yolculuk
20 Mart 2026 Cuma
  • Gündem
  • Blog
  • Sınıfsal Bakış
  • Çeviri
  • Dünya
No Result
View All Result
  • Gündem
  • Blog
  • Sınıfsal Bakış
  • Çeviri
  • Dünya
No Result
View All Result
yolculuk
No Result
View All Result

Yolculuk Çeviri | Paris Komünü radikal değişim için hâlâ bir fenerdir

1871 yılının bugününde, Paris işçi sınıfı başkentin kontrolünü ele geçirdi ve Komün’ü kurdu. Her ne kadar sadece iki ay sürmüş olsa da, dünyanın ilk işçi hükümeti, işçilerin kendi özgürlük ve eşitlik anlayışlarına göre kendilerinin yaratabileceği toplumun canlı bir örneği olarak hâlâ günümüze kadar gelmiştir.

Mart 20, 2026

Fransız burjuvazisi her zaman her şeyi elde etmişti. 1789 Devriminden bu yana refah zamanlarında zenginleşen kendileri olurken, işçi sınıfı ise krizlerin yükünü omuzlamak durumunda kalmıştı. Fakat Üçüncü Cumhuriyet’in ilanı ile birlikte yeni ufuklar açacak ve değişiklik için bir rota değişikliği sunulacaktı. Sedan Savaşı’nda yenilgiye uğrayan III. Napolyon, 4 Eylül 1870’te Prusyalılar tarafından esir alınmıştı. Dört ay süren Paris kuşatmasının ardından; ertesi senenin ocak ayında Otto von Bismarck, Fransa’nın teslim olmasını sağladı ve ardından, gelen ateşkes anlaşmasında sert şartlar dayatabildi.

Ulusal seçimler yapıldı ve Adolphe Thiers, büyük bir Lejitimist ve Orleanist çoğunluğun desteğiyle yürütme yetkisinin başına geçirildi. Ancak halkın hoşnutsuzluğunun başka yerlere göre daha fazla olduğu başkentte, radikal cumhuriyetçi ve sosyalist güçler tüm alanı ele geçirdi. Sosyal adaletsizlikleri olduğu gibi bırakacak, savaşın yükünü en yoksul kesimin sırtına yükleyecek ve şehri silahsızlandırmayı deneyecek sağcı bir hükümetin kurulacak olması ihtimali, 18 Mart’ta yeni bir devrimi kıvılcımlandırdı. Thiers ve ordusunun Versay’a çekilmekten başka çare kalmadı.

Mücadele ve Hükümet

Demokratik meşruiyetlerini korumak amacıyla isyancılar derhal serbest seçimler düzenleme kararı aldı. 25 Mart’ta Parislilerin büyük çoğunluğu (40.000 oya karşılık 190.000 oy) ayaklanmayı destekleyen adaylara oy verdi ve bu 85 seçilmiş temsilciden 70’i devrime destek verdiklerini açıkladı. Arrodissent’lerin eski başkanlarından oluşan Parti des Maires’in on beş ılımlı temsilcisi hemen istifa etti ve Komün konseyine katılmadı; kısa süre sonra dört Radikal de onlara katıldı.

Kalan altmış üyenin çift siyasi bağlılıkları nedeniyle her zaman ayırt edilmesi kolay olmuyordu ve çok çeşitli görüşleri temsil ediyorlardı. Aralarında ünlü Charles Delescluze ve Felix Pyat da olmak üzere, bir düzine Auguste Blanqui takipçisi, Uluslararası İşçi Birliği’nin on yedi üyesi (hem Pierre-Joseph Proudhon’un mutualist yanlıları hem de Karl Marx’a bağlantılı kolektivistler, genelde birbirleriyle anlaşmazlık içindeydiler) ve birkaç bağımsız vardı.)
Çoğu Komün lideri işçi sınıfının temsilcileri olarak görülüyordu ve on dördü Ulusal Muhafızlar’dan geliyordu. Komün’e yetkiyi devreden, Ulusal Muhafızlar’ın merkez komitesiydi; bu durum, daha sonra ortaya çıktığına göre, iki kurum arasında uzun süre yaşanacak bir dizi anlaşmazlık ve çatışmanın bir habercisiydi.

28 Mart tarihinde çok sayıda vatandaş, artık Paris Komünü adını alan yeni meclisi kutlamak üzere Hôtel de Ville çevresinde toplandı. Her ne kadar yetmiş iki günden uzun sürmemiş olsa da 19. Yüzyıl işçi hareketinin tarihindeki en önemli olaydı ve aylarca süren zorluklardan bitap düşmüş halk arasında umudu yeniden alevlendirdi. Komüne destek vermek için mahallelerde komite ve gruplar kuruldu, metropolün her köşesinde dayanışmayı ifade etmek ve yeni bir dünyanın inşasını planlamak amacıyla girişimler gerçekleştirildi. Montmartre, ‘‘özgürlük kalesi’’ olarak adlandırıldı.

En yaygın duygulardan biri, başkalarıyla paylaşmak arzusuydu. Louise Michel gibi militanlar, özveri ruhunu ortaya koydu. Victor Hugo onun hakkında şunları yazmıştı: ‘‘büyük vahşi ruhların yaptığını yaptı. […] Ezilenleri ve mazlumları yüceltti.’’ Ancak Komüne hayat veren, bir liderin ya da bir avuç karizmatik figürün itici gücü değildi; Komün’ün ayırt edici özelliği, onun açık kolektif boyutuydu. Kadınlar ve erkekler ortak bir kurtuluş projesini hayata geçirmek için gönüllü olarak bir araya geldi. Kendi kendini yönetmek bir ütopya olarak görülmüyordu. Kendi kendini özgürleştirme, temel görev olarak görülüyordu.

Siyasi Gücün Değişimi

Yaygınlaşan yoksulluğu durdurmak amacıyla çıkan ilk acil durum kararnamelerinden ikisi, kira ödemelerinin dondurulması (söylediğine göre ‘mülk, adil pay edilmeliydi.’) ve değeri yirmi frank altında olan eşyaların rehin dükkanlarında satılmasıydı. Aynı zamanda savaş, maliye, genel güvenlik, eğitim, geçim, çalışma ve ticaret, dış ilişkiler ve kamu hizmetleri gibi bakanlıkların yerine dokuz kolektif komisyon kurulması öngörülüyordu. Kısa süre sonra, bu departmanların her birinin başına bir delege atandı.

19 Nisan’da neredeyse aniden boşalan otuz bir sandalyeyi doldurmak üzere seçimler yapıldı, Komün, ‘‘bireysel özgürlük, vicdan özgürlüğü ve çalışma özgürlüğünün mutlak garantisi’’ ve ‘‘yurttaşların komün işlerine sürekli müdahalesini’’ içeren ‘Fransız Halkına Bildiri’yi kabul etti. Bildiride yazana göre, Fransa ve Versay arasındaki çatışmanın hayali uzlaşmalarla sonlandırılamayacağını, halkın ‘savaşma ve kazanma yükümlülüğü’ vardı!

Çeşitli siyasi eğilimler arasındaki gerilimi önlemek amacıyla yazılmış ve belirsiz bir sentez olan bu metinden daha önemlisi, Komünarların siyasi iktidarın tam dönüşümü için somut eylemleriydi. Bu bir dizi reform, siyasi yönetimin sadece yöntemlerini değil, doğasını da ele alıyordu.

Komün, seçilmiş temsilcilerin görevden alınmasını ve bağlayıcı yetkiler yoluyla denetlenmesini öngörüyordu (ancak bu, siyasi temsilin karmaşık durumunu çözmek için hiçbir şekilde yeterli değildi). Yargı makamları ve diğer kamu görevleri de kalıcı denetime ve olası görevden alınmaya tabiydi; bunlar geçmişte olduğu gibi keyfi şekilde atanmayacak, açık bir yarışma veya seçimler sonucu belirlenecekti.

Açık hedef, kamusal alanın profesyonel politikacıların egemenliği altına girmesini engellemekti. Siyasi kararlar küçük bir memur grubunun eline bırakılmayacak, halk tarafından alınacaktı. Ordu ve polis güçleri artık toplumdan ayrı kurumlar olmayacaktı. Devlet ve kilise arasındaki ayrılık, sine qua non (olmazsa olmaz) haline gelmişti.

Ancak siyasi değişim görüşü çok daha derinlere iniyordu. Bürokrasiyi önemli ölçüde azaltmak için güç halkın eline geçmeliydi. Sosyal alan önceliği siyasal alanın elinden almalıydı -Henri de Saint-Simon’un da daha önce savunduğu gibi- böylece siyaset artık özel bir işlev olmaktan çıkacak ve sivil toplum faaliyetlerine entegre olacaktı. Sosyal yapı, devletin devraldığı işlevleri geri alacaktı.

Mevcut sınıf egemenliğini devirmek yeterli değildi; sınıf egemenliğinin ortadan kaldırılması gerekliydi. Tüm bunlar Komün’ün cumhuriyeti; tüm bileşenlerin özgürleşmesini destekleyen, özgür ve gerçekten demokratik derneklerin birliği olarak gören vizyonunu gerçekleştirecekti. Bu, üreticilerin kendi kendini yönetmesine yol açacaktı.

Sosyal Reformlara Öncelik Vermek

Komün, sosyal reformun siyasal değişiminden çok daha önemli olduğunu savunuyordu. Bu, Komün’ün var olma sebebiydi, kurucu ilkelere bağlılığın barometresiydi ve onu 1789 ve 1848’de yaşanan önceki devrimlerden ayıran temel unsurdu. Komün, birden fazla, açık sınıfsal bağlamlar içeren önlemler aldı.

Borçların geri ödenmesi, ek faiz uygulamasına tabi tutulmaksızın üç yıl ertelendi. Kira ödenmemesi sebebiyle yapılan tahliyeler askıya alınmıştı ve kararnameye göre, bir çatı altında barınması mümkün olmayan insanlar için boş konutlara el konulmasına izin verilmişti. Çalışma saatlerinin kısaltılmasına yönelik planlamalar yapılıyordu (on saat olan çalışma süresinin, gelecekte sekiz saate indirilmesi planlanmıştı) işçilere yalnızca ücret kesintisi amacıyla haksız para cezası kesmek yasaklandı ve asgari ücret makul bir düzeye getirildi.

Gıda tedariğinin arttırılması ve ücretlerin düşürülmesi için mümkün olan her şey yapılmıştı. Fırınların gece çalışması yasaklanmış ve belediyeye ait bir dizi kasap açıldı. Nüfusun daha zayıf kesimlerine bir dizi sosyal destek sağlandı -örneğin, terk edilmiş kadın ve çocuklar için gıda bankaları- ve meşru ve gayrimeşru çocuklar arasındaki eşitsizliğin nasıl kaldırılacağı üzerine tartışmalar yapıldı.

Tüm Komünarlar, eğitimin bireysel, özgürleşme ve her türlü ciddi sosyal ve siyasi değişim için vazgeçilmez bir faktör olduğuna inanıyordu. Okula devam etmek, kızlar ve erkekler için eşit derecede parasız ve zorunlu hale gelecek, dini temellere dayanan eğitim ise yerini rasyonel ve bilimsel temelleri olan laik eğitime verecekti. Bu sebeple atanan komisyonlar ve basın metinleri, kadınların eğitimine yapılacak yatırımlar için birçok ikna edici argüman taşıyordu. Eğitimin gerçekten ‘‘sosyal hizmet’’ olabilmesi için, iki cinsiyetten çocuğa da eşit fırsat sunmalıydı.

Daha fazlası; ırk, milliyet, din veya sosyal konum temelinde yapılan ayrımcılık yasaklanmalıydı. Teorideki bu ilerlemelere erken pratik girişimler eşlik etti ve birden fazla bölgede, binden fazla işçi çocuğu ilk defa okullara girdi ve ücretsiz ders materyali aldı.

Komün aynı zamanda sosyalist bir karakter de edindi. Çalışanlarının şehri terk etmiş olduğu dükkanların, geri döndüklerinden tazminat garantisiyle, işçi kooperatif derneklerine teslim edilmesi kararlaştırıldı. Tiyatro ve müzeler -ücretsiz bir şekilde herkese açıktı- kolektifleştirildi ve ressam olan ve yorulmak bilmeyen militan Gustavo Courbet’in başkanı olduğu Sanatçılar Federasyonu’nun yönetimine verildi. Yaklaşık üç yüz heykeltıraş, mimar, litograf ve aralarında Édouard Manet’in de bulunduğu ressamlar bu kuruma karıldı -bu örnek, oyuncular ve opera dünyasından isimleri bir araya getiren ‘‘Sanatçılar Federasyonu’’nun kurulmasında da benimsendi.

Tüm bu eylem ve düzenlemeler, Fransız-Prusya Savaşı’nın etkilerinden hala sarsılmış olan şehirde, sadece elli dört günde yapıldı. Komün, Versaylıların saldırılarına karşı olan kahramanca direnişin ortasında, büyük bir insan gücü ve mali kaynak harcaması da gerektiren bu direnişin ortasında, sadece 29 Mart ve 21 Mayıs tarihleri arasında çalışmalarına devam edebildi. Komün’ün elinde herhangi bir zorlama aracı bulunmadığından, alınan kararların çoğu şehrin geniş bölümünde tek tip şekilde uygulanamadı. Yine de, toplumu yeniden şekillendirmek için inanılmaz bir azim sergileyip, olası bir değişimin yolunu gösterdiler.

Komün ve Feminist Direniş

Komün, yasama meclisi tarafından kabul edilen kararlardan çok daha fazlasıydı. Kentsel alanların yeniden şekillenmesini dahi arzuladı. Buna benzer arzular, barbarlık ve savaşın sembolü olarak kabul edilen Vendôme Sütununun yıkılmasına ve bazı ibadet yerlerinin komünitenin kullanımına verilmesiyle gösterilmişti.

Komün’ün bu kadar uzun süre ayakta kalabilmesi, olağanüstü düzeyde katılım ve karşılıklı yardımlaşma ruhu sayesinde oldu. Neredeyse her semtte devrimci kulüpler ortaya çıktı ve bu süreçte inanılmaz bir rol oynadılar. En az yirmi sekiz adet olan bu kulüpler, kendiliğinden gerçekleşmiş olan bu seferberliğin en çarpıcı örneklerinden birini oluşturmaktaydı.

Her akşam açık olan bu kulüpler, halkın iş çıkışında bir araya gelerek sosyal ve siyasi durumları tartışmalarına, temsilcilerinin neler başardığına kontrol etme ve günlük problemlere alternatif yollar üretmelerine fırsat sağlıyordu. Bu kulüpler, halk egemenliğinin oluşumu ve herkesin kendi kaderini kontrol edebilecek oluşunun sarhoş edici havasında, gerçek kardeşlik ve dostluk alanları yaratan yatay derneklerdi.

Bu özgürleştirici çerçevede ulusal ayrımcılığa yer yoktu. Komün vatandaşlığı, kendisinin gelişimi için çaba veren herkese uzanıyordu ve yabancılar da Fransız halkıyla aynı sosyal haklardan yararlanıyordu. Eşitlik ilkesi, Komün’de aktif rol oynayan üç bin yabancının oynadığı rolde açıkça görülebiliyordu. Uluslararası İşçi Birliği’nin Macar üyesi Leó Frankel, yalnızca Komün konseyine seçilmekle kalmamış, aynı zamanda kilit pozisyonlardan biri olan çalışma ‘‘bakanı’’ olarak da görev yaptı. Benzer şekilde, Polonyalı olan Jarosław Dąbrowski v Walery Wróblewski de Ulusal Muhafızların başında bulunan saygın generallerdi.

Kadınların hala oy verme veya Komün konseyinin koltuklarına oturma hakları bulunmasa da sosyal düzen kritiği konusunda önemli rol oynadılar. Birçok örnekte, burjuva toplumun normlarını çiğnediler ve ataerkil aile normlarına karşı yeni bir kimlik ortaya koydular ve ev içi mahremiyetin ötesinde geçerek kamusal alana adım atmış oldular.

Kökeni büyük ölçüde Birinci Enternasyonal üyesi Elisabeth Dmitrieff’in yorulmak bilmez faaliyetlerine dayanan Paris’i Savunma ve Yaralıları Bakma Kadınlar Birliği, stratejik toplumsal mücadelelerin belirlenmesinde merkezi bir rol oynadı. Kadınlar, ruhsatlı genelevlerin kapatılmasını sağladı, kadın ve erkek öğretmenler arasında eşitlik kazandı, ‘‘eşit işe eşit ücret’’ sloganını ortaya attı, evlilik içinde eşit haklar talep etti ve işçi sendikalarında sadece kadınlardan oluşan odalar kurulmasını teşvik etti.

Askeri durum, Versaylılar’ın Paris kapılarına dayandığı mayıs ayı ortasında kötüleştiğinde, kadınlar silahlara sarıldılar ve kendilerine ait bir tabur kurdular. Burjuva propagandası ise onlara “les pétroleuses” ismini taktı ve sokak çatışmaları sırasında şehri ateşe verdikleri gibi acımasız suçlamalara maruz bıraktı.

Merkezi yönetim mi, Yerelleştirme mi?

Komünarların kurmaya çalıştıkları gerçek demokrasi iddialı ve zor bir projeydi. Halk egemenliği mümkün olduğu kadar fazla sayıda vatandaşın katılımını gerektiriyordu. Mart sonundan itibaren Paris Komün konseyi ve Ulusal Muhafızlar Merkez Komitesinin hali hazırda karmaşık olan ikiliğini çevreleyen merkezi komisyonların, yerel alt komitelerin, devrimci kulüp ve askeri taburların hızla çoğalmasına tanık olunmuştur.

Sonrasında ordu kontrolü elinde tutmuş, çoğu zaman konseye karşı gerçek bir karşı güç olarak hareket etmişti. Her ne kadar halkın doğrudan müdahilliği demokrasinin hayati bir garantisi de olsa, sahnede yer alan birçok otorite karar verme sürecini oldukça zorlaştırmış, kararnamelerin uygulanışını zor hale getirmişti.

Tedbir, 1 Mayıs’ta kırk beşe yirmi üç oy çoğunluğuyla onaylandı. Bunun, yeni bir siyasi deneyin başlangıcının sonu olan ve Komünü iki ayrı bloğa bölen dramatik bir hata olduğu anlaşıldı.

Merkezi yönetim ve yerli organlar arasındaki ilişkinin sorunları, birkaç kez kaotik, bazen ise felç edici durumlara yol açtı. Savaşın aciliyeti, Ulusal Muhafızlar arasındaki disiplinsizlik ve hükümetin büyüyen etkisizliği ile karşı karşıya gelince; Jules Miot, 1793’te Maximilien Robespierre’in diktatörlük modeline benzer bir şekilde beş kişilik Kamu Güvenliği Komitesi kurulmasını önerdiğinde ise bu hassas denge tamamen bozuldu. Bunlardan ilki, neo-Jakobenler ve Blanquistlerden oluşuyordu ve onlar, iktidarın tek elde toplanmasına ve nihayetinde sosyal boyuttan çok siyasi boyutun önceliğine eğilimlilerdi. İkincisi ise, çoğunluğu Uluslararası İşçi Birliği üyelerinden oluşan bir grup olup sosyal alanı siyasi alandan daha önemli görüyorlardı. Onlar, güçler ayrılığının gerekli olduğunu düşünüyorlardı ve cumhuriyetin siyasi özgürlükleri asla sorgulamaması gerektiği konusunda ısrarcıydılar.

Yorulmak bilmeyen Eugene Varlin’in koordinasyonu ile hareket eden bu ikinci blok, otoriter eğilimi sert şekilde reddetti ve Kamu Güvenliği Komitesi’nin seçimlerine katılmadı. Bu görüşe göre, yetkinin birkaç kişinin eline toplanması Komün’ün kurucu ilkeleriyle apaçık çelişiyordu; zira egemenlik seçilen temsilciler değil, halka aitti ve bunun belirli bir organa devredilme hakkı yoktu.

21 Mayıs’ta, bu azınlık yeniden Komün Konseyi’nin bir oturumuna katıldığında, aralarında birliği sağlamaya yönelik yeni bir adım atıldı. Ancak artık çok geçti.

Devrimin Eş Anlamlısı Olarak Komün

Paris Komünü, Versay orduları tarafından acımasızca ezildi. 21-28 Mayıs tarihleri arasındaki kanlı hafta (semaine sangnte) süresince, toplam on yedi bin ila yirmi beş bin arası vatandaş katledildi. Son çatışmalar Père Lachaise Mezarlığı’nın duvarları boyunca yaşandı. Genç Arthur Rimbaud, Fransa başkentini ‘‘kederli, neredeyse ölü bir şehir’’ olarak tanımladı. Bu Fransa tarihinin en kanlı katliamıydı.

Yalnızca altı bin kişi İngiltere, Belçika ve İsviçre’ye sürgüne kaçabildi. Tutuklananların sayısı 43.522’yi bulmuştu. Bunlardan yüz kadarı, sıkıyönetim mahkemelerinde yapılan yargılamaların ardından idama mahkûm edildi; 13.500 kişi hapse ya da zorla çalıştırılmaya gönderildi veya Yeni Kaledonya gibi uzak yerlere sürgün edildiler. Oraya gidenlerden bazıları, Komün ile aynı zamanlarda patlak veren ve Fransız birlikleri tarafından kanları dökülerek bastırılan sömürge karşıtı Mokrani isyanının Cezayirli lideri ile dayanışmaya girip onların kaderini paylaştı.

Komün’ün hayaleti, Avrupa genelinde sosyalizm düşmanı baskıyı daha da güçlendirdi. Thiers yönetiminin eşi benzeri görülmeyen şiddetini görmezden gelen gerici ve liberal basın, Komünarları en ağır suçlarla itham etti; ‘‘doğal düzenin’’ ve burjuva meşruiyetinin yeniden yapılandırılmasından ve aynı zamanda ‘‘medeniyetin’’ anarşi üzerine olan zaferinden tatmin oldu.

Egemen sınıf otoritesini ihlal etmeye ve ayrıcalıklarına saldırmaya cüret edenler ibretlik şekilde cezalandırıldı. Kadınlar bir kez daha aşağılık varlıklarmışçasına muamele görürken kirli elleri nasır tutmuş, küstahça yönetime geçmeye kalkışan işçiler ise kendilerine daha uygun görülen konumlara itildi. Yine de, Paris’teki ayaklanma, işçi mücadelesine güç verdi ve onları daha radikal yönlere itti. Yenilginin ertesi günü Eugene Pottier, iş hareketinin en ünlü marşı haline gelecek dizeleri yazdı: ‘‘Bir araya gelelim, ve yarın / Enternasyonal / Bütün insanlık olacak!’’

Paris, amacın kapitalizmden kökten farklı bir toplum inşa etmek olması gerektiğini göstermişti. O günden sonra, “kiraz zamanı” [le temps des cerises] (Komün üyesi Jean-Baptiste Clément’in ünlü şiirinin başlığını alıntılayacak olursak) kahramanları için bir daha geri dönmemiş olsa da, Komün toplumsal-siyasi değişim fikrini ve bunun pratik uygulamasını somutlaştırdı. Komün, devrim kavramının, işçi sınıfının ontolojik deneyiminin eş anlamlısı haline geldi. Karl Marx, Fransa İç Savaşı adlı eserinde, “modern proletaryanın öncüsünün” “dünyanın işçilerini Fransa’ya bağlamayı” başardığını belirtmişti.

Paris Komünü, işçilerin bilincini ve kolektif algılarını değiştirdi. Aradan geçen yüz elli yılın ardından, kızıl bayrağı hala dalgalanmaya devam ediyor ve bize her zaman başka bir alternatifin mümkün olduğunu hatırlatıyor. Vive la Commune!

Bu yazı ilk olarak Jacobin sitesinde Marcello Musto tarafından imzasıyla Patrick Camiller tarafından çevrilip yayınlanmıştır. Yazının orijinal halini okumak için tıklayınız.

Tweet

Önerilen İçerikler

Yedi ülkeden ABD’nin Hürmüz politikasına destek

Yedi ülkeden ABD’nin Hürmüz politikasına destek

Mart 20, 2026
ABD ve İsrail, İran’a saldırı başlattı

ABD ve İsrail, İran’a saldırı başlattı

Mart 9, 2026
Neb-i Şit Bölgesinde İsrail-Hizbullah Gerilimi

Neb-i Şit Bölgesinde İsrail-Hizbullah Gerilimi

Mart 16, 2026

Pöpüler İçerikler

  • Devrimci Gençlik Dernekleri, 30 Mart’ta Kızıldere’de olacağını duyurdu

    Devrimci Gençlik Dernekleri, 30 Mart’ta Kızıldere’de olacağını duyurdu

    0 shares
    Share 0 Tweet 0
  • Yolculuk Çeviri | İran Parçalanmıyor

    0 shares
    Share 0 Tweet 0
  • ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarında ikinci hafta

    0 shares
    Share 0 Tweet 0
  • Yolculuk Çeviri | Gazze sayesinde Avrupa felsefesinin ahlaki çöküşü gözler önüne serildi

    0 shares
    Share 0 Tweet 0
  • Yolculuk Çeviri: Orta Doğu’daki kaos, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı Batı için vazgeçilmez kılıyor.

    0 shares
    Share 0 Tweet 0
No Result
View All Result
  • Anasayfa
  • Blog
  • Çeviri
  • Dünya
  • Gündem
  • Sınıfsal Bakış

Adali Labs tarafından üretilmiştir.