İran’daki savaşı kim kazanıyor? Çatışmanın ilk birkaç gününde -ABD ve İsrail’in İran’daki konut bloklarına, askeri tesislere ve sivil altyapıya füzeler yağdırdığı ve Dini Lider de dahil olmak üzere önemli siyasi figürlere suikast düzenlediği günlerde- muhtemelen çok az kişi bu soruya Tahran cevabını verirdi. Dünyanın en güçlü orduları; hava kuvvetleri olmayan, işlevsel uçaksavar sistemlerinden yoksun ve sağlam müttefikleri bulunmayan, ekonomik olarak kuşatılmış bir ulusla karşı karşıya gelirken, rejim değişikliği gerçek bir olasılıkmış gibi görünüyordu. Trump 11 Mart’ta, “Kimse kazandığını çok erken söylemek istemez, ama biz kazandık,” ifadelerini kullanmıştı.
Ancak bu sözde zafer şimdiden sallantılı görünüyor. Çatışmanın başlamasından iki hafta sonra, Washington’ın İran’ı bombalayarak halk devrimine zorlama umudu boşa çıktı ve hatta “İran’ın askeri savunmasını önemli ölçüde zayıflatmak” gibi daha mütevazı hedefleri bile ulaşılamaz görünüyor. Tahran’ın yanıtı etkileyici oldu. İran tarafından bölgedeki birçok ABD üssüne ciddi hasar verildi; 150 olarak açıklanan resmi kayıp sayısının gerçekte çok daha yüksek olduğu neredeyse kesin. ABD’nin bölgesel füze savunma sistemi için kullandığı Ürdün ve Katar’daki önemli radar tesisleri vuruldu ve İsrail’e yönelik saldırılarına devam ediyor. Amerika’nın astronomik maliyetli antibalistik füzeleri tükeniyor ve kısa vadede bunların yerine yenilerini koyma olasılıkları oldukça düşük.
İran ayrıca Katar’daki sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) üretimini durdurmak ve Suudi Arabistan’daki dünyanın en büyük offshore petrol terminalini devre dışı bırakmak için bol miktarda ucuz drone ve eski balistik mühimmat stoklarını kullandı. İran’ın saldırıları, Dubai ekonomisini ayakta tutan yabancı beyaz yakalı çalışanları ve turistleri korkutup kaçırırken, içme suyu altyapısı konusunda da net kırmızı bir çizgi çekti: İran, kendi desalinasyon (deniz suyu arıtma) tesislerinden birine yapılan saldırıya, içme suyunun yüzde 90’ını bu gibi tesislerden karşılayan Bahreyn’deki benzer bir tesisi vurarak karşılık verdi. Genellikle Körfez bölgesindeki kraliyetlerin sözcülüğünü yapan Körfez bölgesi analistleri ve iş insanları, ABD’nin topraklarını koruyamadığı durumda neden topraklarında asker konuşlandırdığını sormaya başladı. Trump’ın İran’ı hem siyasi hem de askerî açıdan yanlış anladığı görülüyor.
Savaşın mevcut durumunu değerlendirmeyi zorlaştıran faktörlerden biri de bilgi asimetrisi. İran’ın kayıplarının çoğu belgelenmiş olsa da sıkı askeri sansür nedeniyle İsrail’den çok az görüntü çıkıyor. Ancak, Tel Aviv genelindeki hedeflere; petrol altyapısına, limanlara, radar tesislerine ve yerleşim yerlerine verilen büyük hasarı gösteren bazı doğrulanmış videolar sızdı. Hizbullah da savaşa dahil olup İsrail başkentini vurabilme kapasitesini kanıtladı. ABD ise gemisavar füzelerle vurulma çekincesiyle deniz varlıklarını uzakta tutuyor gibi görünüyor. Trump yüzlerce İran gemisinin batırıldığını iddia etse de bunu destekleyecek çok az kanıt var. Petrol fiyatı 100 doları aşmış durumda ve ABD başkanının bu savaştan çekilmek istediğine dair açık sinyaller var.
Bu durum pek de şaşırtıcı değil. Geçtiğimiz haziran ayında İsrail ile İran arasında yaşanan On İki Gün Savaşı’nda ABD, bölgesel müttefikini savunmak için tüm THAAD antibalistik füzelerinin %25’ini kullandı. Mühimmat stoklarının tükenmesi ve İran’ın verdiği hasarın boyutu, İsrail’i hızlı bir ateşkes imzalamaya zorladı. Bu hızla giderse, ABD önümüzdeki iki hafta içinde THAAD sistemini tamamen tüketebilir- nitekim cephaneliğinin bir kısmını Güney Kore’den Orta Doğu’ya kaydırabileceğine dair raporlar geliyor. Bu sırada Washington, savaşa dudak uçuklatan miktarlarda para harcıyor: Sadece ilk haftada tahmini 11,3 milyar dolar.
Amerika’nın saldırıyı başlatma kararı görünüşte dürtüsel ve net bir nihai hedef olmaksızın alınmış olsa da Tahran; geniş coğrafyasına yayılmış “füze şehirleri”, mobil fırlatıcıları ve dağınık askeri komuta yapısıyla son kırk yılını bu tür bir saldırıya hazırlanarak geçirdi. Güvenlik mekanizmasını lider kadrosunun ortadan kaldırılmasına yönelik stratejilere karşı güçlendirerek; liderlik saflarındaki boşlukların yeniden hızla doldurulmasını mümkün kılıp, yabancı istihbarat servislerinin yerel düzeyde sızmasını zorlaştırdı. Bu nedenle de İran’ın mevcut misilleme seviyesini öngörülebilir gelecekte sürdürebilmesi muhtemeldir.
Tahran’ın umudu, Trump’ın bu gerçekle yüzleştiğinde; İran’ın füze programını zayıflatmak veya belirli liderlerini ortadan kaldırmak gibi “hedeflere ulaşıldığına” dair zayıf bir bahane bularak çatışmayı sonlandırmaya karar vermesidir. İran, Körfez’deki petrol altyapısını tamamen devre dışı bırakma konusunda isteksiz olsa da caydırıcılığını yeniden tesis etmenin, saldırganlarına yüksek bedeller ödetmek ve barışın şartlarını belirlemek anlamına geldiği düşüncesiyle önümüzdeki haftalarda saldırılarını tırmandırma özgüvenine sahip olabilir.
Ancak savaşı ABD ve İsrail’i cezalandırmak için daha da ileri taşıma stratejisi büyük riskler barındırıyor ve İsrail’in sivil popülasyonu hedef alması durumunda bir insani felakete yol açabilir. Gazze’de yaşanan yıkım göz önüne alındığında, Tel Aviv’deki nükleer silahlı hükümetin ne kadar ileri gidebileceği veya Washington’un bunu dizginlemek için harekete geçip geçmeyeceğini kestirmek güç. Mevcut güç dengesi Amerika’yı geri çekilme konusunda teşvik etse de durum o kadar istikrarsız ki savaş her an kontrolden çıkabilir ve rejim değişikliği girişimlerinin kanlı tarihine yeni bir sayfa olarak eklenebilir.
Bu yazı, ilk olarak 13 Mart 2026 tarihinde Tribune’de Arron Reza Merat imzasıyla yayımlanmıştır. Türkçeleştirdiğimiz versiyonda editöryal kimi değişikliklere gidilmiştir. Yazının orijinal halini okumak için tıklayınız.
Yolculuk Çeviri Kolektifi