1890’larda “müzik endüstrisi” fikri yeni bir konseptti. Fonograf ancak 1877’de icat edilmişti; onun yakın akrabası olan gramofonun patenti ise bundan on yıldan biraz fazla bir süre sonra alınmış ve piyasaya sürülmüştü. Bir sesin, üretildiği andan başka bir zamanda dinlenebileceği fikri mi? Yakın zamana kadar bu, fotoğrafın ilk yıllarında olduğu gibi, günlük yaşamın sese ve kültüre dair boyutlarını değiştirmeye yeni başlayan, imkansızın ötesinde bir şeydi.
Gramofonu ilk kez piyasaya süren Alman asıllı Amerikalı iş adamı Emile Berliner, yeni bir pazarın ortaya çıktığını tahmin etmişti. Haklıydı. Evet o, pazarı canlandıracak sermayeye sahipti ancak insanların sese dair bu olağanüstü yeni gelişmeye verdiği tepki de öyle. Berliner bunu yakalamak için oradaydı. İlk olarak 1894’te United States Gramophone Company kuruldu. Dört yıl sonra İngiltere’de Gramophone Company ve Almanya’da Deutsche Gramophon kuruldu. Bu yeni ama hızla gelişen bir endüstriydi.
Ancak 1917’ye gelindiğinde, müzik endüstrisinin bu gibi Avrupa versiyonları neredeyse ortadan kalkmıştı. Berliner, I. Dünya Savaşı’nın başlamasından sonra Deutsche Gramophon’u işletmeye devam edememişti. Şirketin Rusya’daki faaliyetleri devrimci güçler tarafından ele geçirilmişti. Middlesex’teki orijinal Gramophone Company fabrikaları ise İngiliz savaş hazırlıklarına destek olmak üzere mühimmat üretimi için dönüştürülmüştü. Görünüşe göre, sesi yeniden üretebilen makineler yapmak için gereken hassasiyet, Batı Cephesi’nde genç erkekleri paramparça eden top mermilerinin kovanlarını üretmek için kolaylıkla başka bir amaca yönlendirilebiliyordu. Endüstri, endüstridir.
Şimdi, müzik endüstrisi ile savaş endüstrisinin çeşitli iç içe geçmiş ilişkilerini inceleyerek ilerleyelim: İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerikan ordusu tarafından kulaklıkların icadından, Gramophone Company’nin mirasçısı olan EMI’nin seyir füzelerinin geliştirilmesine katılımına, Spotify’ın kurucu ortağı Daniel Ek’in yapay zeka ile çalışan askeri insansız hava araçlarına yaptığı 700 milyon dolarlık yatırıma kadar. Daniel Ek, yıllardır Alman silah teknolojisi geliştiricisi Helsing ile ilgileniyordu, ancak Spotify’ın 2025 yazında eleştirilere maruz kalmasına neden olan şey bu devasa yatırımdı. Deerhoof, Xiu Xiu, Godspeed You! Black Emperor ve daha pek çok sanatçı, müziklerini bu müzik platformundan alenen kaldırdı.
Bu, bir dizi olumsuz haber dalgasının en sonuncusuydu. Spotify, zaten milyarlarca dolar kazanırken sanatçılara dinleme başına bir kuruşun bile altında bir ücret ödediği için kötü bir şöhrete sahipti ve sanatçılar bu konuyu giderek daha yüksek sesle dile getiriyordu. Müzik devinin yapay zekayı kullanması ve buna alan açması da giderek artan bir tartışma konusu haline gelmişti. Bu durum, Ek’in Helsing yatırımları haberinin ortaya çıktığı sıralarda, müziği, tanıtım fotoğrafları ve hikayesi tamamen yapay zeka tarafından üretilen “Velvet Sundown” grubunun 1 milyondan fazla dinlenme sayısına ulaşmasıyla doruğa ulaştı. Spotify’ın kendisinin bu “sanat sahtekarlığı”yla doğrudan bir bağlantısı olmasa da, bu olay platformun gerçek sanatçıları dolandırmayı ve hatta tamamen kenara itmeyi ne kadar kolaylaştırdığını ortaya koydu.
Sadece ekonomik istikrarsızlığın değil, aynı zamanda dünyadaki bitmek bilmeyen savaşların ve Gazze’deki soykırımın ortasında yaşayan birçok sanatçı için Spotify-Helsing haberi bardağı taşıran son damla oldu. Müziklerinin, kelimenin tam anlamıyla bu savaş makinesinin bir dişlisi haline gelme ihtimali, sanatçılar için son derece rahatsız ediciydi.
Deerhoof grubundan Greg Saunier, Los Angeles Times’a “Şu anda en az bizim kadar büyük yüzlerce grup ayrılmayı düşünüyor olmalı” dedi. “Ayrılmamak aptallık olur diye düşündüm, hatta kalmak risk olurdu. Müzikal başarı, dünyanın dört bir yanını dolaşıp insanları öldüren AI insansız hava araçlarıyla bu kadar yakından ilişkiliyken, hayranlar arasında nasıl iyi hisler yaratabilirsiniz?”
Sonuç olarak, Spotify’ın halkla ilişkiler departmanı 2025’in son yarısını hasar kontrolüyle geçirdi. Velvet Sundown fiyaskosu, hizmetten 75 milyon AI tarafından üretilen şarkıyı silme kararının ardında neredeyse kesin olarak yatıyor, ancak bu, her gün on binlerce diğer AI parçasının yüklenmesini engellemedi. Helsing olayının Ek’in CEO’luktan istifa etmesine (yönetim kurulu başkanı olarak kalmasına rağmen) doğrudan yol açıp açmadığı belirtilmedi, ancak zamanlama dikkat çekicidir.
Muhteşem sesler
Bakış açımızı biraz genişletirsek, Spotify’ın son dönemdeki sıkıntıları, kültür endüstrisinin önemli kısımlarını saran genel bir krizin en son halkası olarak görülebilir. Yayın platformları, sinema ve televizyon alanında kâr elde etmekte bilindiği üzere büyük zorluklar yaşıyor. Abone sayıları tek başına yeterli olmuyor; çoğu hizmet, risk sermayesi sayesinde ayakta kalıyor. Bunun sonucunda oyuncular, yazarlar ve teknik ekipler üzerinde oluşan aşağı yönlü baskı, 2023’te uzun süren Hollywood grevleri şeklinde sanatçılar arasında büyük çaplı isyanlara yol açtı.
Spotify ise tersine, prodüksiyon veya yayın maliyetleri açısından zaten çok para harcamak zorunda değil. Buna sanatçılara çalma başına ortalama 0,003 dolar ödemeyi de ekleyince, geniş bir premium abone tabanından nasıl bu kadar kâr elde edebildiğini anlamak oldukça kolay. Spotify’ın krizi, dinleyicileri hizmetlerine bağlı tutmak için ne yapması gerektiği konusunda ortaya çıkıyor. Algoritmaları, bazı sanatçıları diğerlerine göre kayırmasıyla kötü bir şöhrete sahip ve sanatçıların gözde çalma listelerine girmek için rekabet etmesi, müzik çeşitliliğinin azaldığına dair belgelenmiş sonuçlara yol açıyor.
Yayın platformlarının müzisyenleri sanatçıdan çok “içerik üreticisi” olarak görmesi, bu sanatçılar ile sanatları arasındaki yabancılaşmanın daha da keskinleşmesine yol açmaktadır. Bu nedenle, kültür endüstrisindeki kâr etme sorunları ile toplumsal uyumun giderek aşınmasına yol açan, daha geniş kapsamlı, çağdaş “inandırıcılık krizi” arasında bir bağlantı kurmak yerinde olacaktır.
Bu krizi, sitüasyonistlerin anladığı ve savunduğu gibi, gösteri merceğinden incelemek de yerinde olacaktır: Sanatsal ifadenin övülen özgürlüğünün, metalaşma biçimlerine geri dönüştürülmesi. Günden güne mülksüzleşme ve açık katliamları normalleştirmek için ne kadar çok söylem ve medya gevezeliği yaratıldığını düşünürsek, bu süreçteki önemli adımlardan birinin, sanatın modern savaş silahları için maddi bir destek haline dönüşmesi olması şaşırtıcı olmamalıdır. Guy Debord, “Görünen her şey iyidir,” diye yazmıştı, “iyi olan her şey görünecektir.” Görünen şey kitlesel ölüm olsa bile.
“Kesinlikle bir bağlantı var,” diyor Downtown Boys’un gitaristi ve United Musicians and Allied Workers (UMAW) kurucu üyesi Joey La Neve DeFrancesco.
Bu teknoloji CEO’larının ilgilendiği şey elbette her şeyden önce kârdır. Spotify gibi tekel konumunda bir şirketi yönetmenin getireceği güdüler göz önüne alındığında, Daniel Ek’in bu şekilde hareket etmeyi doğru bulmayacak kadar büyük bir müzik hayranı olduğunu sanmıyorum. Kapitalizm böyle işliyor. Ancak her şeyi ele geçiren bu “teknoloji adam” ideolojisi, bunu hızlandırıyor ve buna katkıda bulunuyor. Gerçekten, ama gerçekten umursamıyorlar. Eskiden teknoloji sektöründe, müzik, sanat, barış ve sevgiye önem veriyormuş gibi görünmek için sergilenen bir tür liberalizm maskesine rastlardık. Artık o maskeyi tamamen atmışlar ve Trump’ı ve silah endüstrisini tüm yürekleriyle kucaklıyorlar.
Büyük teknoloji şirketlerinin liberalizmi yerini daha açık bir acımasızlığa bırakmış olsa da, değişmeyen tek şey, bu işin arkasında yatan muazzam emek miktarının görmezden gelinmesi ve bu emeğin, eğer bir karşılık alıyorsa bile, üç kuruşa satılmasıdır. Bu durum, mobil cihazlar aracılığıyla sağladığımız verilerde, algoritmaları eğiten ve aşırı derecede sömürülen mikro işçilerde ve müzik dinleme platformlarındaki sanatçıların cüzi ücretlerinde kendini göstermektedir.
Bir şarkı yazmak veya bir albüm kaydetmek için gereken zaman ve çaba, yayıncılığın kolaylığı ve erişilebilirliği nedeniyle neredeyse tamamen göz ardı ediliyor. Kaydedilmiş müziğin neredeyse tamamı parmaklarımızın ucunda anında mevcutsa, demek ki bu mantığa göre bu “gerçek” bir iş yükü olamaz. Ancak tabii ki öyle. Boş zaman gibi bir şeyin var olması için gereken her şey,, onu yaratan birini de gerektirir. Ve işten ayrı bir şey olarak boş zaman kavramı, ancak artı emeğin meyvelerini birkaç kişinin eline geçiren bir sistemde kendinize rahat bir yer bulabilmişseniz mümkündür.
Bir kişinin “sadece var olabileceği” zaman ve mekanlara, yalnızca işin yapıldığı ve emeğin sömürüldüğü zaman ve mekanların gölgesinde izin verilir. Artık bunu belirtmek, çoğu kişinin içgüdüsel olarak bildiği bir gerçeği ortaya koymaktan ibarettir. İşin “cazibesinden mahrum bırakılması” konusuna gelince, bu kavram günümüz standartlarına göre oldukça eski moda bir kavram gibi geliyor. Uzun süredir iş mantığının ötesinde bir yaşam alanı olarak tasvir edilen sanatsal ifadenin üretiminin koşulları bu kadar atomize edilip nesneleştirilebiliyorsa, bu durum Jodi Dean’in meşhur “iletişimsel kapitalizm” kavramının gerçekliği hakkında bir şeyler söylüyor; özellikle de geç kapitalizm liberal evresinden çıkarken.
Dean’in – artık sol cenahça iyi bilinen ve sıkça atıfta bulunulan – bu formülasyonu, dijital ağlarla birbirine bağlanmış dünyanın, fantezi ile Gerçek (Lacan’a göre) arasındaki sınır algımızı ve genel olarak topluma aktif olarak katılmanın ne anlama geldiğini kökten yeniden şekillendirdiğini ve bunun sonucunda, neredeyse herkesin bir “öteki”ye, “yok edilmesi gereken bir tehdide” dönüştürüleceği bir ontolojiye yol açtığını öne sürer. Bu, Dean’in yirmi yıldır savunduğu bir argüman olsa da, bunun sonuçları giderek daha belirgin hale geldi ve Nick Srnicek’in “platform kapitalizmi” gibi sonraki formülasyonlarda da kodifiye edildi.
Her halükarda, sonuçlar son derece iç karartıcı. Müzisyen ve yayıncı Damon Krukowski, yeni kitabı Why Sound Matters’da -Ses Neden Önemlidir?-, izleyicilerin sahnedeki müzisyenlere – ki bu izleyiciler sözde onların hayranlarıdır – sert veya keskin nesneler fırlatma eğilimi hakkında yazıyor. Bu olaylar zaman zaman sanatçılar arasında ciddi yaralanmalara yol açıyor. Krukowski, bu fenomenin, yayıncılığın sanatçıyı “gerçek dışı” hale getirmesiyle, emeklerini ve özneliklerini gizleyerek, onlara zarar vermenin bir sonucu olacağının inkarını inşaa etmesiyle bir ilgisi olabileceğini öne sürüyor. Eğer bu korelasyon doğruysa, bu durum iletişimsel kapitalizmin post-liberal çağa uygun bir versiyonuna doğru mantıksal bir evrim olarak çerçevelenebilir.
Algoritmik çoğaltma çağında sanat eseri (ve müzik)
Sanatın emek ürünü olduğu gerçeğinin inkârı ve sesin bir meta olduğu iddiası, geç kapitalizmde görülen pek çok şey gibi, uzlaşılmaz bir çelişkidir. Yayıncılık hizmetleri, sanatçı ile sanatı ve izleyicisi arasındaki ilişkiyi şimdiden yeniden şekillendirmiştir. Bazı üst düzey yöneticilerin istediği gibi giderse, bir sonraki adımın sanatçının fiilen ortadan kaldırılması olacağını söylemek abartı değildir. Peki bu mümkün mü? Doğa sesleri gibi sıradan ve sakinleştirici şeylerin bile kaydedilmesi için birilerine ihtiyaç var. Ancak Spotify, uygulamasını genel refah için gerekli bir şey olarak tanıtmak amacıyla, uygulamayı bu tür parçalarla doldurmakta ve bunların çoğunun “sahibi” olduğunu iddia etmekte.
“Sağlıklı yaşam” kavramının ve bunun etrafında gelişen endüstrinin ayrılmaz bir parçası olan aldatıcı ve düpedüz riskli fikirleri bir kenara bırakırsak, bu tür ürünlerin yarattığı tahmini gelir, Spotify için büyük bir kazanç kaynağı oluşturuyor. Krukowski’ye göre, bu “beyaz gürültü” parçaları her gün tahmini 3 milyon saat dinleniyor ve bu da yıllık tahmini 38 milyon dolar kar getiriyor. “Kimse rüzgarı sahiplenemez” gerekçesiyle, bu sesleri kaydedenlerin çok azı, şarkı yazarlarına ve müzisyenlere verilen cüzi miktardaki parayı bile alamamakta.
Bu konu hakkında pek çok şey yazıldı, ancak yapay zekanın ortaya çıkışı, özellikle sanat alanında “insanı olabildiğince ortadan kaldırma” eğilimini hızlandırıyor. Bu durum, kültür endüstrisinin sınırlarının çok ötesine uzanıyor. Yapay zeka, insanları angarya işlerden kurtaran tarihi bir özgürlük anlamına da gelebilirdi, ancak durum böyle değil. Aksine, yapay zeka çağı, bu teknolojinin sahibi ve tasarımcıları dışında tüm insanları birer yük olarak görmeye başlıyor. Birçokları için Velvet Sundown’ın “başarısı” bir şokdan çok, bu durumun hüzünlü bir teyiti gibi geldi. Adam Turl, Gothic Capitalism: Art Exiled from Heaven and Earth adlı kitabında şöyle yazıyor: “Makineler ‘resim’ yapıyor. Siz UPS’te çalışıyorsunuz. Makineler şiir yazıyor. Siz Starbucks’ta çalışıyorsunuz.”
Bu durum karşısında, müzisyenlerin adil ücret için yürüttüğü kampanyalar, sadece maddi tazminattan daha fazlasını ifade ediyor. Bu kampanyalar, sanatçıların benzersiz bir yaratı olarak ürettikleri şey üzerinde kontrol sahibi olmaya devam etmeleri ve günlük yaşamın geçerli bir parçası olarak sanatsal özerkliğin sürdürülmesi ile de ilgili. Son boykot dalgasına katılan sanatçıların çoğunun, müzik yelpazesinin daha deneysel ve alışılmadık uçlarında yer alması anlamlı olabilir. Xiu Xiu veya Godspeed You! Black Emperor’un müziğinden ne kadar keyif alınacağı şahsi olmakla beraber, bu müzikleri yapay zeka formülleriyle taklit etmenin zor olduğu açık.
Ya da daha doğrusu, yapay zeka bu sanatçıların sesini öğrenmekte ya da anlamakta hâlâ yavaş olduğu sürece, durum “şimdilik” böyle. Zaman geçtikçe ve AI bilgi tıkınmaya devam ettikçe, müzik, görsel sanatlar, edebiyat ve daha birçok alanda marjinal ifadeler için alan daralıyor. Neoliberalizm altında uzun süredir kuşatılmış olan avangardın geleceği, kapitalizmin otomasyon dürtüsü tarafından her zaman tehdit edilmiştir. Bugün avangardtan nadiren haber alıyorsak ya da onu nadiren düşünüyorsak, bunun önemli bir nedeni şüphesiz budur.
UMAW, Covid pandemisinin doruk noktasında Amerika Birleşik Devletleri’nde kuruldu. Kamusal yaşamın durmasıyla canlı, yüz yüze performanslar imkansız hale geldi; turne sanatçıları gelirsiz kaldı ve yetersiz telif ücretlerini görmezden gelemediler. O günden bu yana, sektör sanatçılarının istikrarsız dünyasında var olabileceği ölçüde, bir tür sendika haline geldi. Tahmin edilebileceği üzere, en büyük kampanyası Spotify’ı sanatçılara çalma başına bir sent gibi devasa bir meblağ ödemesi için zorlamaya çalışmaktı.
UMAW, Ek’in Helsing ile olan bağlarına tepki olarak Spotify’ı boykot çağrısı yapmıyor, ancak DeFrancesco, platformdan içeriklerini kaldırmaya karar veren müzisyenleri desteklediklerini belirtiyor. “Sanatçılar müziklerini platformdan çekiyor. Buna kesinlikle hiçbir eleştirimiz yok,” diyor. “Biz rolümüzü, yayıncılık endüstrisine daha sistematik bir şekilde karşı çıkmak olarak görüyoruz.”
Yabancılaşmadan yok etme politikasına
Dijital müzik platformlarıyla mücadele, göz ardı edilemeyecek kadar çok ve somut zorluklar barındırıyor. Bunu önemsiz bir konu olarak görmek hata olur. Aynı şekilde, buna karşı müzisyenlerin ve sanatçıların örgütlenmesini, sınıf mücadelesinin ikincil bir unsuru olarak görmezden gelmek de bir hatadır. Doğru, müzisyenleri örgütlemek kendine özgü zorluklar getirir. Yayıncılık hizmetleri onların emeğine dayanıyor olsa da, aralarındaki ilişki daha “geleneksel” bir işyerindeki gibi değildir. Örneğin, müzisyenlerin Spotify’a karşı greve gitmesini hayal etmek zordur.
Ancak, tamamen entegre durumdaki iletişim/platform kapitalizmi çağında, Google ve Amazon gibi şirketlerin hem emek-sermaye ilişkisini hem de gündelik öznelliği kökten yeniden yapılandırdığı bir dönemde, bu tür geçici iş ilişkileri ve atomizasyon yaygın hale gelmiştir. Otomobil işçilerinin, temizlik görevlilerinin, öğretmenlerin ve ofis çalışanlarının gündelik yaşamları; otomatikleştirilmiş gig ekonomisini oluşturan Uber sürücüleri ve Mechanical Turk -belli bir konu hakkında bilgisayarlar için yapması zor ve/veya maliyetli ancak bir insan için basit ve kolay olan küçük görevlerin kimi zaman ücretli çözüme sunulduğu bir platform- çalışanlarınınkiyle giderek daha fazla iç içe geçmekte; özellikle de bu modellerin diğer sektörlere de uygulanmaya başlanmasıyla birlikte.
Bu bakımdan, yayıncılık platformlarının yapay zekaya olan ilgisi bir uyarı niteliğindedir. Yapay zekanın emek sürecini izolasyon ve atomizasyonu, insan öznesinin geleceği için korkunç bir işaret olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu teknoloji gezegeni yaşanmaz hale getirmek için şimdiden üzerine düşenden fazlasını yapıyor. Yapay zeka, çalışması için gerekli sunucuları soğutmak üzere devasa miktarda temiz suya ihtiyaç duyuyor – bazı tahminlere göre bu miktar, kilovat-saat başına iki litreye ulaşıyor. Urbana-Champaign Illinois Üniversitesi’ne göre, yapay zeka 2027 yılına kadar yılda yaklaşık 6,6 milyar metreküp su tüketebilir; ve bu, bir milyardan fazla insanın temiz içme suyuna erişimi olmadığı bir dönemde gerçekleşiyor olacak.
E.P. Thompson, gündelik yaşamın tasarımlarına yönelik bu yaklaşıma bir isim vermişti: yok etmecilik. Soğuk Savaş dönemindeki nükleer silahlanma yarışı ile ilgili olarak tanımladığı bu bakış açısı, günümüzde lüks kıyamet sığınaklarında, güvenlikli kapılı, (drone’ların arızalanması ihtimaline karşı) istenmeyen kalabalıkları dışarıda tutmak için eğitilmiş silahlı muhafızlı topluluklarda güçlü bir yankı buluyor. Peter Frase, Four Futures adlı kitabında, bunları “tersine çevrilmiş gulaglar” olarak adlandırıyor; bu sığınaklar, insanları içeriye hapsetmek yerine dışarıda bırakarak baskı uygulamak ve haklarından mahrum bırakmak için tasarlanmış.
Four Futures, Thompson’ın kavramını iklim krizi ve tam ölçekli otomasyon çağına taşıyarak ustaca güncelleştiriyor. Kitap, ChatGPT’nin herkesin diline dolanmasından neredeyse on yıl önce yayınlanmış olsa da, Frase’in betimlemeleri hâlâ geçerliliğini koruyor. Hatta yapay zeka, bu betimlemeleri daha da öngörülü hale getiriyor:
Hiyerarşi ve kıt kaynakların hakim olduğu bir dünyada, üretimin otomasyonunun yarattığı en büyük tehlike, yönetici elitlerin bakış açısından büyük kitleleri gereksiz hale getirmesidir. Bu durum, sermaye ve emek arasındaki antagonizmanın hem çıkar çatışması hem de karşılıklı bağımlılık ilişkisiyle karakterize edildiği kapitalizmden farklıdır…
Dolayısıyla, bu durum yapay zekayla yönetilen silahlı insansız hava aracının mantığında somutlaşıyor. Daniel Ek’in kendi kıyamet sığınağı olup olmadığı bilinmese de, bunu karşılayabilecek maddi gücü olduğu kesin. Yine de, robotlar tarafından yürütülecek bir savaş olasılığına yaptığı yatırım, en azından kıyametin kaçınılmazlığına dair kısmi bir kabulü ve savaş denklemlerinden insan kararının rastlantısallığını ortadan kaldırma ihtiyacını yansıtmaktadır. Geçmişte, çoğu savaşın zayıf noktası, bir askerin silahını bırakma, kendisi gibi bir başkasını vurmayı reddetme yeteneğiydi. Bertolt Brecht bir keresinde, en güçlü ve yıkıcı tankın bile tek bir kusuru olduğunu yazmıştı: “Bir sürücüye ihtiyacı olması”. Artık yok, yani en azından eskisi gibi değil.
Rastlantısallığın ve öznelliğin ortadan kaldırılması, özellikle kamusal alanın küçüldüğü, köreldiği veya tamamen ortadan kaybolduğu bir dönemde, yayın akışının servislerine oldukça uygun bir durumdur. Bir algoritma veya yapay zeka tarafından sağlanan ve ardından neyi dinlemek istediğinizi “bilen” taşınabilir ses mimarisi, tesadüf veya karşılaşma olasılığını daha da azaltır. Bu, inisiyatiften ziyade pasifliği aşılar ve ses endüstrisinin balonunun dışında kalanların en iyi ihtimalle bir engel, en kötü ihtimalle ise gözden çıkarılabilir olduğu fikrini pekiştirir.
Spotify’ın müziği küçümsemesinden, basmakalıp, tam ölçekli bir siberpunk distopyasına doğru düz bir çizgi çekmek biraz dramatik olabilir mi? Belki. Öte yandan, Ek ve onun yapay zeka silahlı insansız hava araçlarına dair haberler, Kuzey Atlantik hava akımının tamamen çökmesine dair artan endişelerle aynı zamana denk geldi. Bunun sonucu olarak, felaket niteliğinde sıcak hava dalgaları, Avrupa’nın büyük bir kısmında don olayları, kuraklıklar ve mahsul kıtlıkları artıyor.
Otomatikleştirilmiş lüksün birkaç vahası ile noktalanmış, geniş, kavrulmuş, harap bir dünyanın nihai amacı, Spotify’ın zaten zımnen kabul ettiği tarihsel bir gidişatla uyumludur: emeğin bölünmesi ve atomizasyonundan, sanatın metalaştırılması adına sanatçının izolasyonuna ve tek kullanımlık hale getirilmesine, kârlılığı sürdürmek için kitlelerin etkisiz hale getirilmesine ve kaynakların yağmalanmasına kadar. Böyle bir dünyanın sürdürülemez olacağı ve kaçınılmaz olarak kendi içine çökeceği gerçeği konu dışıdır. Bu, en zenginlerin çoğunun şimdiden hazırlandığı bir senaryo.
Tüm bunlara rağmen, bunların hiçbirinin kaçınılmaz olmadığı düşünmeye değer. Tıpkı yapay zekanın günlük işlerin büyük bir kısmını basitleştirip insanları onlardan kurtarmaya yardımcı olabileceği gibi, kaydedilmiş müziği mümkün kılan teknolojik beceri de Benjamin’e göre sanatın radikal demokratikleşmesinin bir simgesi olabilirdi. Silah üretimine yönlendirilmek ya da sayısız emek ve yaratıcı gücün sırtında inşa edilmek zorunda değildi. Bu, Spotify ve Helsing için olduğu kadar Gramophone Company’de üretilen mühimmat için de geçerlidir.
Ses ve sessizlik, baskı ve direniş
Tüm bunlar, bir nesilden fazladır savaş karşıtı sanatçılara yönelik belki de en açık devlet baskısının yaşandığı bir ortamda gerçekleşiyor. Belfastlı hip-hop grubu Kneecap’in Birleşik Krallık mahkemelerinde terörizmi destekleme suçlamaları düşürüldü, ancak grubun hâlâ ABD’ye seyahat etmesi yasak. Glastonbury sahnesinden yaptıkları kışkırtıcı açıklamaların ardından Bob Vylan için de durum aynı. Gazze’de şimdilik bir “ateşkes” olsa da, Filistin’i desteklemeye devam eden sanatçılar ve müzisyenler için başka ne gibi sonuçlar doğacağı merak konusu. Belirli Filistin dayanışma gruplarının Birleşik Krallık hükümeti tarafından yasaklanmış olması, ABD’deki eylemlere katılan öğrencilerin ve eylemlerin organizatörlerinin hâlâ okuldan atılma, işten çıkarılma ve hatta sınır dışı edilme gibi cezalarla karşı karşıya kalması, bize bazı fikirler veriyor. Herbert Marcuse’nin yıllar önce “baskıcı hoşgörü” olarak tanımladığı, liberal kapitalizmin sonsuz seçeneklerle hayati öneme sahip konuşmaları boğması, şimdi açık bir baskıya dönüşüyor (her ne kadar bu hala “ifade özgürlüğünü korumak” adına yapılsa da).
Buna rağmen, sanatçıların bu savaş makinesinin suç ortağı olmaya duydukları tiksinti önemli bir noktaya ulaşmış görünüyor ve bu da onları, kültür ve teknoloji endüstrilerinin daha geniş yapıları ve sanatçıların bu yapılar içindeki konumu hakkındaki sonuçlarını yeniden değerlendirmeye zorluyor. Örneğin Brian Eno’yu ele alalım. Modern ambient müziğin öncü yenilikçisi, uzun zamandır Filistin’in çokça ses çıkaran bir destekçisi ve Eylül ayında Wembley Arena’da düzenlenen “Together for Palestine” konserinin başlıca organizatörlerinden biriydi.
Eno, onlarca yıldır sahnelerde ve müzik endüstrisinin ya da kapitalizmin karanlık entrikalarına kesinlikle yabancı değil. Yine de, geçtiğimiz Mayıs ayında, İsrail Savunma Bakanlığı’na askeri yapay zeka sağlamada suç ortağı olan Microsoft ile ilgili oynadığı benzersiz rol hakkında konuşmaya karar verdi:
1990’ların ortalarında, Microsoft’un Windows 95 işletim sistemi için kısa bir müzik parçası bestelemem istendi. O zamandan beri milyonlarca, hatta belki milyarlarca insan, umut vaat eden teknolojik bir geleceğe açılan kapıyı simgeleyen o kısa açılış melodisini dinledi. Bu projeyi yaratıcı bir meydan okuma olarak memnuniyetle kabul ettim ve şirketteki bağlantılarımla etkileşimden keyif aldım. Aynı şirketin bir gün baskı ve savaş mekanizmasına karışabileceğine asla inanmazdım.
O yedi saniyelik açılış sesi ikonik bir simgedir; hem Microsoft’un kendisiyle hem de ev bilgisayarını gerçek anlamda gündelik bir eşya haline getiren dönemle özdeşleşmiştir. Ancak bu “umut vaat eden teknolojik gelecek”, neoliberalizmin doruk noktasında yaşamın daha da özelleştirilmesiyle el ele geldi; bu da ortak alanların şimdiki ve gelecekteki yok oluşunda kilit bir adımdı. Yine de, hem bilgisayarın hem de internetin bilgi ve eğitime radikal demokratik erişim için temsil ettiği potansiyelleri göz önüne alındığında, işlerin bu şekilde sonuçlanması gerekmezdi.
Eno, açıklamasında aldığı ücreti İsrail’in bombardımanının kurbanlarına yardım eden vakıflara bağışlayacağına da söz verdi. Eno, uzun süredir İsrail’e yönelik kültürel boykotu destekleyen birçok sanatçıdan biri (bu liste, en son bombardımanın başlamasından bu yana uzadı) ve hakim yayın modellerinin ve endüstrinin şık, aşırı mükemmel prodüksiyona olan takıntısının bir eleştirmeni. Tüm bunları bir araya getirdiğimizde, Eno’nun gerçek anlamda demokratik bir müzik endüstrisi vizyonun, tesadüfe, beklenmedikliğe, sürprize, rastlantılara ve bunları üreten emeğe değer veren bir endüstri olduğu anlaşılıyor.
Bu vizyonun izleri, yayın platformlarına ve kültür endüstrisine genel olarak karşı koymaya yönelik her türlü etkili stratejide bulunabilir. Müziğin savaş makinesinden ayrılması, sanatçıların insana yakışır bir yaşam sürme hakkıyla derinden iç içe geçmiştir; bu hak ise tüm emekçilere tanınmadan anlamlı bir şekilde gerçekleştirilemez. Buna karşılık, toplumun yapısının kökten yeniden tasarlanması ve nihayetinde yeniden canlanan bir ortak mülkiyetin geri dönüşü olmadan hiçbir şey hayata geçirilemez.
Konuyu somut bir noktaya getirelim. Joey DeFrancesco’nun da işaret ettiği gibi, yayın platformlarının sanatçılara ödemek zorunda olduğu para ne kadar fazla olursa, silah geliştirmek için kullanılacak para o kadar azalır. UMAW bu konuda en azından kısmen başarılı olmuştur; Filistin dayanışma gruplarıyla birlikte, Raytheon ve Collins Aerospace gibi silah üreticilerinin Teksas, Austin’deki SXSW’den çıkarılması için kampanya yürütmüştür. Atlantik’in diğer tarafında, benzer boykot kampanyaları, silah endüstrisine de büyük yatırımlar yapan Barclays Bank’ın birkaç festivalin sponsorluğundan çekilmesini sağlamayı başardı.
DeFrancesco, SXSW zaferi hakkında “Bu çok büyük bir olaydı” diyor. “Bildiğimiz kadarıyla, müzik festivallerinde daha önce böyle bir şey hiç olmamıştı. Bence bu, eğlence sektöründe çalışanların hem daha iyi koşullar hem de sektörde daha etik uygulamalar için mücadele etmelerine olanak tanıyan yeni bir yolun önünü açtı.”
Bunu müzik festivalleri bağlamında başarmak da elbette bir şeydir. Peki bunu, dünyanın en yaygın müzik dinleme platformunda, neredeyse herkesin hiç tereddüt etmeden telefonunda taşıdığı bir hizmette başarmak? Bu, muhtemelen müzik endüstrisinin daha geniş ve daha radikal bir şekilde yeniden şekillenmesini, her şeyi ya satılacak ya da ortadan kaldırılacak bir şey olarak gören tüm bu açgözlü acımasızlığın yerine müziğe, sanatçılara ve insanlara öncelik verilmesini ve dolayısıyla yukarıda bahsedilen günlük yaşamın yeniden şekillenmesini gerektirecektir. Kulağa ütopik geliyor. Biraz da çılgınca geliyor. Ama aynı zamanda gerekli de geliyor ve öyle de.
Alexander Billet, Los Angeles’ta yaşayan yazar ve eleştirmen.
Bu yazı ilk olarak Historical Materialism’de Alexander Billet imzasıyla yayınlanmıştır. Selin Kurt tarafından türkçeleştirilmiştir. Yazının orijinal halini okumak için tıklayınız.



