD’nin çıkarlarıyla uyumun, ABD yardımından geriye kalanlara erişmenin ön koşulu olduğu bir “işlemsel egemenlik uygulama” rejimiyle yer değiştirmiştir.

ABD’nin ötesinde, önde gelen Batılı bağışçılar da artan savunma harcamalarına kaynak aktarmak amacıyla yardım bütçelerinde önemli kesintiler yapacağını duyurdu. Şubat 2025’te Birleşik Krallık, 2027 yılında yardım harcamalarını gayri safi milli gelirin yüzde 0,3’üne indireceğini açıkladı (bu, 1999’dan bu yana en düşük seviye). O zamandan beri, Birleşik Krallık’ın AIDS, Tüberküloz ve Sıtmayla Mücadele Küresel Fonu’na yaptığı katkıya yönelik kesintiler de dahil olmak üzere, yeni kesintiler yapılacağına dair söylentiler dolaşıyor. Temmuz 2025’te Fransa, yardım bütçesinde “tarihi” bir kesinti yaparak 700 milyon avroluk bir kesintiye gittiğini duyurdu (toplamın yaklaşık yüzde 5’i), Almanya, İsveç, Hollanda ve Belçika da benzer kararlar alıyor. Sam Huckstep ve diğer yazarların belirttiği gibi, “2025, bağışçıların uluslararası kalkınma taahhütlerini ateşe verdikleri yıl olarak tarihe geçecek gibi görünüyor.” ABD’de olduğu gibi, bu kesintiler, bu tür programlara karşı artan kamuoyu antipatisinin ortasında son on yılda yükselen “yardımın millileştirilmesi” eğilimini yansıtmaktadır.

Bu mali kemer sıkma, artık milliyetçi kaygılara yönelik kalemlere yönlendirilen ODA’nın artan payıyla kesişmektedir; bu kalemler arasında, özel sektör araçlarına destek ve bağışçıların kendi Kalkınma Finans Kuruluşlarına yapılan katkılar yer almaktadır; bu da onların orta gelirli ülkelerde ticari fırsatlar peşinde koşmalarını mümkün kılmaktadır. Bu arada, bağışçı ülkelerin kendi içindeki mülteci yönetim maliyetleri, son on yılda ODA bütçelerinin giderek artan bir kısmını kaplamıştır. 2024 yılında Birleşik Krallık, küresel sağlık veya insani yardıma harcadığı miktarın dört katını, ülke içinde mültecileri barındırmak için harcamıştır.

Bu tür değişiklikler, OECD DAC’nin güvenilirliğini sarsmış ve ODA’nın açıkça imtiyazlı ve kalkınmaya yönelik bir kaynak olarak statüsünü zayıflatmıştır. Oxfam’ın da belirttiği gibi, “Bağışçılar yardım taahhütlerini bir komediye dönüştürmüştür. 193 milyar dolardan fazla tutardaki taahhütlerini yerine getirmemekle kalmamış, aynı zamanda neyin yardım sayılacağını bilerek yanlış tanımlayarak yaklaşık 30 milyar doları kendi ceplerine aktarmışlardır.” Kesintiler ve kural revizyonları yoluyla, DAC bağışçıları kendi çıkarlarına uygun olarak kalkınma rejimini kasten sabote etmeye çalışmışlardır.

Bu sabotaj stratejilerinin yanı sıra, sürekli bir geri çekilme dinamiği de söz konusudur. Son on beş yıl boyunca, DAC bağışçıları Soğuk Savaş sonrası dönemin kolektif multilateral gündemlerinden, özellikle de ilkeleri eskiden oybirliğiyle onaylanan Kalkınma Etkinliği gündeminden giderek uzaklaşmıştır. Bağışçıların BM’nin Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne (SKH’ler) olan bağlılıkları da şüphe altındadır. Trump yönetimi, “ABD’nin SKH’leri reddettiğini ve kınadığını, artık bunları kabul etmeyi sürdürmeyeceğini” açıklamıştır. Bu tür açıklamalar, dış yardımın küresel ihtiyaçların ötesinde ulusal çıkarları ilerletmesi gerektiği yönündeki sağcı popülist retoriğe dayanmaktadır.

Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne (SKH) yönelik ilerleme durma noktasına gelmiştir: Hedeflerin yalnızca yüzde 35’i şu anda “hedef yolunda ilerliyor veya ılımlı bir ilerleme kaydediyor”, buna karşılık “hedeflerin neredeyse yarısı çok yavaş ilerliyor ve endişe verici bir şekilde yüzde 18’i gerileme gösteriyor.” Milyarlarca dolarlık yardımı kullanarak trilyonlarca dolarlık özel finansmanı harekete geçirme hedefi büyük ölçüde başarısız oldu. Adam Tooze’ye göre, SKH’ler “yeni bir şafaktan çok; tek kutuplu dünya ve tarihin sonu fantezisinin son nefesine benziyor”; “siyasi olarak tarafsız, evrensel olarak desteklenen bir kalkınma gündeminin çağı sona erdi.”

Yine de bu tür sabotaj ve geri çekilme eylemleri, yardım sağlama sürecinin tamamen sona erdiğini işaret etmiyor. Fonlar, çok taraflı yapıları atlayarak ve iş birliğini açıkça jeopolitik şartlara göre yeniden şekillendirerek, ulusal veya stratejik kanallara yönlendirilmiştir. ABD yardım bütçesinden geriye kalanlar, imtiyazlı finansman sağlamayan, bunun yerine ticari oranlara yakın krediler ve ABD’nin jeopolitik ve ulusal kapitalist çıkarlarına uygun sermaye yatırımları sunan Kalkınma Finans Kurumu (DFC) gibi ulusal kurumlara aktarılmıştır. Örneğin DFC, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde bakır madenciliği yapan ABD’li firmaları desteklemiş, Grönland’da değerli toprak metali projelerini araştırmakla ve ABD ve ötesindeki veri merkezlerini finanse etmekle görevlendirilmiştir.

DFC’nin faaliyetlerinin yeniden yapılandırılması, ABD’nin devlet yapısındaki hızlı değişimlerle Silikon Vadisi’ndeki teknoloji devlerinin; ulusal güvenlik kurumları, savunma sanayi müteahhitleri, enerji ve madencilik şirketleriyle yakın iş birliği içinde jeopolitik, ekonomik ve güvenlik hedeflerine ulaşmak için artan varlığını ve etkisini ortaya koymaktadır. Örneğin, Dışişleri Bakanlığı’nın 2026 mali yılı bütçe talebinde, “DFC, önemli bir stratejik etki yaratmak ve Çin ile diğer stratejik rakiplerin dünya çapındaki etkisine karşı koymak için maliyet etkin bir yaklaşım sunmaktadır” denilmektedir.

Kendi çıkarları ve jeopolitik endişeler her zaman kalkınma yardımının bir parçası olsa da Soğuk Savaş döneminde dış yardımlar en azından komünizmin yayılmasını önlemenin bir yolu olarak Küresel Güney’in kalkınmasını sağlamak üzerine kurulmuştu. Bu anlamda, bu bir hegemonik tavizdi ve aslında Bretton Woods’un kalkınma boyutu, en azından kısmen Güney’in taleplerinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştı.

Buna karşılık, multilateralizm sonrası ortaya çıkan bu dönemde, kalkınma yardımı giderek jeopolitik ya da ticari önceliklere tabi hale gelmekte ve kalkınmayı bir hegemonik taviz olarak destekleme iddiasından tamamen vazgeçilmektedir. Çok taraflı kalkınma kurumlarının “reformu” yönündeki çağrılar, sınırlama ve rekabet mantığıyla şekillenmektedir. Dünya Bankası’nın eski ABD yönetici direktörü ve yeni atanan DTÖ Genel Direktör Yardımcısı D.J. Nordquist, yakın zamanda “ABD öncülüğündeki demokratik ve kapitalist ülkelerin, Çin’in Dünya Bankası ve IMF gibi uluslararası kuruluşlarda üretken ve sorumlu bir güç olabileceği kurgusuna inanmayı bırakma zamanının geldiğini” savunmuştur. Bunun yerine, [bu kuruluşlar aracılığıyla] ABD, Çin’e meydan okumaya ve onu marjinalleştirmeye çalışmalıdır. Trump yönetiminde ABD, görünüşte çok taraflı olan Dünya Bankası’nı Çin’e ve Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’ne (BRI) karşı bir araç olarak kullanmaya çalışırken, aynı zamanda ABD’nin maddi çıkarları doğrultusunda iklim taahhütlerini azaltması ve fosil yakıt finansmanını genişletmesi için Dünya Bankası’na baskı yapmaktadır.

BM kalkınma sistemi, USAID kesintilerinin başlıca hedefi olsa da IMF ve Dünya Bankası’na “her ikisi de reform yapıldığı sürece” yani ABD’nin “Çin’in ticaret fazlasını azaltmasına” yardımcı oldukları sürece ABD’nin desteğinin devam edeceği taahhüt edildi. Benzer şekilde, AB 2023 yılında “güven”, “eşit ortaklık” ve “şeffaflık” temellerinde küresel altyapı yatırımlarını teşvik etmek amacıyla çok sayıda ortakla birlikte Global Gateway girişimini başlatmış olsa da bu girişim aslında Çin ve diğer rakiplerle stratejik rekabet bağlamında bloğun ekonomik, jeopolitik ve güvenlik çıkarlarını ilerletmek üzere tasarlanmıştır. Nitekim, AB’nin uluslararası ortaklıklar komiseri ve Global Gateway’in denetçisi Jozef Síkela, “multilateral sistemin değerine derinden inandığını” ve bu sistemin bugünkü amacının Çin’in BRI’siyle rekabet etmek, AB’nin çıkarlarını savunmak, “ekonomik güvenliği ve hammaddeye erişimi” güvence altına almak ve “düzensiz göçün temel nedenlerini ele almak” olduğunu aynı nefeste ilan edebilmektedir.

Daha geniş bir bakış açısıyla, son on yılda çok taraflı kuruluşlara yönelik “amaçlı” kredilerin artmasıyla kaynakların başka amaçlara yönlendirilmesi yoğunlaşmıştır. Bu, fonların bağışçıların ulusal düzeyde belirledikleri projeler ve gündemler için harcanması şartıyla Resmi Kalkınma Yardımı’nın (ODA) tahsis edilmesi anlamına gelmektedir. Amaçlı tahsis uygulaması Soğuk Savaş dönemine kadar uzansa da bu uygulamanın hızlı yükselişi ve günümüzdeki yaygınlığı, “yardım etkinliğine odaklanan iş birliğine dayalı yaklaşımlardan, ulusal çıkarlar ve jeopolitik stratejiler tarafından yönlendirilen bir paradigmaya” doğru bir kayışı işaret etmektedir. Bu eğilim, temel katkıların durgunlaşması veya azalması karşısında raporlama ve idari yükleri artırarak multilateral bürokratik kapasiteyi zayıflatmaktadır. Ayrıca, çok taraflı sistemin “ikili hale gelmesini” hızlandırmaktadır.

Temel finansman, kısılan yardım bütçeleriyle birlikte düşmeye devam ederken, fon tahsisinin normalleşmesi, çok taraflı kurumların milliyetçi amaçlar için araçsallaştırılmasını daha da pekiştirmektedir. Yani, çok taraflı kurumlar kolektif problem çözme yerine bağışçıların çıkarları için birer araç haline geldikçe, bu kayma hem post-multilateral durumu yansıtmakta hem de pekiştirmektedir.

Güney Multilateralizmine Doğru

Daha önce de belirttiğimiz gibi, günümüzün küresel yönetimi, çok taraflı norm ve ilkelerin içinin boşalmasıyla karakterize edilen bir “multilateralizm sonrası” durum tarafından giderek daha fazla şekillenmektedir. Bununla birlikte, kurumsal çürümeye direnmek ve mevcut yapıları reform ve revizyon yoluyla güçlendirmek için eşzamanlı çabalar da bulunmaktadır. Bu bağlamda en merkezi aktör Çin’dir. Küresel kalkınma alanında Çin, Küresel Kalkınma Girişimi (2021’de başlatıldı), Küresel Güvenlik Girişimi, Küresel Medeniyet Girişimi ve kesişimsel nitelikteki Küresel Yönetim Girişimi gibi girişimler aracılığıyla liderlik etme hedefini açıkça ortaya koymuştur. Bu girişimler, mevcut küresel yönetim düzenlemelerine (Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri gibi) entegre olmakla birlikte, Çin’in “gerçek multilateralizm” olarak çerçevelenen, çoğulculuğa ve genişletilmiş devlet egemenliğine öncelik veren BM temelli bir yönetim sistemi şeklindeki daha geniş dünya düzeni vizyonunu yansıtmaktadır.

Çin’in “İnsanlık için Ortak Gelecek Topluluğu” vizyonu aracılığıyla dünya düzeni anlayışını hayata geçirme girişimi olarak GDI, özellikle “kalkınma hakkı”nı sivil-siyasi normların önüne koyarak çok taraflı kalkınma gündemini liberal ilkelerden uzaklaştırmaya yönelik bir çaba olarak yorumlanabilir. Bu nedenle Çin’in vizyonu, çoğulculuk, müdahale etmeme ve BM içinde Çin’in “eşitler arasında birinci” rolüne dayanan “minimalist” bir multilateralizmi öne sürmektedir. Ancak Çin’in ve daha geniş anlamda Güney’in multilateralizminin ölçeği, Batı’nın geri çekilmesiyle oluşan boşlukları doldurmakla sınırlı kalmaktadır. Genel olarak, Küresel Güney ülkeleri niteliksel olarak farklı bir kalkınma rejimiyle karşı karşıyadır: daha az multiliteral, daha parçalanmış ve kutuplardan uzak, bir zamanlar asgari düzeyde bir uyum ve istikrar sağlayan kolektif hegemonik projeden yoksun.

Bu yazı ilk olarak Phenomenal World’de Ilias Alami, Tom Chodor, Jack Taggart imzalarıyla yayınlanmıştır. Selin Kurt tarafından türkçeleştirilmiştir. Yazının orijinal halini okumak için tıklayınız.

Tweet

Önerilen İçerikler

PYD Eşbaşkanlık Konseyi Üyesi Salih Müslim Hayatını Kaybetti

PYD Eşbaşkanlık Konseyi Üyesi Salih Müslim Hayatını Kaybetti

Mart 12, 2026
Mücteba Hamaney yeni dini lider adıyla ilk mesajını yayımladı

Mücteba Hamaney yeni dini lider adıyla ilk mesajını yayımladı

Mart 12, 2026
Sınıfsal Bakış | Emperyalizmin çok işlevli askeri aygıtı NATO

Sınıfsal Bakış | Emperyalizmin çok işlevli askeri aygıtı NATO

Nisan 4, 2026

Pöpüler İçerikler

  • Sınıfsal Bakış | Savaşın sınıfsal ve emperyalist anatomisi

    Sınıfsal Bakış | Savaşın sınıfsal ve emperyalist anatomisi

    0 shares
    Share 0 Tweet 0
  • Devrimci Gençlik Dernekleri, 30 Mart’ta Kızıldere’de olacağını duyurdu

    0 shares
    Share 0 Tweet 0
  • Yolculuk Çeviri | İran Parçalanmıyor

    0 shares
    Share 0 Tweet 0
  • Yolculuk Çeviri | Paris Komünü radikal değişim için hâlâ bir fenerdir

    0 shares
    Share 0 Tweet 0
  • ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarında ikinci hafta

    0 shares
    Share 0 Tweet 0
No Result
View All Result
  • Anasayfa
  • Blog
  • Çeviri
  • Dünya
  • Gündem
  • Sınıfsal Bakış

Adali Labs tarafından üretilmiştir.