Olayların göründüğü biçimiyle değerlendirmelerde bulunmak moda haline geldi. Görüngüler üzerinden yorumlarda bulunmak iliştirilmiş kalemler için büyük propaganda malzemesine dönebilir. Buna lafımız olmaz. Zira iliştirilmişliğin manası zaten budur. Ancak söz konusu değerlendirmeleri bağımsız unsurlar ya da kimi muhalif kesimler tartışmaya başladığında orada bir kavram karmaşası oluşur. Bu bağlamda merceği oraya tutmak elzem hale gelir.
Son dönemde Trump’ın NATO’ya dair kimi açıklamalarının ardından bu durum “ABD ve NATO arasında gerilim” yaklaşımı ile ele alınmaya başladı.
T24 yazarlarının “NATO Türkiye’nin güvenliğidir” vurgusu ile “ABD, NATO değildir” değerlendirmelerinde de benzer yaklaşımları görebilmek mümkün.
Peki gerçekten ABD ve NATO arasında bir gerilimden bahsetmek mümkün mü?
NATO, ABD değil mi?
NATO Türkiye’nin güvenliğini sağlayan bir unsur mudur?
Açıkça söylemek gerekirse NATO Türkiye’nin değil aksine onu oluşturan emperyalizmin ve işbirlikçilerinin güvenlik aracıdır. Bu ülkenin NATO üyesi olduktan sonra darbeler eşliğinde tahakküm altına alınmasına bu nedenle şaşmamak gerekir. Her darbede tarumar edilen bir ekonomi, her darbede işbirlikçiliği daha da aktif hale gelen bir iktidar. Hatta NATO toplantıları öncesinde susturuculu silahla öldürülen gençler. Dahası İran’a dönük saldırganlıkta kamuoyuna yansıtıldığının aksine üsler aracılığıyla verilen destekler.
Açıkça söylemek gerekirse bunları görmemek için ya kör ya da aptal olmak gerekiyor.
Gelelim son dönemde ayyuka varan NATO ve ABD arasında sözüm ona ortaya çıkan “yapısal çelişkilere”.
ABD ile NATO arasında yapısal bir çelişki olduğu yönünde çeşitli iddialar olsa da gerçekte bunların; ittifakın tarihsel oluşumu, kurumsal yapısı ve fiili işleyişi dikkate alındığında güçlü/gerçekçi bir temele dayanmadığı görülür. Aksine mevcut veriler, NATO’nun başından itibaren ABD liderliğinde şekillenen ve bu liderliğe bağımlı askeri bir yapılanma olduğunu açık biçimde göstermektedir.
1949’da kurulan NATO, yalnızca kolektif savunma amacıyla ortaya çıkmış “nötr” bir ittifak değil; ABD’nin Avrupa’daki askeri ve stratejik varlığını kalıcı hale getiren kurumsal bir çerçeve olarak inşa edilmiştir. Kuruluş sürecinde belirlenen komuta yapısı bu durumu açıkça yansıtır. NATO’nun en üst askeri organı olan Avrupa Müttefik Kuvvetler Yüksek Komutanlığı görevi tarihsel olarak kesintisiz biçimde ABD’li generallere verilmiştir; bu durum günümüzde de değişmemiştir.
NATO’nun toplam savunma harcamalarının yaklaşık üçte ikisi ABD tarafından karşılanmaktadır. Bu oran, ittifakın operasyonel gücünün büyük ölçüde ABD askeri, teknolojik ve lojistik kapasitesine dayandığını gösterir. Avrupa ülkelerinin uzun yıllar boyunca gayrisafi yurtiçi hasılalarının %2’si hedefinin altında kalması, bu bağımlılığı daha da derinleştirmiştir. Dolayısıyla NATO’nun askeri etkinliği, “kolektif bir eşitlikten” çok belirgin bir “merkez ve diğerleri” ilişkisi içinde işlemektedir.
Operasyonel örnekler de durumu/işleyişi doğrular niteliktedir. Örneğin, Afganistan Savaşı, ABD tarafından başlatılmış ve daha sonra NATO çerçevesine alınmıştır. Benzer şekilde Libya Müdahalesi sırasında Avrupa ülkelerinin operasyonu sürdürebilmek için ABD’nin istihbarat, yakıt ikmali ve hassas vuruş kabiliyetlerine ihtiyaç duyduğu görülmüştür. Bu örnekler, NATO’nun pratikte çoğu zaman ABD liderliğinde işleyen bir koalisyon yapısı olduğunu net biçimde göstermektedir.
Stratejik caydırıcılık alanında da benzer bir bağımlılık söz konusudur. NATO’nun nükleer şemsiyesi esas olarak ABD’nin nükleer kapasitesine dayanır. Avrupa’daki nükleer paylaşım düzenlemeleri, ittifakın en kritik güvenlik garantisinin doğrudan ABD tarafından sağlandığını ortaya koyuyor.
Soğuk Savaş sonrası dönemde gerçekleşen NATO genişlemesi süreci de ABD ile NATO arasındaki stratejik uyumu bozmak yerine aksine pekiştirmiştir. Doğu Avrupa ülkelerinin ittifaka dahil edilmesi, büyük ölçüde ABD’nin jeopolitik öncelikleriyle örtüşen bir genişleme çizgisi izlemiştir.
Zaman zaman gündeme gelen gerilimler; örneğin Trump döneminde dile getirilen “yük paylaşımı” tartışmaları ya da Avrupa’da dile getirilen “stratejik özerklik” arayışları yapısal bir çelişki olarak değerlendirilemez. Bu tartışmalar, ittifakın nasıl sürdürüleceğine ilişkin iç düzenlemeler olarak görülebilir. Nitekim Rusya-Ukrayna Savaşı sonrasında Avrupa’nın güvenlik açısından ABD’ye bağımlılığının artması, bu tür gerilimlerin bir kopuşa dönüşmediğini, tersine ittifak içindeki hiyerarşiyi yeniden pekiştirdiğini göstermiştir.
Kısacası, ABD ile NATO arasında bir karşıtlıktan çok kurumsallaşmış bir bütünleşme söz konusudur. NATO, ABD’den bağımsız bir güç merkezi değil; ABD’nin askeri, stratejik ve jeopolitik kapasitesinin çok bileşenli bir çerçeve içinde örgütlenmiş halidir. Bu nedenle ittifak içindeki görüş ayrılıkları, yapısal bir çelişkiyi değil, hiyerarşik bir sistem içindeki uyum ve yük paylaşımı sorunlarını ifade eder.
Hele ki “NATO Türkiye’nin güvenliğini artırıyor” kelamlarına gelince!
Kurulduğu günden bu yana ABD öncülüğünde NATO bileşimi adı altında kurulan tüm güvenlik organizasyonlarının (buna TSK’nın tamamı dahildir) emperyalizmin ihtiyaçları çerçevesinde dizayn edildiğini bilmeyen yoktur. Kısa bir envanter çalışması dahi bunun ipuçlarını bize verir.
Geçtiğimiz günlerde ve Türkiye’de yapılacak NATO Zirvesi öncesinde Adana’da kurulması planlanan kolordunun Polonya ve Romanya ile birlikte, üçlü bir mekanizma biçiminde NATO’nun cephesini Avrasya’ya çevirme anlamına geldiği biliniyor. Bunun yanında İngiltere ve Fransa öncülüğünde Beykoz’da kurulması planlanan Deniz Üs Komutanlığı da bu girişimin başka bir versiyonudur. Türkiye’yi Karadeniz’de koçbaşı olarak kullanmanın bir aracıdır ve özellikle Rusya’ya karşı açılan bir cephedir.
Kaldı ki, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın A Haber’de“Hürmüz Boğazı ile ilgili taraflarla beraber bir paket üzerinde çalışıyoruz, çok detay vermek istemiyorum. Durum devam ederse İran’a karşı farklı yönlere gidecek bir koalisyon durumuna doğru gidecek konu.” şeklindeki ifadesi bu yaklaşımı doğrular niteliktedir.
Ancak bugün itibariyle ABD’nin İran konusunda attığı geri adım ve ateşkes zorlaması da göstermektedir ki, bir ülkenin güvenliği sadece ve sadece o ülkenin ve halkının kendi dik duruşuyla mümkündür. İran bunu ispatlamıştır. Bunu en başta bizim Dışişleri ve NATO sevdalılarımızın da görmesi gerekiyor.
Nato güvenlikmiş!
Hadi canım siz de…



